Jump to content

Sign in to follow this  
Muvazene

Mustafa Müftüoğlu Üstad'ı Anlatıyor

Recommended Posts

tavsiriefkardan1.jpg

 

25-26-27 Mayıs 2004’te gazetemizde yayınlanan Tarihçi-Yazarımız Mustafa Müftüoğlu ile yaptığımız röportajda, Müftüoğlu, kendisini, Müessese Müdürlüğü yaptığı Büyük Doğu’yu, Üstad Necip Fazıl’ı ve dönemini anlatıyordu. Üstad’ın kendisine “Yakıni” dediğini hatırlatan, Müftüoğlu, Büyük Doğu’da Müessese Müdürü iken 25 lira haftalık, yedibuçuk lira da yazıları için haftalık aldığını bildiriyordu.

 

Selami ÇALIŞKAN

 

Üstad Necip Fazıl ile Yunus Emre’nin kabir resimleri dolayısıyla tanıştığını ve Büyük Doğu’da 3 yıl aralıklarla Müessese Müdürlüğü yaptığını belirten Müftüoğlu, Üstad’ın kendisine beresini verdiğini söylüyordu. Merhum Yazarımız Mustafa Müftüoğlu ağabeyimizi rahmetle anarken, arkadaşımız Selami Çalışkan’ın kendisiyle yaptığı röportajın Mustafa ağabeyimizle ilgili bölümünü yeniden yayınlıyoruz.

 

Efendim, Üstad Necip Fazıl ile nerede, ne zaman ve nasıl tanıştınız?

 

1942 yılında Bab-ı Ali’ye geldim. Tasvir-i Efkar Gazetesinde çalışmaya başladım. O sırada Yunus Emre’nin Sarıköy’deki mezarını ziyarete gittim. Mezar çok haraptı. Birkaç fotoğraf çektim. Bu fotoğrafları Cağaloğlu yokuşunda Ülkü Matbaası’nda Üstad’a gösterdim. Yunus Emre’ye olan hayranlığını biliyordum. Bir yayın yapılmasını ve türbenin virane halinden kurtarılmasını istiyordum. Yunanlılar Eskişehir’i işgal ettiklerinde Yunus Emre’nin türbesini de yağmalamışlar, içindekileri alıp götürmüşler, türbeyi de yakıp-yıkmışlar. Resimleri verdim Üstad’a. “Olur. Bunları değerlendirelim” dedi. O vesileyle tanıştık. Aralıklarla 3 sene Büyük Doğu’da Müessese Müdürlüğü yaptım.

 

Neden aralıklarla?

 

Büyük Doğu, muntazam olarak çıkamazdı. Sık sık kapatılırdı, Üstad’ı da hapse atarlardı. Allah demenin bile yasak olduğu günlerde Üstad kalemiyle küfre karşı tek kişilik orduydu. En ufak eleştiriye tahammül yok. En son 1950’de, Üstad hapisten çıkınca Büyük Doğu yeniden yayınlanmaya başladı. Rıza Tevfik’in meşhur “Abdülhamit’in Ruhaniyetinden istimdat” şiiri vardı. Onu yayınladı Üstad. “Türklüğe hakaret” bahanesiyle tekrar “Büyük Doğu” kapatıldı. Sonra tekrar neşredilmeye başladığında ben o zaman tekrar Büyük Doğu’da Üstad’la birlikte çalışmaya başladım. Adım Müessese Müdürü olarak çıkıyordu.

 

Yazı da yazıyor muydunuz?

 

Tabi yazıyordum. 25 lira haftalık alıyordum. Yedi buçuk lira da yazılarım için telif ücreti alıyordum. Böylece Üstad’ın yakını olmuştum. Üstad bize “Yakıni” derdi. Üstad, hapishaneye girip çıktığından kalender bir insandı. Mesela Saka Matbaası’nda Büyük Doğu’yu hazırlıyoruz. Üstad, kapağa yeşil bir renk verilmesini istiyor. Oradaki makine ustası Maşuk Bey, kendi kafasına göre kapağa bir renk vermiş. Ancak Üstad’ın istediği renk değil. Üstad kapağı görür görmez, “Bu ne?” dedi. Usta başladı kıvırmaya. “Makinada siyah boya kalmış da, sarıyla karışınca da böyle olmuş da, aslında istenilen rengin tutturulması zormuş da” aklınca mazeret beyan ediyor. Üstad, Maşuk ustaya, “Bana racon kesme ve kapağı yeniden bastır” dedi. İstenilen renk elde edildi. Bunu bilen matbaacılar, Üstad’ın nazını çekerlerdi.

