Sezai Karakoç

Başlatan: NFK-Fan Tarih: 19.07.2005 08:19 Cevap: 91

NF
19.07.2005 08:19
#1

SÜRGÜN ÜLKEDEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE - IV

 

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği

Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında

Sana geldim

Ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim

Affa layık olmasam da

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Güneşi bahardan koparıp

Aşkın bu en onulmazından koparıp

Bir tuz bulutu gibi

Savuran yüreğime ah

Uzatma dünya sürgünümü benim

Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil

Ayaklarımdan belli

Lambalar eğri

Aynalar akrep meleği

Zaman çarpılmış atın son hayali

Ev miras değil mirasın hayaleti

Ey gönlümün doğurduğu

Büyüttüğü emzirdiği

Kuş tüyünden

Ve kuş sütünden

Geceler ve gündüzlerde

İnsanlığa anıt gibi yükselttiği

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Suna dedimse sen

Leyla dedimse sensin

Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım

Salome'nin belkis'in

Boşunaydı saklamaya çalışmam; öylesine aşikarsın bellisin

Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için

Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini

Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini

Ey gönüllerin en yumusağı en derini

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Yıllar geçti sapan olumsuz iz bıraktı toprakta

Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında

Çatı katlarında bodrum katlarında

Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba

Hep kanlıca'da emirgan'da

Kandilli'nin kurşuni şafaklarında

Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında

Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

 

Ey çağdaş kudüs (meryem)

Ey sırrını gönlünde taşıyan mısır (züleyha)

Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Dağların yıkılışını gördüm bir venüs bardağında

köle gibi satıldım pazarlar pazarında

günesin sarardığını gördüm konstantin duvarında

senin hayallerinle yandım düşlerin civarında

gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında

ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda

verilmemiş hesapların korkusuyla

sana geldim

ayaklarına kapanmaya geldim

af dilemeye geldim

affa layık olmasam da

sevgili

en sevgili

ey sevgili

uzatma dünya sürgünümü benim

 

ülkendeki kuşlardan ne haber vardır

mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır

yoktan da vardan da ötede bir var vardır

hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

o şarkıya özenip söylenecek mısralar vardir

sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

senden ümit kesmem kalbinde merhamet adli bir çınar vardır

sevgili

en sevgili

ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

SEZAİ KARAKOÇ

DE
08.11.2005 15:13
#2

Erdem Beyazıt kendisiyle yapılan bir söyleşide, ‘Belki bir romanın konusudur Sezai Karakoç. Ve yazabilmek için de Dostoyevski gibi biri olmak lazım. Onun mizacından kaynaklanan bazı şeyler var’ diyerek Karakoç’un bu zor insan oluşunu vurgulamaktadır. Üstad’ın hep güçlüğü omuzlayan bir yaratılışı vardır. Hayatı boyunca hep zor işlere talip olmuştur. Rejimin hemen hemen dışladığı bir davaya sahip çıkışı, sermayesiz, parasız pulsuz dergi, hatta günlük gazete çıkarması, Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul’da yaşaması... Üstad, daha çok şair ve edebiyatçı yönüyle tanınsa da o büyük bir düşünce adamıdır. Diriliş sahibidir.

 

Rivayet-i mahsusaya göre, daha dört yaşındayken zihnini meşgul eden bir düşünce var: Allah. Üstad’ın duygu dünyasının yerine oturması yirmi yaşında adeta ‘infilaklerle’ olmuştur. Otuz yaşında ise, düşüncelerinin her biri, ‘sanki gerçekliğini cehennem ve cennet arasındaki gerilim atmosferinde’ aramış; ‘her fikri tek tek yeniden muayene ve duygu cenderesinde dönerek’ yaşamaya başlamıştır. İnançlar, idealler, ta ruhun en iç bölgelerinde, yeniden elden geçmektedir. O’na göre idealsiz yaşamak ölümdür. Çünkü, ‘idealin güçlükleri, hayatın kolaylıklarından daha büyük haz verici bir manevi zenginliğin kaynağıdır. ’Onun en önemli hedeflerinden biri, kendi uygarlığının, yani inandığı, hakikat olarak benimsediği ve ta özünden kavrayarak ruhuna ve hayatına geçirdiği, tüm insanlık için de niyet ve arzu ettiği İslam medeniyetinin tam anlamıyla yaşadığımız çağa yansıtılmasıdır. Sezai Karakoç, tabiri caizse, kendine özgü bir ekol kurmuş ve bu ekolün temsilciliğini yürüten,yürütmekte olan bir bilge kişidir. Bu ekolün temel dinamiğini oluşturan düşünce sistemi ise İslamdır. O, dini, ‘varlığın temel kaynağı, varoluş sebebi, dünya görüşü ve metafizik bir sistem’ olarak anlamış, benimsemiş, bu şekilde anlaşılması için çaba sarf etmiştir.

 

Diriliş

 

Geliştirdiği bu düşünce akımına da Diriliş adını vermiştir. Dirilişi, herhangi bir dergi yada gazete olarak görüp değerlendirmek de eksik ve yanlış olur. Öyle ki, diriliş başlı başına bir mekteptir. Ki Karakoç, Diriliş düşüncesini hayata geçirmek için parti bile kurmuştur.Bu partinin adı da Diriliş Partisi’dir. Sanatkar ruhlu birinin, dahası şair bir insanın parti kurması gerçekten çok garipse de Üstad şöyle izah ediyor: ‘Bizim parti kurma düşüncemiz yeni değildir ve bu birden bire olmamıştır. Parti bizim düşüncemizin bir parçasıydı. Düşüncelerimiz, belli bir olgunluğa ulaşınca, bunları eyleme dökecektik. Eğer ben kurmasaydım benden sonra bu düşünceyi sahiplenenler tarafından kurulacaktı. Bize nasip oldu, biz kurduk’

 

O Diyor:

 

Yabancılarca işgal edilip, toprakları gittikçe daraltılan bir ülkenin, çatısı kırmızı kiremitli tahta evlerinde oturan basma entarili kız çocukları, elinde oyuncak mantar tabancası, şalvarlı ve yalınayak erkek çocukları, Allah tarafından sürekli kurtarıcı bir sahip gözleyip duran ve yabancıların tango'lukları karşısında bütün mahareti kendine zarar verdirmeksizin bir akrebin neresinden tutulacağını bilmekten ibaret olan ve tabii ölülerin dervişlerle konuşabileceğine, yağmuru, bir demir parçasının üzerine oturmuş meleklerin yağdırdığına bütün kalbiyle inanan mü'min ve mütevekkil doğulu; işte şairin halkı ve ülkesi...

 

Diriliş Muştusu

 

Yeşil sarıklı ulu hocaların öğretmediğini, şair, eşya ve olayların gözlemine kendi ilhamını, halkın sezgisini katarak kendi kendine öğrenip dilinde bir “Diriliş Muştusu” olarak gelecek kuşaklara taşımaktadır. Özellikle “Hızırla Kırk Saat” adlı önemli eserinde en yoğun biçimde dile getirilen şairin “Diriliş Muştusu” ya da öğretisi baştanbaşa İslâmî motif ve imajlarla dolu, gerçekten bir dâvanın en yeni en çağdaş destanı niteliğindedir.

“Safahat”tan ya da Mehmed Akif şiirinden en önemli farkı, Karakoç şiirinin ne edip edip ucundan kıyısından mistisizm ile kurduğu sağlam irtibattır. Mistik bir atmosferde teneffüs etmeye alışmış bir toplumun şairi olarak, İslâm'ı Türk tasavvufu penceresinden tanımış bir şair için bu doğal olsa gerek. Oysa Akif bizzat tasavvufu toplum için damarlara zerkedilmiş bir “Olgun şıra” olarak görmekten hiç geri durmuyordu.

Sezai Karakoç, toplumunun yaşadığı bozgunun sebeplerini belki de metafizik bağların kopmasında, bunun sonucu olarak da batılılaşıp materyalizme kaymasında arıyordu. Oysa Akif bu toplumun metafizik ilgilerinin, mistik bağlarının çürüklüğünden, sorgulanması gerektiğinden sözediyordu. Kuşkusuz Sezai Karakoç'un salt mistik bir şair olarak görmek ve değerlendirmek yanlış olacaktır. Çünkü O'nun çağdaş İslâmî sosyal-siyasal sorunlar üzerinde kafa yormuş bir düşünür olarak da kimi eserler verdiği bilinmektedir. Bu yüzden şiirinin iç çelişkilerini, mensubu olduğu toplumun bir yansıması olarak da alabiliriz. O'nun şiiri doğu gizemciliğinin hizasında çoktandır unutulmaya yüz tutmuş bir tadı yeniden yaşatan ve gerçekten gizemli, derûnî ve şarkkârî bir şiirdir.

 

Hayatı:

 

Sezai Karakoç 22 Ocak 1933 de Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğmuştur. Babası Yasin Efendinin koyduğu isim Muhammed Sezai’dir. Nüfus kayıtlarına geçerken bir karışıklık sonucu ağabeyinin ismi olan Ahmet Sezai’nin başına eklenmiştir. Resmi kayıtlarda adı Ahmet Sezai Karakoç’tur. Dedeleri Ergani ve yöresinde bir hayli tanınmış etkin kişilerdendir. Babasının babası Hüseyin efendi Plevne savaşına katılmış,Gazi Osman Paşanın takdirini kazanmıştır.Ailenin Lakabı Leventoğullarıdır.

 

Çocukluğu Ergani, Maden ve Dicle ilçelerinde geçen ve 1938 yılında Ergani’de 3 ay ilkokul öncesi ihtiyat sınıfına devam eden Sezai Karakoç 6 yaşında ilk mektebe başlar ve 1944te Ergani’de bitirir. Maraş Orta Okuluna parasız yatılı olarak kayıt olur.1947 de burayı bitirerek Gaziantep’te yine parasız yatılı lise öğrenimine başlar. Gaziantep lisesinden 1950’de mezun olur.Felsefe okumak istediği için İstanbul’a gider. Babasının isteği İlahiyat fakültesiydi.Kendi parasıyla okuyamayacağını anlayınca, o zaman parasız yatılı kısmı bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi sınavına girer. Sınav sonuçlarını beklerken de Felsefe bölümüne kayıt yaptırır.Şayet sınavı kazanmazsa felsefe tahsili yapacaktır.

Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanarak başladığı yüksek öğrenimini 1955’te fakültenin mali şubesinden mezuniyetle tamamlar.Mecburi hizmet sebebiyle Maliye Bakanlığı’nda Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi Bölümüne atanır. Bu vazifenin bir istikbal sağlayamayacağı düşüncesiyle Maliye müfettişliği sınavına girer, Kazanır ve 11 Ocak 1956’da müfettiş yardımcılığı görevine başlar.1959 yılında İstanbul’da Gelirler Kontrolörüdür.Bir ara Ankara çağrılıp Yeğenbey Vergi Dairesinde görevlendirilirse de kısa bir müddet sonra yine İstanbul’daki görevine döner. Görevi icabı Anadolu’yu çok gezer ve bir çok il, ilçeyi inceleme, tanıma fırsatı bulur.1960-1961 yıllarında yedek subay olarak askerlik görevini ifa ettikten sonra İstanbul’daki görevine kaldığı yerden devam eder.1965’ten 1973’e kadar bir çok kez istifa eder. 1973’ten bu yana da hiçbir resmi görev almaz. Sevdiği kızdan (ki Mona Rosa şiiri ona ithafen yazılmıştır) karşılık bulamayınca bir daha evlenmedi. Büyük Doğu Hareketi'nin Yaşayan Üstadı...

 

 

Yazarı: Halid Aslan

NF
08.11.2005 21:21
#3

Selamlar,

 

Sezai Karakoç yaşamasına rağmen değeri bilinmeyen sanatçılarımızdan, hatırı sayılır çaptaki fikir adamlarımızdan. Üstadla yakınlığını ise bilmeyen yok. Üstad'ın onu fikri bakımdan etkilediğini anlayabiliyoruz. Edebi bakımdan Üstadla arasında farklılıklar var. Yani Şiir yazma tarzları farklı. Fakat kendi tarzının en başarılılarından olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, kabul gören de bu...

 

Üstadla aralarında, işlenen konular bakımından da bazı farklılıklar var. İşlenen konuların yanında, olayların ruhî boyutunu inceleyişlerinde de birtakım farklılıklar göze çarpıyor. Fakat fikirde, temelde aynı olduklarını görebiliyoruz.

 

Dileğim, kendisine ölmeden önce gereken değerin verilmesi... Muhtemelen Öldükten sonra şiirleri kapışılacak ve her yerde anılır olacak. Fakat kendisi aramızda olmayacak...

 

Toplumumuzun en büyük hatalarından birisi yaşayan kıymetleri farketmemesi... Umarım hak ettiği değer kendisine verilir ve o da, ömrünün sonbaharında İslam davacılığı noktasında daha aktif olur, daha çok ses getirir.

 

Saygı ve selamlarımla

GA
14.02.2006 20:36
#4

En sevdiğim şiirlerden biridir,bu gün aklımdan geçti ve tekrar okumuş oldum burda.Sağolun...

NF
28.02.2006 22:36
#5

Selamlar,

 

Kendisinin ustadla alakali bir yazisi icin Tiklayiniz

 

Ayrıca, Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine // IV

 

Saygi ve selamlarimla

NF
28.02.2006 22:48
#6

Selamlar,

 

Sezai Karakoç 'un en güzel şiirlerindendir.

 

Kapalılığı ve birkaç farklı anlama yorulabilmesi yönüyle Üstad'ın Kaldırımlar'ına benzetirim ben bunu.

 

Alanının en başarılı şiirlerinden... Ayrıca "Sezai Karakoç'un en başarılı 3 şiirinden birisidir" de diyebilirim kendi fikrimi beyan ederek.

 

Normalde bu tarz şiirleri okumaktan hoşlanan birisi olmasam da, benim beğenimi kazanabilmiş nadir bir şiirdir.

 

Şiirin Mekke'ye, İstanbul'a, bir kadına, Hz. Muhammed S.A.V'e, hatta Allah C.C'a yazıldığı konusunda çeşitli fikirler var. İlk ikisi daha mantıklı gibi geliyor bana. Fakat net bir bilgim yok yine de...

 

Saygı ve selamlarımla

GA
23.04.2006 11:43
#7

Keyfiyet

Ahmet Selim

Siir ve hayat

Bir derginin (eski) ozel sayisini karistirirken, Sezai Karakoc'un Necip Fazil'a ait su misralari sik sik tekrarladigini okudum:

 

Sondurun lambalari uzaklara gideyim

 

Nur'dan bir sehir gibi ruhumu seyredeyim.

 

Irkildim, bir hos oldum. Hafizamda nasil yer etmemis, bilemiyorum. Cile'nin isaretlenmis bolumlerine goz gezdirdim, yok. Yoksa da varsa da ben on sayfasina yazdim.

 

Herkesin yaradilisi ve zihni-kalbi hassasiyet durumu farkli... Bu misralar bir insani nasil etkilemez? Oyle bir anlatim ki bu; alinir, serhedilemez... Dolar icinize, ama neyin doldugunu aciklayamazsiniz. Ilk akla gelen, kolay. Sonrasi var. Mecazi var, mecazinin gercegi var, hepsinin butunlenisi var, olmeden olmek var, olumun bir dogus olmasi var; suurun, ruha, "muhatap kilinan" olma ozelligini kazandirisi var; bu boyle gider... Bu iki misra, bana yuzlerce yazi yazdirabilir. Fakat yazdiklarim "aciklama" olmaz. Siir, gercek siir, bir mana zenginligini isaretleme san'atidir. Buradaki isaretleyis elektrik temasi kurmak cinsinden bir seydir. Ilk akla gelen zahiri mana, meselenin "vesile" tarafidir...

 

"Sondurun lambalari uzaklara gideyim

 

Nurdan bir sehir gibi ruhumu seyredeyim."

 

Hangi lambalar? Hem kafesi aydinlatan, hem kapisini kapatan lambalar!.. Ruhu goremezsin orada. Kivam zaruretinin sirri orada oyle tecelli eder... Dunyanin isigi, gormeye tahammul edeceginiz kadarini gosterir. Hem isiktir, hem perde!

 

Mecaz planinda, nefs-i emmarenin lambalarini sondurebilirsiniz; ruhunuz, kazanacagi irtibat lutfuyla daha cok hissedeceginiz hale gelebilir.

 

Ama Imam-i Rabbani ne guzel soyluyor... Emmaresiyle ugrasirsiniz; fakat nefsin asli mahiyeti yine kalacaktir. Hayatin zarureti o. Siz osunuz. Baslangicta var olusunuza taalluk eden ruh; ayrilista, bazen "nefs" diye de ifade edilen kalici ve sorumlu bir suurun sahibi olmak sifatini haizdir... "Ruhumu seyrediyorum..." lambalar sondugunde o bir yerde olacak da, sen onu seyretmek icin bir baska yerde mi bulunacaksin? Ondan ayri bir "sen" kalacak mi o zaman? Degil ama, bugunden bakinca oyle soylemek yanlis degil. "Bir incelik, bir derinlik" ifadesinin guzelliginde; "mana", senin icinde, adeta programlanmis gibi gidip ait oldugu yere oturuyor. Aciklayamasan ne cikar? Bazi manalar aciklamasiz anlasilir ve siirin dili iste burada asli karakterini gosterir. Siirin dili, Hal Dili'nin oz kardesidir.

 

Siir aciklanmaz. Mana ve duygu yukuyle bir ayri guzellik halinde dolar icimize... Bazilari bunu manasizlikla karistirip siirsiz aciklanmazligin boslugunda "aksini ispat et!" kurnazligindan medet umuyor.

 

Aciklanacak seyin olmayisiyla, aciklamaya sigmayacak zenginligi bir tutmak; kendini aldatmanin ne garip bir tezahurudur? Nicindir bu inat, bu zahmet, bu beyhudelik? "Kendini aldatma" nefsani fayda icin yapilir? Siirde, sanatta boyle bir tercihe kapilmak, gafletin mantigiyla da bagdasmaz!

 

Ustadin ayni konuya yakin misralarini hatirlamaya calisiyorum...

 

"Pencereme vurmayin odum patlayabilir

 

Dokunmayin vucudum bosluga kayabilir." Nasil bir duygu bu? Hassasiyetin zirve noktalarindaki incecik dengede yasanan bir ozel hal... O ozel halin tabii hayatta hic kimseye anlatilamayacak deruni arzusu, bekleyisi, ozlemi. Saygi ricasi, rikkat bekleyisi, sezgi umudu... Gelir biri pencerenize de vurur, vucudunuzu da zipkinlar... Odunuz patlamaz ama, oyleymis gibi olur. Vucudunuz kaymaz ama, oyleymis gibi olur. Ve bir gun, "gibi"si de kalmayabilir!.. O hali anlayamamak, iz'anla ilgili, irfanla ilgili bir vebalin konusudur. Isaret bunadir... Kendini anlatmak icin yazmiyor onu, anlamaniz gereken bir hal icin yaziyor... Boyle anlamayanlar icindir sitemi: "Lafzimin dostusunuz, cilemin yabancisi!"

 

Siiriyet, insanin ve hayatin ozune, Islam'in ruhuna cok yakin bir hal... Yazilmis siirden ayri bir genellik icin soyluyorum bunu...

 

Yenisehirli Avni'nin bir beyti var ki, cok sik tekrarladigimi yakinlarim bilirler: "Ruz-i mahserde sorarlarsa nemiz var denecek / Biz bu dunyada gunah etmedik insancasina."

 

"Insanca gunah" ne demek? Ne demek islenen gunahin insanca olmamasi? Oyle iyi anliyorum ki ve o kadar bol orneklerin yogunlugu var ki yuregimde; onun icin anlatamam!

 

Ustad bir yerde diyor ki: "Bugun agla cocugum yarin aglayamazsin / Simdi anladigini sonra anlayamazsin." Ama bir baska yerde parantez aciyor: "Yaradan, rahmetini kahrindan ustun saydi / Ne olurdu halimiz gozyasi olmasaydi."

 

Tekamulun onemli bir sarti, insanin icindeki (derunundaki) cocugu canli tutmasidir. Onu oldururseniz, fitratinizin elmas bir sutunu yikilir. Siire kapanirsiniz, kendinize yabancilasirsiniz... "Gunah etmedik insancasina"nin sirri buradadir. Sevene karsi, sevgiye karsi, derunundaki cocugu kutsal bir emanet gibi yasatanlara karsi islenen gunah, "Yaziklar olsun sana" dedirten gunah... Siirsiz anlatilir mi bu?