 

Üstad giyimine düşkün müydü?

 

Evet, Üstad değil İstanbul’un belki de dünyanın en şık giyinen adamıydı. Başında genelde beresi olurdu. Hatta bir keresinde Avrupa’dan gelen beresini bana verdi.

 

Nasıl oldu?

 

Bir gün Üstad ile Beyoğlu’nda geziyoruz. Lapa lapa da kar yağıyor. Haftalığıma mahsuben 5 lira istedim. O zaman iyi para. Üstad önce parayı verdi, sonra da “Ne yapacaksın bu parayı?” diye sordu. “Görüyorsunuz kar yağıyor efendim. Başıma bere alacağım” dedim. Üstad, hemen başındaki bereyi çıkardı, benim başıma örttü.

 

Üstad’ın savcıyı şok eden savunmasını hatırlıyor musunuz?

 

Hiç unutulur mu? Rıza Tevfik’in “Abdülhamid’in Ruhaniyetinden İstimdad” şiirini yayınladığımız için, Büyük Doğu kapatılmış, Üstad tevkif edilmiş, fakat mahkeme sürüyordu. Hicabi Dinç isminde basın davalarına giren bir savcı vardı. Parmağıyla Üstad’ı gösterdi ve hakimlere dönerek “Huzurunuzdaki bu şaşkın sanık” dedi. Üstad, bunun altında kalır mı? “Ana rahminden mezara kadar üzerinde taşımaya mahkum olduğu şaşkınlık vasfını bir fiske ile sahib-i aslisine iade ederim” dedi. Savcı, ayağa kalktı ve heyecanla “Şikayetçiyim, bu bir hakarettir” dediyse de Ağır Ceza Reisi meşhur Refii Demirlioğlu savcıya: “Oturun yerinize, siz söylediniz o da misliyle cevap verdi” dedi.

 

Sizce Üstad’ı değiştiren en önemli olay neydi?

 

1934 yılında Seyyid Abdülhakim Arvasi’yi tanıyıncaya kadar Bohem (gece) hayatı yaşıyordu. Bunun detaylarına inmek istemiyorum. Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri ile tanıştıktan sonra Üstad’ın hayatı değişti. Huşu içinde namaz kılar, bazen secde yerini ıslatacak kadar gözyaşı dökerek ağlar, dakikalarca öyle kalırdı. Bize; “Namazda en çok sevdiğim; kıyam ve secde hali” derdi.

 

Üstad’a borcumuzu nasıl ödeyebiliriz?

 

O’nun muhteşem bir vasiyeti var. İşte o vasiyeti yerine getirerek. Üstad; mukaddes emanete kendisini adamış, misyonunu tamamlamıştır. Allah gani gani rahmet eylesin. (Amin)

 

Üstad Necip Fazıl’ı Erzurum’da nasıl ihya ettiniz?

 

Erzurum’da konferans veriyorum. Üstad’ın kitapları da salonun girişinde satılıyor. “Bab-ı Ali” yeni çıkmış. Kitabın içinde “Büyük Doğu’dan feyz alanlar” diye bir bölüm var. Orada benim ismim de geçiyor. Konferansın sonunda yazılı soruları cevaplarken birisi ismimin geçtiğini, gerçekten feyz alıp almadığımı soruyor. Bunun bir tuzak olduğunu anladım. “Almadım” desem Üstad’ı yalancı çıkaracak. “Aldım” dersem o zaman Üstad’ın Ülkücüler ve MHP ile yakınlaşması olmuştu. Beni de MHP’li ve ülkücü olmakla itham edecek. Soruyu sesli okudum ve dedim ki: “Bu salonda Büyük Doğu’dan ve Necip Fazıl’dan feyiz almayan var mı?” Salon alkıştan adeta yıkılıyordu. Benden sonra Erzurum’a Üstad gitmiş. Orada bu olayı anlatmışlar Üstad’a. Üstad bundan çok memnun olmuş. İstanbul’a dönmüş, bir gün ben Bab-ı Ali’de yokuşu çıkarırken o da iniyordu. “Müftüoğlu beni mesud ve ihya ettin” dedi.

 

Üstad’ın mahkemeleri ve müdafaaları da ilgi çeker miydi?

 

Hem de nasıl. Çarşamba günleri basın davaları görülürdü. Üstad’ın konuşmasına hayran olanlar, mahkeme kapılarında duruşma listelerini okur, Üstad’ın ismi geçiyorsa o salonun önünde toplanırlardı. Mahkeme salonunda yer bulunmadığı gibi kalabalık dışarı taşardı. Mesela Bediüzzaman hazretlerinin avukatlığını da yapan Abdurrahman Şeref Laç, Üstad’ın da avukatıydı. Fakat Üstad, savunma anında Abdurrahman Şeref’e fırsat vermezdi. Kendi müdafaasını kendisi yapardı. İsmet İnönü’nün yönettiği, ekmek ve kefen bezinin karne ile alınabildiği bir dönem. Kefen bezini de Sümerbank’tan 7-8 memurun imzası olmadan alamıyordunuz. İşte o zaman Üstad, Sümerbank’la ilgili bir yazısında “Milletin başına bela” yazdığı için Sümerbank yönetimi Üstad’ı mahkemeye verdi. “Hakaret davası” açtılar. Ben o davada Müessese Müdürü olarak ifade verdim. Savunma sırası Üstad’a gelince, Üstad, dedi ki: “Bela, hakaret değildir” Divan Edebiyatı’nda içinde bela geçen ne kadar şiir varsa başladı okumaya. “Fuzuli şöyle demiş, Ruhi böyle demiş...” ten sonra “Görüldüğü gibi insan en çok sevdiği birine bile ‘Sen benim başımın belasısın’ diyebiliyor. Dolayısiyle burada hakaret yoktur” dedi ve tekrar şiir okumaya başladığını anlayan reis, “Bu kadarı kafi” dedi ve beraat kararı verdi. Çünkü tam 6 saat sürmüş duruşma, Üstad konuşuyor, herkes nefes almadan dinliyordu.

 

Üstad’ın dedektif gibi yazılarından bahseder misiniz?

 

Üstad’ın, Büyük Doğu’da “Dedektif X-1” imzasıyla yazdığı yazılar. İşte onlardan birisinin hikayesi. Müessese Müdürü iken Büyük Doğu’ya sabah en erkenden gider, besmeleyle kapısını açardım. Sık sık uğrayan bir sivil polis, bir sabah üzerinde “Gizli” ibaresi olan resmi bir zarf getirdi. Bana da: “Rica ediyorum, bu zarfı getirdiğimden Üstad’ın bile haberi olmasın” dedi ve gitti. Üstad gelir gelmez zarfı ona verdim. Bu zarf, üzerindeki “Gizli” ibaresi ve özel kurye ile İçişleri Bakanlığı’ndan İstanbul Valiliği’ne gönderilmiş. Valilik, içeriğini okuyunca İstanbul Emniyet Müdürlüğüne havale etmiş. Emniyet de Basın Savcılığı’na gönderiyor. İçişleri Bakanı imzalı “Gizli” ibareli yazıda deniyor ki: “Büyük Doğu adlı mevkute, dini yazılar yayınlıyor. Üstelik Atatürk’ü eleştiren yazılar da çıkıyor. Bu mevkute hakkında bugüne kadar tahkikat yapılmış mıdır, yapılmamış mıdır?” Yani “Büyük Doğu’nun üzerine gidin. Tahkikat ve dava açın” denilmek isteniyor. Şimdi birincisi Büyük Doğu’da tenkid edilen İsmet İnönü ve yönetimi. İkincisi henüz Atatürk’ü koruma kanunu çıkmamış. Üçüncüsü de İnönü’nün İçişleri Bakanı kendi tayin ettiği adamlara güvenmiyor. “Bu tür yayınlar yapan bir mevkute var. Siz orada uyuyorsunuz” demek istiyor. Bu yazı Üstad’ın eline geçince, Üstad mal bulmuş Mağribi gibi sevindi.