 

 

(ZAMAN-Arşiv)

SE
29.06.2006 08:43
#8

İNCİ DAKİKALARI

 

 

 

Sen bana yeni yılsın her dakika

 

Her dakika bir yaşıma daha giriyorum

 

 

 

Sen benim üstüne titrediğim güzel ve yeni

 

Saatim kadar saadetimin gözbebeği zamansın

 

Ben bin parçaya bölündüm her parçasında

 

Her parçasındayım kırkayak sesli boğuk arkadaşlığın

 

Çalkantısız Üniversitenin yalnızlığın ve ağlamanın

 

Erkek ağlar mı diyeceksin

 

Hayberin kapısı ağlar mı erkek ağlar mı

 

Ben yel gibi erkekler ağlar diyorum

 

Bir dakika ağlar yılbaşı dakikasında

 

Daha gözlerimin gerçek yaşları belirmeden

 

Ağlamak diye bir şey yoktur diye bir şey

 

Yüzme bilmeyen bir uyurgezer yüzer ya

 

Çürük ve havada asılı tahtalar üstünde

 

Hafif kedi ayaklarıyla yürür gerçekten yürür ya

 

Sen benim ağlamamı erkeklığıme

 

Uyanan ölmeyen yenilenen

 

Azgın kışlar içinde keskin baharlar bulan

 

Seni bulan yeniden bulan tekrar tekrar bulan erkekliğime say

 

 

 

Bütün bir yıl bütün bir yaşama boyu

 

Gizli heybelere binbir gece eşyası doldurduğuma say

 

 

 

Ben otomobilleri böylesine yankısız sağır komam

 

Öyle bir isyan şiiri var ki ben onu yakalayacağım

 

Bu yunan şehrinin düzenini öper ve yalvarırım

 

Şehrin ölümünü yanlış anlama

 

Gözleri kör oldu doğrudur ama o kadar

 

Ve şehrin gözlerini geri verme dakikalarıdır bu yılgın çanlar

 

 

 

Senin odan günışığı en güzel müzik bana

 

Farklılıklar odası

 

Giden tren buharları içinde örümcek ağı

 

Sen güzel örümcek ağı yaşamakla yaşamamak

 

Doğduğumuz şüpheyle öldüğümüz şüphe arasına gerilmiş

 

Garip bulut farklı müzik güzel örümcek ağı

 

 

 

Ben bir yabancı buğunun kokusunu alıyorum

 

Bu kokuyu alıyorsam onulmaz kıskançlık yaramdandır

 

Benim garipliğime bakma benim kıskançlığıma bakma benim

 

İncilerin ilk gerçek ve yeni yorumunu bulur gibi oluyorum

 

Bu inciler denizlerin en karanlık noktalarında bile yoktur

 

Benim ak ve kara kayalar içinde bulduğum inciler

 

Bu inciler sen olmasan bende bile yoktur

 

Oldukları yerde bile

NF
13.07.2006 22:00
#9

MASAL

 

Doğuda bir baba vardı

Batı gelmeden önce

Onun oğulları batıya vardı

 

Birinci oğul batı kapılarında

Büyük törenlerle karşılandı

Sonra onuruna büyük şölen verdiler

Söylevler söylediler babanın onuruna

Gece olup kuştüyü yastıklar arasında

Oğul masmavi şafağın rüyasında

Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri

Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere

Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı

Öcünü alsın diye kardeşini yolladı

 

İkinci oğul Batı ülkesinde

Gezerken bir ırmak kıyısında

Bir kıza rastladı dağların tazeliğinde

Bal arılarının taşıdığı tozlardan

Ayna hamurundan ay yankısından

Samanyolu aydınlığından inci korkusundan

Gül tütününden doğmuş sanki

Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu

Saçlarını güneş destelemiş

Yıllarca peşinden koştu onun

Kavuşamadı ama ona

Batı bir uçurum gibi girdi aralarına

Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr

Alıp götürdü onu

Ve ikinci oğulu

Sivri uçurumların ucunda

Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda

Baba yağmurlardan anladı bunu

Yağmur suları acı ve buruktu

İşin künhüne varsın diye

Yolladı üçüncü oğlunu

 

Üçüncü oğul Batıda

Çok aç kaldı ezildi yıkıldı

Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada

Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı

Fakat batinin büyüsü ağır bastı

İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı

Sonra büsbütün unuttu onları

Şef oldu buyruğunda birçok kişi

Kravat bağlamasını öğrendi geceleri

Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler

Patron oldu ama hala uşaktı

Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü

Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda

Ondan hesap sordu o da

Sırf utançtan babasına

Bir çek gönderdi onunla

Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi

Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı

Bu yüklü çeki

İyice yaşlanmıştı ama

Vazgeçmedi koyduğundan kafasına

Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya

 

Dördüncü oğul okudu bilgin oldu

Kendi oymak ve ülkesini

Kendi görenek ve ülküsünü

Günü geçmiş bir uygarlığa yordu

Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı

Batı bilginleri bunu kutladı

O da silindi gitti binlercesi gibi

Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle

Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan

 

Beşinci oğul bir şairdi

Babanın git demesine gerek kalmadan

Geldi ve batının ruhunu sezdi

Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır

Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair

Topladı tomarlarını geri dönmek istedi

Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini

Kum gibi eridi gitti yollarda

 

Sıra altıncı oğulda

O da daha batı kapılarında görünür görünmez

Alıştırdılar tatlı zehirli sulara

İçkiler içti

Kaldırım taşlarını saymaya kalktı

Ev sokak ayırmadı

Geceyi gündüzle karıştırdı

Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara

 

Baba ölmüştü acısından bu ara

 

Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara

Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda

Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda

Bir de o talihini denemek istedi

Bir şafak vakti Batıya erdi

En büyük Batı kentinin en büyük meydanında

Durdu ve tanrıya yakardı önce

Kendisini değiştiremesinler diye

Sonra ansızın ona bir ilham geldi

Ve başladı oymaya olduğu yeri

Başına toplandı ve baktılar Batılılar

O aldırmadı bakışlara

Kazdı durmadan kazdı

Sonra yarı beline kadar girdi çukura

Kalabalık büyümüş çok büyümüştü

O zaman dönüp konuştu :

Batılılar !

Bilmeden

Altı oğlunu yuttuğunuz

Bir babanın yedinci oğluyum ben

Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden

Babam öldü acılarından kardeşlerimin

Ruhunu üzmek istemem babamın

Gömün beni değiştirmeden

Doğulu olarak ölmek istiyorum ben

Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :

Karşınızdakini değiştirmek

Beni öldürseniz de çıkmam buradan

Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki

Fakat değişmeyecek ruhum

Onu kandırmak için boşuna dil döktüler

Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler

O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı

Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı

O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı

Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı

Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar

En onulmaz yarası olanlar

Ta kalplerinden vurulmuş olanlar

Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar

 

Sezai KARAKOÇ

TR
13.07.2006 22:09
#10

Sezai Karakoç sadece bunu yazmak için şair olsaymış yetermiş. Olup biten ve bizi diri tutan umudumuz ancak böyle tatlı bir şekilde anlatılabilirdi.

 

Ağına düşeni ezen, yok eden, etkisiz hale getiren Batı canavarına şerefini kaybetmeden, boyun eğmeden, tüm gücüyle direnebilenlerden başkasına onurlu bir devlet denir mi? Bilge bir adamdan başkası mıdır o yedinci oğul?

 

Elbet hayır.

GA
14.07.2006 11:59
#11

Gerçekten de çok farklı bir şiir.. Trradomir'in de dediği gibi nefis çizilmiş bir tablo. Böyle bir şiir zaten, batı canavarına direnen bir yürekten çıkar ancak. Boyun eğmeyen, direnen. Alttaki mısralardaki gibi, ruhi temizliğini kaybetmeyen.Ruhunu satmayan..

 

Doğulu olarak ölmek istiyorum ben

Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :

Karşınızdakini değiştirmek

Beni öldürseniz de çıkmam buradan

Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki

Fakat değişmeyecek ruhum

NF
14.07.2006 15:28
#12

Selamlar,

 

Turan Karataş da bu şiire atfen yazdığı Sezai Karakoç Biyografisi diyebileceğimiz 900 küsür sayfalık kitabına "Doğunun yedinci oğlu: Sezai Karakoç" ismini vermiştir.

 

Benim de en çok beğendiğim Karakoç şiirleri arasındaydı bu ve dün paylaşmak istedim.

 

Batılının uyutma, sindirme, değiştirme metodlarını aynen aktarıp namuslu bir tutumu göstermiş burada büyük şair. Gerçekten ağızları açık bırakacak bir tasviri var.

 

Daha önce de söylendiği gibi Allah Tanzimattan beri süregelen batı taklitçiliğimizin sonunun gelmesini ve sonuncu oğulun namusunu taşıyabilmeyi nasip eylesin....

 

Saygı ve selamlarımla

DA
17.08.2006 15:57
#13

Mecnun, Mum ve Pervane

 

Bir gece Mecnun'un yaktığı

Bir mumun etrafında

Dönüyordu

Zavallı incecik bir pervane

Mumsa devrilmek istiyordu

Pervane yerine

Mecnun'un üstüne üstüne

Sevgili mum

Dedi Mecnun

Sevdim seni

Acıdığın için pervaneye

Bende önerirdim

Kader izin verseydi

Beni yakmanı

Onun yerine

Ama acele etme vakit var

Sayılıdır saatler dakikalar

Azrail bile senden sabırlıdır

Burada sencileyin benim de işim var

Ben herkes için

Değişik ve ayrı dozda

Soyut bir otobiyografyayım

Herkesin yaşadığı bir iç tarih

Hekesin yüreğinden geçen bir coğrafya

Gidip gidip varacakları

Fakat ulaşamayacakları

Bir panorama

Kaderin zaman zaman

Kabaran kanlara uyguladığı

Nirengi noktaları batmış

Beyaz bir karanlığa batmış

Mutsuzca mutlu bir topoğrafya

 

Sonra gece bitti mum söndü

Bu söyleşilerle tan atarken

Pervane Mecnun'a

Mecnun pervaneye döndü

CI
26.02.2007 19:06
#14

Çocukluğumuz

 

Annemin bana öğrettiği ilk kelime

Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde

 

Annem bana gülü şöyle öğretti

Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi

 

Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus

Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus

 

Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde

Binmiş gelirdi Ali bir kırata

 

Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından

Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte

 

Biz o atın tozuna kapanır ağlardık

Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü

 

Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü

Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman

 

Ali olmak bir hedef her çocukta

 

Babam lambanın ışığında okurdu

Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık

Fetihlerde bayram yapardık

İslam bir sevinçti kaplardı içimizi

 

Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık

Bediri, Hayberi, Mekkeyi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık

 

Mekkenin derin kuyulardan iniltisi gelirdi

 

Kediler mangalın altında uyurdu

Biz küllenmiş ekmekler yerdik razı

İnanmış adamların övüncüyle

Sabırla beklerdik geceleri

 

Şimdi hiçbirinden eser yok

Gitti o geceler o cenk kitapları

Dağıldı kalelerin önündeki askerler

Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi

 

 

 

 

selamlar.

Sezai Karakoç Üstad'ın çok değişik bir stili var.

Bizim aşinası olduğumuz, Necip Fazıl'ın icra ettiği ve 'Poetika'sında kimyasını sunduğu şiir tarzıyla örtüşmüyor olsada şiirlerindeki hava ve sırlı anlatım bize bunları unutturuyor gibi..

 

Ben bu şiirin NFK-Fan 'ın bahsettiği en güzel üç şiiri arasında olduğunu düşünüyorum :(

HA
26.02.2007 23:14
#15

Sürgün Başkent ten başkentler Başkentine .....

 

Gerçekten çok harika...Benim şiir ezberimde uzun şiirler bölümünde ilk yerini alan bir şiirdir.Okurken insana yaptırdığı muhakemeleri de çok beğendirir bana.Peygamber'imize yazılmış olması bana en mantıklı geleni..

Öncelikle bize bu feraseti kimler depolamışsa onlardan ve bizim (diriliş erlerinin) lalezarımızdan bunun gibi lalelerden bir laleyi bizimle paylaşanlardan ALLAH razı olsun.....

ME
12.03.2007 19:56
#16

Ellerinize sağlık, severek okduğum bir şiir. Tekrar teşekkürler.

ÇI
02.05.2007 20:01
#17

KARAYILAN

 

Güneşin yeni doğduğunu sana haber veriyorum

Yağmurun hafifliğini toprağın ağırlığını

Ve bütün varlığımla kara yılan seni çağırıyorum

Seni çağırıyorum parmaklarımdan süt içmeye

Pamuğun ağırlığını yapan dağın hafifliğini

Sana haber veriyorum yeni doğduğunu güneşin

 

Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk

Günahlarım kadar ömrüm vardır

Ağarmayan saçımı güneşe tutuyorum

Saçlarımı acının elinde unutuyorum

Parmaklarımdan süt içemeye çağırıyorum seni

Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk

 

Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı

Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum

Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın

Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum

Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum

 

Seni süt içmeye çağırıyorum parmaklarımdan

Kara yılan kara yılan kara yılan kara yılan

IN
13.05.2007 13:47
#18

Yine akşam oldu,

 

Yalnızlık omuzlarıma çivisini çaktı yine,

 

Uzaklık aynı gerçi,

 

Heryerdeyken olan uzaklığın pek değişmedi,

 

Yine akşam oldu orda olduğu gibi,

 

Görebiliyorum seni burdan da,

 

Aynısıydı ordayken de,

 

Uzaklıktan korkmuyorum belki de,

 

Orada da aynıydı uzaklık gerçi

 

Donuklaşmış oldu artık bu,

 

Bir o kadar da hüzünlü romanlar gibi,

 

Galiba ben baştan kaybetmişim,

 

Belki de ben baştan kazanmışım, insanlık kaybetmiş...

 

 

Sezai Karakoç

Ü.
14.05.2007 17:18
#19

skarakoc.jpg

 

 

RÜZGÂR

 

 

Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!

 

Gelin duvağından kopan bir rüzgâr...

 

Bu rüzgâr yüzünden bulutlar yarım;

 

Bu rüzgâr yüzünden bana olanlar...

 

 

 

O ceviz dalları, o asma, o dut,

 

Gül gül, mektup mektup büyüyen umut...

 

Yangından yangına arda kalmış tut.

 

Muhabbet sürermiş bir rüzgâr kadar.

 

Sezai KaraKoç

CI
14.05.2007 19:07
#20

Konular tek başlık altında toplanmıştır..

yeri gelmişken..şiirleri, estetik ve mana keyfiyeti için olabildiğince ilgili başlıklar altında toplamaya gayret edelim..

saygı ve selamlarımla..

ÇI
25.05.2007 22:54
#21

MONA ROZA

 

Mona Roza, siyah güller, ak güller

Geyvenin gülleri ve beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Ah, senin yüzünden kana batacak

Mona Roza siyah güller, ak güller

 

Ulur aya karşı kirli çakallar

Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa

Mona Roza, bugün bende bir hal var

Yağmur iğri iğri düşer toprağa

Ulur aya karşı kirli çakallar

 

Açma pencereni perdeleri çek

Mona Roza seni görmemeliyim

Bir bakışın ölmem için yetecek

Anla Mona Roza, ben bir deliyim

Açma pencereni perdeleri çek...

 

Zeytin ağaçları söğüt gölgesi

Bende çıkar güneş aydınlığa

Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi

Seni hatırlatıyor her zaman bana

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

 

Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar

Işıksız ruhumu sallar da durur

Zambaklar en ıssız yerlerde açar

 

Ellerin, ellerin ve parmakların

Bir nar çiçeğini eziyor gibi

Ellerinden belli oluyor bir kadın

Denizin dibinde geziyor gibi

Ellerin, ellerin ve parmakların

 

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Saat onikidir söndü lambalar

Uyu da turnalar girsin rüyana

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

 

Akşamları gelir incir kuşları

Konar bahçenin incirlerine

Kiminin rengi ak, kimisi sarı

Ahh! beni vursalar bir kuş yerine

Akşamları gelir incir kuşları

 

Ki ben Mona Roza bulurum seni

İncir kuşlarının bakışlarında

Hayatla doldurur bu boş yelkeni

O masum bakışlar su kenarında

Ki ben Mona Roza bulurum seni

 

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

Henüz dinlemedin benden türküler

Benim aşkım sığmaz öyle her saza

En güzel şarkıyı bir kurşun söyler

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

 

Artık inan bana muhacir kızı

Dinle ve kabul et itirafımı

Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı

Alev alev sardı her tarafımı

Artık inan bana muhacir kızı

 

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

Meyvalar sabırla olgunlaşırmış

Bir gün gözlerimin ta içine bak

Anlarsın ölüler niçin yaşarmış

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

 

Altın bilezikler o kokulu ten

Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne

Bir tüy ki can verir bir gülümsesen

Bir tüy ki kapalı gece ve güne

Altın bilezikler o kokulu ten

 

Mona Roza siyah güller, ak güller

Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!

Mona Roza siyah güller, ak güller

 

--------------------------------------------

akrostişle yazılmış en güzel şiirmi bilemem ama akrostişle yazılmış en güzel aşk şiiri olduğu kesin..kıtaların baş harfleriyle muazzez akkaya ismi çıkıyor ki bu isimde şairin üniversitede aşık olduğu hanımmış..

 

selam ve dua ile...

GE
19.06.2007 18:33
#22

kar şiiri olmadan olmaz galiba :)

 

 

 

KAR ŞİİRİ

 

Karın yağdığını görünce

 

Kar tutan toprağı anlayacaksın

 

Toprakta bir karış karı görünce

 

Kar içinde yanan karı anlayacaksın

 

 

 

Allah kar gibi gökten yağınca

 

Karlar sıcak sıcak saçlarına değince

 

Başını önüne eğince

 

Benim bu şiirimi anlayacaksın

 

 

 

Bu adam o adam gelip gider

 

Senin ellerinde rüyam gelip gider

 

Her affın içinde bir intikam gelip gider

 

Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın

 

 

 

Ben bu şiiri yazdım aşkın çeşidi

 

Öyle kar yağdı ki elim üşüdü

 

Ruhum seni düşününce ışıdı

 

Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın

 

bugün Sezai Karakoç için günümüzün Necip Fazıl'ı dendiğini duydum-tabi ki ben böyle bir cümlenin anlam olarak doğru olup olamayacağını sormayacağım- sadece gerçekten böyle söyleyenler var mı merak ettim aydınlatırsanız sevinirim

CI
20.06.2007 19:55
#23

Anneler Ve Çocuklar

 

Anne ölünce çocuk

Bahçenin en yalnız köşesinde

Elinde bir siyah çubuk

Ağzında küçük bir leke

 

Çocuk öldü mü güneş

Simsiyah görünür gözüne

Elinde bir ip nereye

Bilmez bağlayacağını anne

 

Kaçar herkesten

Durmaz bir yerde

Anne ölünce çocuk

Çocuk ölünce anne

 

 

Sezai Karakoç

NF
25.06.2007 12:10
#24

Köşe III

 

Sen geldin benim deli köşemde durdun

Bulutlar geldi üstünde durdu

Merhametin ta kendisiydi gözlerin

Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu

Bulutlar geldi altında durduk

 

Konuştun güneşi hatırlıyordum

Gariptin yepyeni bir sesin vardı

Bu ses öyle benim öyle yabancı

Bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardı

 

Dişlerin öpülen çocuk yüzleri

Güneşe açılan küçük aynalar

Sert içkiler keskin kokular dişlerin

İçinden geçilen küçük aynalar

 

Ve güldün rengarenk yağmurlar yağdı

İnsanı ağlatan yağmurlar yağdı

Yaralı bir ceylan gözleri kadar sıcak

Yaralı bir ceylan kalbi gibi içli bir sesin vardı

 

Sen geldin benim deli köşemde durdun

Bulutlar geldi üstünde durdu

Merhametin ta kendisiydi gözlerin

ÇI
25.06.2007 14:17
#25

MONA ROSA II-ÖLÜM VE ÇERÇEVELER

 

 

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.

Bir hançer bölüyor, ah, rüyaları:

Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve...

 

 

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

Gece kar yağacak sabaha kadar.

Toprakta et, kemik çıtırtıları...

Yarı ölüleri bir korku tutar

Değince bir taşa kafatasları.

-Ölüler ki yalnız tırnakları var,

Ve yalnız burkulmuş diz kapakları...-

 

 

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

Açıyor elini göğe bir kadın.

Uzuyor, uzuyor altın saçları

Uğrunda ölünen güzel kızların...

 

 

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

Esmer delikanlı, hatıra ve kan.

Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları

Sızıyor bir kapı aralığından;

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı.

 

 

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

Çocuklara açar mağaraları

Gün görmemiş kuşlar ve örümcekler.

İlân-ı aşk eden dil balıkları

Aşina suları çabuk terkeder..

 

 

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

Bakıyor ateşe, küle böcekler.

Köpekler parçalar kanaryaları,

Mektupları bir boz ağaç kurdu yer.