O yazıyı vesika göstererek “Dedektif X-1” imzasıyla “Skandal” başlıklı bir yazı yazdı. “İşte böyle, baskıcı iktidarın, devletin posta teşkilatına güvenmediği için özel kurye ile yetkililere gönderdiği gizli yazı bizim elimize geçiyor” havasını bastı.

 

 

*Kaynak

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Rahmetli Mustafa Müftüoğlu'nun 'Yalan Söyleyen Tarih Utansın' adlı 12 ciltlik eserinin son cildinde, 'Necip Fazıl Kısakürek'in Ardından' diye bir bölüm var ki; okuduğum zaman bir hayli duygulanmış, o hatıraları gözümde canlandırıp heyecanlanmıştım. Üstad'ın vefatını müteakip 6 Haziran 1983 günü Mustafa Müftüoğlu ile yapılan bir röportajdı bu. İşte derinden gelen sessiz bir çığlıkla "Üstad!.." dedirten birkaç satır:

 

- Bizlere havale ettiği bir iş, onun istediği gibi olmamışsa müthiş öfkelenir ve, 'Nesli kesilmiş mamutlara döndüm, kimse bana ayak uyduramıyor!..' derdi. Bir ara Büyük Doğu Cemiyeti'ni kurdu ve mecmua gailesi arasında bu cemiyet işini de kendi başına yürüttü. Şubeler açtı, oralara bizzat gidip uzun uzun konuşmalar yaptı, gelenlerle hep kendisi meşgul oldu. Böylesine bir meşguliyet içinde, her sayısı bir hadise olan Büyük Doğu'yu nasıl hazırladı, o , bir kütüphanelik kitapları nasıl yazabildi. Hala hayret ederim!..

 

- Üstad'ın esprileri toplansa kocaman bir cilt kitap olur!.. Büyük Doğu'daki 'Ağlatan mizah' ve 'Gülebilsek' sütunlarını Üstad yazardı. Hususi hayatında da bol espri yapardı. Meşhurdur bunlar. Mesela, Büyük Doğu'ya gelip giden üniversiteli bir genç vardı. Sık sık gelir, Üstad'a hürmet eder, hatta bazı işlerimize de yardımcı olurdu. Günün birinde bu genç görünmez oldu. Nice zaman sonra Üstad'la Babıali'den çıkarken bu gence rastladık. Kucağında paketler hızla aşağı iniyordu. Bizi görünce durdu. Paketler arasından zorlukla iki gazete çıkarıp bize birer tane verdi ve Üstad'a, 'Efendim, bu gazeteyi ben çıkarıyorum!' dedi. Ayrıldık, iki yaprak amatör işi bir gazete idi. Üstad, şöyle bir evirip çevirdi, gazeteyi bana verdi ve,

 

"Mustafa, bu çocuğun böyle gazete çıkarması, Kanuni Sultan Süleyman'ın şamdancı-başısının Kanuni namına Viyana seferine çıkmasına benzer!.." dedi.

 

- 'Nam-ı Diğer Parmaksız Salih' filme alınmıştı. İlk gecesi bu eseri Beyoğlu'nda sinemada seyrettikten sonra Üstad'ı Kadıköy vapuruna bırakmak üzere Yüksekkaldırım'dan iniyorduk. Nasıl oldu bilmem, gecenin sessizliği, sokakların boşluğu, kaldırımların hali mi, ne tesir etti bilemiyorum; Üstad, 'Kaldırımlar'ı okumaya başladı. Ve tamamını okudu.

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Ikisini de eşsiz bir keyifle okudum. Üstad hakkında yapılan röportajlar, aşina şahıslar tarafından havadisler bana her zaman lezzet vermiştir. Okuması da dinlemesi de müthiş.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...
Sign in to follow this  

×
  • Create New...