Baykuşlar ötüyor harabelerde;

Yanıyor lâmbalar, hafif ve sarı.

Bir kaza kurşunu bulur her yerde

Süvarisiz şaha kalkan atları...

Bir ruhun ışığı vardır göklerde,

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

Ötüyor baykuşlar harabelerde.

 

 

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

Titriyor yıldırım düşmüş gibi yer.

Bekledi arzuyla karanlıkları

Anneler, babalar, erkek kardeşler.

Ta içinde duyar ani bir ağrı,

Bir hüzün şarkısı tutturur gider

Anneler, babalar, erkek kardeşler.

 

 

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

Her yatak dopdolu, bir yatak bomboş.

Bir neşe şarkısı tutturur gider

 

 

Birinci, ikinci, üçüncü sarhoş;

Kurşunlar sıkılır göklere doğru,

Serçe yavruları yuvada titrer.

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı...

 

 

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

İnce yelkenleri alıyor yeller.

Titretir kalpleri ve bayrakları

Gemiden toprağa uzanan eller.

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı,

Bir yosun köküne hasret kalacak

Gizli hazineler, su yılanları...

 

 

İnce yelkenleri alıyor yeller;

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.

Beyaz pelerinli hür tayfaları

Kendine bağlıyor siyah kediler;

Titriyor gönüller ve kara bayrak,

Bir yosun köküne hasret kalacak

Gemiden toprağa uzanan eller

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.

 

 

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı,

Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.

Bölüyor bir hançer, ah, rüyaları:

Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve...

ÇI
25.06.2007 14:20
#26

KÜÇÜK NA'T

 

Göz seni görmeli, ağız seni söylemeli

Hafıza seni anmak ödevinde mi

Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli

Sen eskimoların ısınması sevgililer mahşeri

 

Aklım yeni bir akıldır çiçeklerden

Mantığım mantığın üstünde yeni

İçimde Nuh'un en yeni tufanı

Dünyaya ayak basıyorum yeniden

 

Göz seni görmeli ağız seni söylemeli

Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli

 

Yüzlerce yıl geçiyor belki bir bulut geçiyor

Ben yeni doğmuş bir çocuk gibi

Herkesin konuştuğu dilden mahrum

Ama yepyeni bir dil konuşmanın sevinci

 

Bütün deniz kıyılarında seni anmalı

Sen buzulların erimesi eskimoların ısınması

MO
14.10.2007 10:08
#27

hiç bir şiir,yüreğinin sürgünlüğünü bu kadar güzel anlatamaz.birde O sürgünlük EN SEVGİLİye ise....

BU
22.01.2008 17:33
#28

-Leyla Köşe'sinden-

 

Ruh hürdür vücut esir

Ruh baldır beden zehir

Ruh hürdür Tanrı aşkıyla

Baglı degil yer ve zaman kaydıyla

Farketmez gelse gelmese Kays (Mecnun) Ona

Gitse gitmese Ona Leyla

Tanrı katında buluşmuşlardır

Hakikat yurduna kavuşmuşlardır.

AB
25.01.2008 21:39
#29

her çocuğun bir yazar,şair veya düşünür olduğu bu şiirde, 6.çocuk üstad,7.çocuk ise sezai karakoç olduğu düşünülüyor..

 

 

 

Masal

 

doğuda bir baba vardı

batı gelmeden önce

onun oğullari batıya vardı

 

birinci oğul batı kapılarında

büyük törenlerle karşılandı

sonra onuruna büyük şölen verdiler

söylevler söylediler babanın onuruna

gece olup kuştüyü yastıklar arasında

oğul masmavi şafağin rüyasında

bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri

öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere

baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı

öcünü alsın diye kardeşini yolladı

 

ikinci oğul batı ülkesinde

gezerken bir ırmak kıyısında

bir kıza rastladı dağların tazeliginde

bal arılarının taşıdığı tozlardan

ayna hamurundan ay yankısından

samanyolu aydınlığından inci korkusundan

gül tütününden doğmuş sanki

anne doğurmamış da gök doğurmuş onu

saçlarını güneş destelemiş

yıllarca peşinden koştu onun

kavuşamadı ama ona

batı bir uçurum gibi girdi aralarına

sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr

alıp götürdü onu

ve ikinci oğulu

sivri uçurumların ucunda

buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda

baba yağmurlardan anladı bunu

yağmur suları aci ve buruktu

işin künhüne varsın diye

yolladı üçüncü oğlunu

 

üçüncü oğul batıda

çok aç kaldı ezildi yıkıldı

ama bir iş buldu bir gün bir mağazada

açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı

fakat batinin büyüsü ağır bastı

iş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı

sonra büsbütün unuttu onları

şef oldu buyruğunda birçok kişi

kravat bağlamasını öğrendi geceleri

gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler

patron oldu ama hala uşaktı

ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü

bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda

ondan hesap sordu o da

sırf utançtan babasına

bir çek gönderdi onunla

baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi

yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı

bu yüklü çeki

iyice yaşlanmıştı ama

vazgeçmedi koyduğundan kafasına

dördüncü oğlunu gönderdi batıya

 

dördüncü oğul okudu bilgin oldu

kendi oymak ve ülkesini

kendi görenek ve ülküsünü

günü geçmiş bir uygarlığa yordu

kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı

batı bilginleri bunu kutladı

o da silindi gitti binlercesi gibi

baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle

kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan

 

beşinci oğul bir şairdi

babanın git demesine gerek kalmadan

geldi ve batının ruhunu sezdi

büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır

batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair

topladı tomarlarını geri dönmek istedi

çöllerde tekrar ede ede şiirlerini

kum gibi eridi gitti yollarda

 

sıra altıncı oğulda

o da daha batı kapılarında görünür görünmez

alıştırdılar tatlı zehirli sulara

içkiler içti

kaldırım taşlarını saymaya kalktı

ev sokak ayırmadi

geceyi gündüzle karıştırdı

kendisi de bir gün karıştı karanlıklara

 

baba ölmüştü acısından bu ara

yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara

baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda

bir alinyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda

bir de o talihini denemek istedi

bir şafak vakti batıya erdi

en büyük batı kentinin en büyük meydanında

durdu ve tanrıya yakardı önce

kendisini değistiremesinler diye

sonra ansızın ona bir ilham geldi

ve başladı oymaya olduğu yeri

başına toplandı ve baktılar batılılar

o aldırmadı bakışlara

kazdı durmadan kazdı

sonra yarı beline kadar girdi çukura

kalabalık büyümüş çok büyümüştü

o zaman dönüp konuştu :

batılılar !

bilmeden

altı oğlunu yuttuğunuz

bir babanın yedinci oğluyum ben

gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden

babam öldü acılarından kardeşlerimin

ruhunu üzmek istemem babamın

gömün beni değiştirmeden

doğulu olarak ölmek istiyorum ben

sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :

karşınızdakini değistirmek

beni öldürseniz de çıkmam buradan

kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki

fakat değişmeyecek ruhum

onu kandırmak için boşuna dil döktüler

açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler

o gün gün eridi ama çıkmadı dayandı

bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı

o nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı

batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı

hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar

en onulmaz yarası olanlar

ta kalblerinden vurulmuş olanlar

yüreğinde insanlıktan bir iz tasıyanlar...

GE
26.01.2008 20:17
#30

Doğum(Leyla'nin doğumu için Mecnun'un sonradan söylediği)

 

I.

 

Çiğ düştü göklerden

Ve bir bahar günü doğdun sen

 

Güvercinler geçti menekşelerden

Ve bir bahar günü doğdun sen

 

Kendi kendine ayna olan nergislerden

Leylakların gün doğuşu ürperişinden

Zambakların kıyı kıyı bakışından

Geldin sen

Ve rüzgarlar karları süpürdüğünde

Ve insanı çıldırtan kuş sesleri işitildiğinde

Birdenbire aydınlandı annenin yüzü

Ve bir bahar günü doğdun sen

 

İlkin horozların gözüne göründün

Dünyaya haber verdiler ötelerden

Baban yeni dönmüştü eve ıraklardan

Birden aydınlandı annenin yüzü

Ve bir bahar günü doğdun sen

 

Marta bakan biliyordu geleceğini

Nisana bakan görüyordu alaca renklerini

Kızıl ve yeşil seherini

Mayısa bakan buldu seni

Ve bir bahar günü doğdun sen

 

Sana Leyla dedim Suna dedim şiirlerde şarkılarda

Gerçek adın bir fısıltı gibi kaldı ağızlarda dudaklarda

Çatlar yüreğim bir nar gibi o sırrı anar da

Avunurum doğumundan gelen muştulu armağanlarla

Melekler gökten geldi armağanlarla

Ve bir bahar günü doğdun sen

 

Bir bahar günü doğdun sen

Baharın ta kendisi oldun sen

Şimdi her baharda doğan çocuklarla

Sen en aşılmaz boya tenlerinde saçlarında

Sen görünür görünmez ufuklarda

Karlar erir erir kaçar kaçar da

Gökler yağmur biçiminde güler ağlar ağlar da

Güneş öğünerek yansır yansır da sularda

Gelirsin her baharda

Bir diriliş gibi ölü dünyaya

Ölüler gölgenden ateş ala ala

Ekilip biçilip yankı yapa yapa

Yaz sıcaklığından arta arta

Birer birer çıktılar gönlümüzün aynasına tarlasına

Ki bir bahar günü doğdun sen

 

Güller dönüştüler yatak çarşaflarına

Leylaklar yaklaştılar korka korka

Nergisler benliğimizin ortasından baka

Gelip fon oldular insanın

Bir kere daha

Sende yeniden yaratılışına

Bir bahar hali yaratışına

 

Bir bahar günü doğdun sen

Baharın ta kendisi oldun sen

 

 

II.

 

Sonbahar benim ölümüm kırmızı kırmızı yanışım karaağaçlarda

Senin ak doğumunu daha çok ortaya koymak için

Toplayıp gelişim güzü bütün sarılarımla loşluklarımla

Çürüyen solan evrenin karşı koyuşu

Senin baharda doğusunun anısına

 

Ah o ne sıtmadır güneşteki sıtma baharda

Her an senin doğumun yaşamaktan gelen

Ve güzün güneşte bir kuruyuş bir dağılma

Benim ölümümden gelen haykırış ve ağlayışlarla

Bir ömür boyu oldum salt ölüm kemiği

Parlamak için senin doğumundan gelen fosforlarla

Eve girmekte geç kalan çocuklar görecektir geceleri

Aşk baharının sessiz direnişini

yanıp duran ışıklarda

 

Yaz güneşi biriktirdi biriktirdi

Sonbahar yapraklarda delirdi

Kış derin çizgileriyle devrildi

Bahar gül tanklarıyla çiçek çağlayanlarıyla belirdi

Ve bir bahar günü doğdun sen

AB
27.01.2008 12:48
#31

.ADAK IŞIĞI

 

 

 

Sıcak yaz göklerinde

 

Önde uzanan ovada

 

Birden bir ışık sağdan

 

Bir ışık soldan çıkar

 

Ve bunlar

 

Şimşek hızıyla birbirlerine ulaşırlar

 

Bunu halk adak için uğur sayar

 

Derler: Leyla ile Mecnun buluştular

 

Bu göz açıp kapama anında

 

Ne varsa dile muradında

 

Mutlak yerine gelir arzun

 

Yerde kavuşmayanlar gökte kavuşurlar

 

Ve bir uğurlu anda

 

Kavuşmak isteyenleri kavuştururlar

AB
27.01.2008 14:01
#32
SÜRGÜN ÜLKEDEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE - IV

 

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği

Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında

Sana geldim

Ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim

Affa layık olmasam da

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Güneşi bahardan koparıp

Aşkın bu en onulmazından koparıp

Bir tuz bulutu gibi

Savuran yüreğime ah

Uzatma dünya sürgünümü benim

Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil

Ayaklarımdan belli

Lambalar eğri

Aynalar akrep meleği

Zaman çarpılmış atın son hayali

Ev miras değil mirasın hayaleti

Ey gönlümün doğurduğu

Büyüttüğü emzirdiği

Kuş tüyünden

Ve kuş sütünden

Geceler ve gündüzlerde

İnsanlığa anıt gibi yükselttiği

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Suna dedimse sen

Leyla dedimse sensin

Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım

Salome'nin belkis'in

Boşunaydı saklamaya çalışmam; öylesine aşikarsın bellisin

Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için

Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini

Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini

Ey gönüllerin en yumusağı en derini

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Yıllar geçti sapan olumsuz iz bıraktı toprakta

Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında

Çatı katlarında bodrum katlarında

Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba

Hep kanlıca'da emirgan'da

Kandilli'nin kurşuni şafaklarında

Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında

Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

 

Ey çağdaş kudüs (meryem)

Ey sırrını gönlünde taşıyan mısır (züleyha)

Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Dağların yıkılışını gördüm bir venüs bardağında

köle gibi satıldım pazarlar pazarında

günesin sarardığını gördüm konstantin duvarında

senin hayallerinle yandım düşlerin civarında

gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında

ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda

verilmemiş hesapların korkusuyla

sana geldim

ayaklarına kapanmaya geldim

af dilemeye geldim

affa layık olmasam da

sevgili

en sevgili

ey sevgili

uzatma dünya sürgünümü benim

 

ülkendeki kuşlardan ne haber vardır

mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır

yoktan da vardan da ötede bir var vardır

hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

o şarkıya özenip söylenecek mısralar vardir

sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

senden ümit kesmem kalbinde merhamet adli bir çınar vardır

sevgili

en sevgili

ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

SEZAİ KARAKOÇ

2001 yılında çıkarılan '' hep kahır,gurbet şiirleri'' albümünde savaş ay bu şiiri okumuştu.fenada okumamıştı. dinlemek için

..o şiir albümü sayesinde her kesimden ustaları bir arada görme imkanı bulmuştuk. diğer şiirler ise şöyle

 

01 - hep kahır (cem karaca)

yorumlayan : cem karaca

02 - gurbet (necip fazıl kısakürek)

yorumlayan : ayşe egesoy

03 - daüssıla (fethullah gülen)

yorumlayan : ibrahim sadri

04 - memleketim/vapur (nazım hikmet)

yorumlayan : müşfik kenter

05 - gülnare (nurallah genç)

yorumlayan : ibrahim sadri

06 - gurbet şiiri(a. vahap akbaş)

yorumlayan : ayla algan

07 - yol düşüncesi (yahya kemal beyatlı)

yorumlayan : haluk kurdoğlu

08 - gurbet (servet yüksel)

yorumlayan : uğur arslan

09 - garibin garip türküsü (abdurrahim karakoç)

yorumlayan : nihat nikerel

10 - kardelen (hayrullah paşalıoğlu)

yorumlayan : nedret güvenç

11 - binbirinci gece (bekir sıtkı erdoğan)

yorumlayan : ahmet selçuk ilkan

12 - sürgün (sezai karakoç)

yorumlayan : savaş ay

13 - aney (mehmet atilla maraş)

yorumlayan : bedirhan gökçe

14 - balacan (saadettin kaplan)

yorumlayan : cem karaca

MU
27.01.2008 14:25
#33

Üstadın gurbet şiirini okuyan bir kadın sesi ile karşılaşmıştım da, kim olduğunu çıkaramamıştım. Demek ki Ayşe Egesoy imiş. :rolleyes:

 

Şiiri indirmek için tıklayınız...

BU
27.01.2008 22:37
#34

Üstad Sezai Karakoç'un şiirleri kadar; Diriliş muhtevalı düşüncelerinide okumamız gerekiyor.

BU
12.02.2008 16:38
#35
Üstad Sezai Karakoç'un şiirleri kadar; Diriliş muhtevalı düşüncelerinide okumamız gerekiyor

 

Neredeyse nefes almak yasak olacak (!) Yasak, yasak, yasak. Diriliş yazılarının derlendiği siteyi mahkeme kararıyla kapatmışlar.

MU
12.02.2008 21:52
#36

~ Gazel ~

Rüzgar ışıdı, titredi, çiğ gül düştü,

Tutunduğu dalı tutuşturup bülbül düştü.

 

Gün doğumundan gün batımına kızardı bahçe,

Bir bir leylak, nergis, lale ve sümbül düştü.

 

Ne çam dayandı, ne kestane, ne kavak, ne nar,

Bin yıllık çınar gürül gürül düştü.

 

Geçti mi ki yeşilin sonsuzluk yüklü çağı,

Kader yanardağından kızıl kara kül düştü.

 

Vakit görmemişti böyle bir kıyameti,

Akıl sarardı, karardı ruh, gönül düştü...

 

~ Diriliş ~

 

Yeniden başlamak yazma sanatına,

Kat kat olup açılmak gök katına.

 

İndirmek yeryüzüne Allah’ın rahmetini,

Bir gül gibi sunmak dünya saltanatına.

 

Yeni bir zamanı indirmek, kılıç gibi

Güneş saatine, geceler saatine

 

Varmak Rabbani ile çileye katıp çile

Muhyiddin-i Arabi ve Mevlâna hakikatına

 

Gökyüzünü dolduran meleklerin sabrıyla,

Kaldırmak aşk kadehini insanlık sıhhatına

 

Harfleri ve sesleri, sözleri, kelimeleri

Kitapları getirmek Peygamber fıtratına

 

Merhameti ruhun en iç musikisi yapmak,

Ve ölümü çevirmek diriliş hayatına...

BU
01.04.2008 15:16
#37

“Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar. Vicdan azabından kurtulsalar tarihin azabından kurtulamayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar Tanrı’nın gazabından kurtulamayacaklar”

CI
01.04.2008 17:13
#38

DOĞUM

 

(Leyla´nin doğumu için Mecnun´un sonradan söylediği)

 

I.

 

Çiğ düştü göklerden

Ve bir bahar günü doğdun sen

 

Güvercinler geçti menekşelerden

Ve bir bahar günü doğdun sen

 

Kendi kendine ayna olan nergislerden

Leylakların gün doğuşu ürperişinden

Zambakların kıyı kıyı bakışından

Geldin sen

Ve rüzgarlar karları süpürdüğünde

Ve insanı çıldırtan kuş sesleri işitildiğinde

Birdenbire aydınlandı annenin yüzü

Ve bir bahar günü doğdun sen

 

İlkin horozların gözüne göründün

Dünyaya haber verdiler ötelerden

Baban yeni dönmüştü eve ıraklardan

Birden aydınlandı annenin yüzü

Ve bir bahar günü doğdun sen

 

Marta bakan biliyordu geleceğini

Nisana bakan görüyordu alaca renklerini

Kızıl ve yeşil seherini

Mayısa bakan buldu seni

Ve bir bahar günü doğdun sen

 

Sana Leyla dedim Suna dedim şiirlerde şarkılarda

Gerçek adın bir fısıltı gibi kaldı ağızlarda dudaklarda

Çatlar yüreğim bir nar gibi o sırrı anar da

Avunurum doğumundan gelen muştulu armağanlarla

Melekler gökten geldi armağanlarla

Ve bir bahar günü doğdun sen

 

Bir bahar günü doğdun sen

Baharın ta kendisi oldun sen

Şimdi her baharda doğan çocuklarla

Sen en aşılmaz boya tenlerinde saçlarında

Sen görünür görünmez ufuklarda

Karlar erir erir kaçar kaçar da

Gökler yağmur biçiminde güler ağlar ağlar da

Güneş öğünerek yansır yansır da sularda

Gelirsin her baharda

Bir diriliş gibi ölü dünyaya

Ölüler gölgenden ateş ala ala

Ekilip biçilip yankı yapa yapa

Yaz sıcaklığından arta arta

Birer birer çıktılar gönlümüzün aynasına tarlasına

Ki bir bahar günü doğdun sen

 

Güller dönüştüler yatak çarşaflarına

Leylaklar yaklaştılar korka korka

Nergisler benliğimizin ortasından baka

Gelip fon oldular insanın

Bir kere daha

Sende yeniden yaratılışına

Bir bahar hali yaratışına

 

Bir bahar günü doğdun sen

Baharın ta kendisi oldun sen

 

 

II.

 

Sonbahar benim ölümüm kırmızı kırmızı yanışım karaağaçlarda

Senin ak doğumunu daha çok ortaya koymak için

Toplayıp gelişim güzü bütün sarılarımla loşluklarımla

Çürüyen solan evrenin karşı koyuşu

Senin baharda doğusunun anısına

 

Ah o ne sıtmadır güneşteki sıtma baharda

Her an senin doğumun yaşamaktan gelen

Ve güzün güneşte bir kuruyuş bir dağılma

Benim ölümümden gelen haykırış ve ağlayışlarla

Bir ömür boyu oldum salt ölüm kemiği

Parlamak için senin doğumundan gelen fosforlarla

Eve girmekte geç kalan çocuklar görecektir geceleri

Aşk baharının sessiz direnişini

yanıp duran ışıklarda

 

Yaz güneşi biriktirdi biriktirdi

Sonbahar yapraklarda delirdi

Kış derin çizgileriyle devrildi

Bahar gül tanklarıyla çiçek çağlayanlarıyla belirdi

Ve bir bahar günü doğdun sen

 

...

 

Sezai Karakoç

MU
02.04.2008 20:52
#39

~ Yağmur Duası ~

 

Ben geldim geleli açmadı gökler

Ya ben bulutları anlamıyorum

Ya bulutlar benden birşey bekler

Hayat bir ölümdür, aşk bir uçurum

Ben geldim geleli açmadı gökler

 

Bir yağmur bilirim, bir de kaldırım

Biri damla damla alnıma düşer

Diğerinde durup göğe bakarım

Ne şehir, ne deniz kokan gemiler

Bir yağmur bilirim, bir de kaldırım

 

Nedense aldanmış bir gece annem

Bir kadın gömleği giydirmiş bana

İşte vuramadı gökler bana gem

Dinmedi içimde kopan fırtına

Nedense aldanmış ilk gece annem

 

Biri çıkmış gibi boş bir mezardan

Ortalıkta ölüm sessizliği var

Bana ne geldiyse geldi yukardan

Bana ne yaptıysa yaptı bulutlar

Biri çıkmış gibi boş bir mezardan

 

İyi ki bilmiyor kalabalıklar

Yağmura bakmayı cam arkasından

İnsandan insana şükür ki fark var

Birine cennetse, birine zindan

İyi ki bilmiyor kalabalıklar

 

Yağmur duasına çıksaydık dostlar

Bulutlar yarılır, gökler açardı

Şimdi ne ihtimal, ne de imkan var

Göğe hükmetmekten kolay ne vardı

Yağmur duasına çıksaydık dostlar

 

Ben geldim geleli açmadı gökler

Ya ben bulutları anlamıyorum

Ya bulutlar benden birşey bekler

Hayat bir ölümdür, aşk bir uçurum

Ben geldim geleli açmadı gökler

BU
29.05.2008 16:03
#40

-ÇOCUKLUĞUMUZ-

 

Annemin bana öğrettiği ilk kelime

Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde

 

Annem bana gülü şöyle öğretti

Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi

 

Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus

Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus

 

Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde

Binmiş gelirdi Ali bir kırata

 

Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından

Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte

 

Biz o atın tozuna kapanır ağlardık

Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü

 

Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü

Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman

 

Ali olmaktan bir sedef her çocukta

 

Babam lambanın ışığında okurdu

Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık

 

Fetihlerde bayram yapardık

İslam bir sevinçti kaplardı içimizi

 

Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık

Bediri, Hayberi, Mekkeyi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık

 

Mekkenin derin kuyulardan iniltisi gelirdi

Kediler mangalın altında uyurdu

 

Biz küllenmiş ekmekler yerdik razı

İnanmış adamların övüncüyle

 

Sabırla beklerdik geceleri

 

Şimdi hiçbirinden eser yok

Gitti o geceler o cenk kitapları

 

Dağıldı kalelerin önündeki askerler

Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi.

TU
22.06.2008 23:55
#41

Mesaj Mona Roza'nın Hikayesi

 

Yüzyılın Aşk Şiiri Mona Roza'nın Öyküsü / Sıddık Akbayır

 

 

 

 

 

 

 

AŞK VE ÇİLELER / SEZAİ KARAKOÇ

Monna Rosa, siyah güller, ak güller;

Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.

Kanadı kırık kuş merhamet ister;

Ah, senin yüzünden kana batacak,

Monna Rosa, siyah güller, ak güller!

Ulur aya karşı kirli çakallar,

Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.

Monna Rosa, bugün bende bir hal var,

Yağmur iğri iğri düşer toprağa,

Ulur aya karşı kirli çakallar.

Açma pencereni, perdeleri çek:

Monna Rosa, seni görmemeliyim.

Bir bakışın ölmem için yetecek;

Anla Monna Rosa, ben oteliyim...

Açma pencereni, perdeleri çek.

Zeytin ağacının karanlığıdır

Elindeki elma ile başlayan...

Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,

Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,

Zeytin ağacının karanlığıdır.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar,

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,

Işıksız ruhumu sallar da durur,

Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Ellerin, ellerin ve parmakların

Bir nar çiçeğini eziyor gibi...

Ellerinden belli olur bir kadın.

Denizin dibinde geziyor gibi

Ellerin, ellerin ve parmakların.

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna;

Saat on ikidir, söndü lambalar.

Uyu da turnalar gelsin rüyana,

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna.

Akşamları gelir incir kuşları,

Konarlar bahçemin incirlerine;

Kiminin rengi ak, kiminin sarı.

Ah, beni vursalar bir kuş yerine!

Akşamları gelir incir kuşları...

Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni

İncir kuşlannın bakışlarında.

Hayatla doldurur bu boş yelkeni

O masum bakışlar... Su kenarında

Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni.

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa:

Henüz dinlemedin benden türküler.

Benim aşkım uymaz öyle her saza,

En güzel şarkıyı bir kurşun söyler...

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

Artık inan bana muhacir kızı,

Dinle ve kabul et itirafımı.

Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı

Alev alev sardı her tarafımı,

Artık inan bana muhacir kızı.

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,

Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.

Bir gün gözlerimin ta içine bak:

Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.

Altın bilezikler, o korkulu ten,

Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;

Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,

Bir tüy ki, kapalı geceye, güne;

Altın bilezikler, o korkulu ten!

Monna Rosa, siyah güller, ak güller,

Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.

Kanadı kırık kuş merhamet ister;

Ah, senin yüzünden kana batacak,

Monna Rosa, siyah güller, ak güller!

 

 

 

Açıklama:

 

Şiir, ilk olarak Hisar dergisinin 26 Haziran 1952 tarihli sayısında,[1] daha sonra 4 Aralık 1952 Mülkiye dergisinde "Aşk ve Çileler" altbaşlığı ile dört bölümlük bir şiirin ilk bölümü olarak yeniden yayımlandı. İlk bölümü Aşk ve Çileler, üç ayrı dergide (Hisar, Mülkiye, Büyük Doğu) yayımlanan Mona Roza, bu bölümüyle tanınmıştır. Şiirin Hisar dergisinde çıkan ilk bölümü "Aşk ve Çileler", diğer dergilerde yayımlanan ve elden ele dolaşan çoğaltılarında bazı farklılıklar gösterir:

 

 

Monna Rosa, (Karakoç, Sezai; 3. Basım, Diriliş Yayınları, İstanbul 1998, s. 13-20)Diğer MetinlerGülce'nin gülleri ve beyaz yatak.

Zeytin ağacının karanlığıdır

Elindeki elma ile başlayan...

Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,

Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,

Zeytin ağacının karanlığıdır.

Anla Monna Rosa, ben öteliyim...

Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;

Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,Malatya gülleri ve beyaz yatak / Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi,

Bende çıkar güneş aydınlığına.

Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi

Seni hatırlatır her zaman bana

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

Anla Mona Roza ben bir deliyim

Bir tüy ki, can verir bir gülümse sen,

Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,

 

1950'lerde yazdığı ve fotokopileri elden elde, kuşaktan kuşağa dolaşan efsanevi Monna Rosa bile tek başına onun ne kadar büyük bir şair olduğunun kanıtıdır.

 

 

"Mona Rosa", Türk şiirinin en görkemli "imkânsız aşk" şiirlerindendir. Sezai Karakoç, biraz da o "imkânsız aşk"ın etkisiyle evlenmez.

 

 

Tam 50 yıl boyunca yayımlamaktan kaçındığı Monna Rosa adlı kitabını ancak 1998'de okur karşısına çıkarır. Yeryüzünde kitap biçimini almadan bu kadar uzun bir süre sadece fotokopiyle çoğaltılarak bu kadar çok kişiye ulaşmış bir başka kitap var mıdır, bilinmez.

 

 

Şiir adına söz alınan her ortamda, ne zaman eski günlerden, unutulmuş aşklardan, efkârdan, melankoliden söz açılsa hemen topluluk içinden biri sessizce Monna Rosa'nın başlangıç dizelerini okumaya başlar.

 

 

Karakoç'un 19 yaşında yazdığı bu şiiri, niçin 1998'den önce kitap biçiminde yayımlatmadığı konusunda tatmin edici bir açıklama yoktur. Söylenen her şey, bir varsayımın kıyısında dolaşır.

 

 

Ece Ayhan'a göre, 'pingponglu bir aşk kırgınlığı onu mecnun kıldı: Mona Roza. Kafasındaki kıza ihanet etmemek, derviş olmak için hiç evlenmedi.'

"Ping-Pong Masası" şiirinde raketlere vuran topun çıkardığı tekdüze tak tak sesleri, dolayısıyla şairin beyninde bir saatin tik takları gibi, bir ping-pong topunun tak takları gibi tekdüze acılı düşünceler. Ve bir sevda, ve sevdası tek yanlı, aşkı umursanmayan bir Sezai.[2]

 

 

 

 

"Monna Rosa" dört bölümden oluşur:

 

Aşk ve Çileler, Ölüm ve Çerçeveler, Pişmanlık ve Çileler, Monna Rosa.

Her bölümde anlatıcının konumu değişmektedir. Birinci bölümde o bir âşıktır. İkinci bölümde ise olaylara az çok nesnel bir şekilde uzaktan bakmaktadır. Üçüncü bölüm sevilen kızın ağzından yazılmıştır ve dördüncü bölüm artık ilahi aşka hasretini ifade eden aşığın ağzından anlatılır. Birinci bölüm karşılığını bulamayan aşk konusundadır, ikinci bölüm aşığın intiharı ile ilgilidir, üçüncü bölümde sevgilinin pişmanlık duyguları ve intiharı aktarılır. Dördüncü bölümde ise ilahi aşk arayışı dile getirilir. Bütün bölümlerde hece vezni kullanılmış olmasına rağmen üçüncü bölümde serbest vezin kullanılır. Serbest veznin bu bölümdeki kullanılışı anlatım tekniği ile açıklanabilir; çünkü bu bölümde bilinç akışını andıran bir şekilde beşeri sevgilinin düşünce ve duyguları anlatılır. Serbest vezin bu açıdan şaire belli bir özgürlük, anlatıcıya da doğallık kazandırmaktadır. Bunun altının çizilmesi lazımdır çünkü o yıllarda Karakoç'un geldiği ideolojik çevrelerden bir şair için serbest vezni kullanmak olağanüstü bir durumdu. Ellili yıllarda serbest vezin, daha çok sol kesimin ve Nurullah Ataç'ın tuttuğu şairlerin tekelindeymiş gibi görülmekteydi.[3]

 

 

Çözümleme

 

A. Metnin İletişim Boyutu

 

Başlık: Monna Rosa / Aşk ve Çileler

Karakoç'un 19 yaşında yazdığı bu şiiri, niçin 1998'den önce kitap biçiminde yayımlatmadığı konusunda tatmin edici bir açıklama yoktur. Önemli olan bir başka sorun da şiirin adıyla ilgilidir. Bazı bölümleri Anadolu'da geçen ve tasavvufi bir boyutu olan bir şiirde sevgiliye yabancı bir ad verilmesi şaşırtıcıdır. Ancak Rosa'nın Latincede gül anlamı taşıdığı unutulmamalıdır.[4] Gül, divan edebiyatının başlıca imgelerindendir ve gülün çağdaş Türk şiirinde Osmanlı medeniyetinin kültürel birikimini temsil eden bir imge olduğu söylenebilir. Sezai Karakoç birçok eserinde gül imgesini kullanmıştır. "Monna Rosa" adlı şiirde gülün Latincesini "rosa"yı kullanması genel olarak Karakoç'un ilk eserlerinde bulunan, birçok eleştirmenin onu İkinci Yeni akımın içinde değerlendirmesine neden olan, kapalı ve saydamlıktan uzak öğelerin yoğunluğu çerçevesinde değerlendirilmelidir.

 

"Sıradışılığına rağmen "Monna Rosa" başlığı, Leonardo da Vinci'nin meşhur Jokond portesini hatırlatır. Bilindiği gibi resmin diğer adı Mona Lisa'dır. Ancak bu şiirde Rönesans dahisinin eserlerine açık veya kapalı hiçbir gönderme yoktur. Belki de bu başlık Nazım Hikmet'in Jokond ile Si-Ya-U adlı eserinde Jakond'a sahip çıkmasına bir cevaptır. Nazım Hikmet'in Monna Lisa'sı destanın sonunda, Çin'deki sömürgeci vahşetine tanık olduktan sonra tarihsel maddeciliğe dönerken, Monna Rosa gizemci özlemin nesnesi olarak kalır. Şiirin başlığının böyle siyasi bir değerlendirmesi o kadar da abartılı değildir. 1951 'de Nazım Hikmet Sovyetler Birliği'ne sığınmıştı. Soğuk savaşın gerilimli yıllarıydı. Türkiye'de de solcularla sağcılar arsında, bazen sadece kelimelerde kalmayan, şiddetli tartışmalar oluyordu. 1954 yılında Sezai Karakoç, yayın hayatı kısa sürmüş, birçok yönüyle ilkel, komünist karşıtı Komünizme Hücum adlı dergide iki yazısını ve bir şiirini yayınlattı. Bu eylem, Karakoç'un Marksizme karşı tavrını açıkça göstermektedir. Böylece 'Monna Rosa'nın başlığı sahiden o doğrultuda da değerlendirilebilir: Türkiye'nin kültürel kaderini o çok etkilemiş olan sağ-sol çatışmasının bir sahnesi de belki Louvres müzesindeki bir resmin önünde yaşanmış oldu."[5]

 

Sezai Karakoç'un edebi projesi klasik İslam kültürünün imge ve mecazlarını modern bir şiir anlayışı çerçevesinde yeniden yorumlayarak onları çağdaş Türk edebiyatına kazandırmak ve böylece siyasi projesini edebi alanda gerçekleştirmektir. "Nazım Hikmet ise aynı imgeleri alıp, örneğin rubailerinde veya bazı oyunlarında yaptığı gibi onları dini ve gizemci anlamlarından çıkarıp Markiszmin ışığında yeniden yorumlamaktadır. Sezai Karakoç, Nazım Hikmet'e İslamî bir cevaptır ve "Monna Rosa da o cevabın ilk örneğidir."[6]

Sezai Karakoç "Monna Rosa"nın "modern bir Leyla ile Mecnun denemesi[7] olduğunu söyler. Sevgililerin birleşememeleri ve ilk aşamada beşeri olan aşkın daha sonra ilahi aşka dönüşmesi konu açısından "Monna Rosa"yla Leyla ile Mecnun arasında bir yakınlık olduğunu göstermektedir. Zaten Sezai Karakoç 1980'de hikayenin gizemci boyutu üzerinde duran ve anlatıcının onu yeniden yazma gerekçelerini aktardığı yeni bir Leyla ile Mecnun yazmıştır.

 

 

Anlatılan Özne:

Şiirin yazılma nedeni, Karakoç'un Mülkiye'deki bir sınıf arkadaşıyla ilgili duygularıdır. Şiirin ilk versiyonundaki düzeni şöyle bir akrostiş vermektedir: Muazzez Akkaya[8]. Ancak, Sezai Karakoç o konuda da hiçbir bilgi vermemekte ve hatta, okuyucuların bu tür detayların üzerinde durmamaları gerektiğini belirtmektedir. "Aşk ve Çileler" genç bir erkeğin ağzından karşılığını bulamayan aşkın imgesel, divan edebiyatına göndermelerle dolu bir anlatımıdır.

 

 

Şiirin sonuna doğru anlatıcı beşeri olmayan ilahi olan gerçek aşkı keşfeder.

 

 

Anlatıcı:

Anlatıcının, yani şiir kişisinin, Sezai Karakoç olduğu, şairin kendi açıklamalarından anlaşılmaktadır: "1952 baharına girerken 19 yaşında ve Mülkiye ikinci sınıftayım. Bir şiir üzerine çalışıyorum. Bu şiir gittikçe beni kendi dünyasına çekiyor. Yıllar, serbest şiir denen ölçüsüz, kafiyesiz şiirin zafer yılları. Orhan Veli akımı bir sel gibi edebiyatımızı kaplamış. Okul kitaplarında henüz Yahya Kemal'in saltanatı devam ediyorduysa da piyasayı Orhan Veliciler istila etmeye başlamıştı. Yaşlılar, edebiyat fakültesi profesörleri, makalelerinde Yahya Kemal'den bahsediyorlardı, ama dergilerde gençler Orhan Veli ve arkadaşlarının açtığı çığırdan giderek tüm geleneksel şiir değerleriyle ilişkilerini kesmiş bulunuyorlardı. Şairanelik hor görülüyordu. Edebiyatımızın 'gül', 'bülbül' gibi mazmunları alay konusuydu. Bütün değerler yere serilmiş gibi gözüküyordu. Kadın; 'tak takıştır, sür sürüştür, muhallebiciye gel, piyasa vakti' çerçevesinde algılanıyordu. Ben hecede ısrar ediyordum. 'Gül' kavramını yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. 'Monna Rosa' (Mona Roza) böyle doğdu. Modern bir Leyla ile Mecnun denemesiydi bu. Bir gencin dilinden anlatılış şeklinde başladı şiir. 'Rose' bilindiği gibi 'gül' demekti. Böylece, aşağılanan 'gül' kavramını yeniden gündeme getirmek istedim. (...) Aslında 'gül' mazmunu ve modern anlamda 'Leyla ile Mecnun' hikayesi, şiirimize tekrar bu şiirle girdi denebilir."[9]

 

 

Kendisine Anlatılan Kişi:

"Aşk ve Çileler" bölümündeki beşliklerin ilk dizelerinin ilk harfleri arka arkaya getirildiğinde "Muazzez Akkaya" ismi çıkar. M. Akkaya, Sezai Karakoç'la Mülkiye'de aynı sınıfta okuyan biridir. "Şairin, adı geçen bayana kalbi bir yakınlık duyduğu aşikârdır. Hatta bu ilginin bir süreği olarak Karakoç'un aynı yıl evlenme isteğiyle memleketine bir mektup yazdığını ancak, bu arzusunun reddedildiğini hatıralarından anlıyoruz. Mahiyetini çok iyi bilemediğimiz bir gönül ilişkisinden, temiz bir aşktan mülhem bir şiirdir Mona Roza. Bu, oldukça tabiî bir durumdur. Bundan dolayı kimsenin şairi kınadığı falan yoktur. Ne var ki, Karakoç, ısrarla şiirin "öykü"sünü gizlemeye çalışmaktadır, bu tavra da saygı duymak gerekir."[10]

 

Şiirin gerçekle ilgisini, şairin şiirde akrostişle işaretlediği "seçilmiş biri" (Muazzez Akkaya) konusunda Karakoç'un farklı bir yorumu vardır: "Monna Rosa'nın her şiir gibi bir doğuşu vardır. Ama şiire bakıp birtakım senaryolar uydurulduğu söyleniyor ki, bunların çoğu asıl ve esastan mahrumdur şüphesiz. Şiire bakıp tümünü. hayatın bir fotoğrafı gibi düşünmek, şiiri hiç anlamamak demektir. O kadar ki, hayattan şu veya bu şekilde yansıyan renkler, çizgiler dahi şiire realiteyle ilgilerini keserek, tamamen değişerek girerler. (...) Ben, ne bir Doğu Werther'iydim. Ne de düşünülebilecek senaryoların kahramanı. O günkü psikolojimle, Monna Rosa'da çizilen portre ile ilişkisi farz edilen 'seçilmiş' biri, yüce bir alem, ideal alem çerçevesinde düşünülebilen, en temiz duyguların yöneleceği, bir 'kardeş' olabilirdi. Ancak bunu da realitede gerçeklemek mümkün olmadığına göre, şiir doğuyor ve hayatla olan çelişmesinin bütün azap ve ıstıraplarını beraberinde getiriyordu."[11]

 

 

B. Kesitleme

 

Kesit I

Monna Rosa, siyah güller, ak güller;

Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.

Kanadı kırık kuş merhamet ister;

Ah, senin yüzünden kana batacak,

Monna Rosa, siyah güller, ak güller!

 

"Aşk ve Çileler"in ilk kesitinden itibaren anlatıcının seslendiği bir sevgili vardır. Şair, bu kesitte, sevgiliye seslenirken bir yandan da şiirin uzamını açıklamaktadır. Bu kesitte, siyah ve ak güllerden söz edilmesi, şiirin diğer bölümleriyle ilişki kurma amacına yöneliktir. Siyah ile ak ve kara ile beyaz arasındaki karşıtlık Mona Rosa'nın dört bölümünde de sürer. 'Siyah' ile 'kara'ya ve beyaz ile aka geleneksel simgesel değerler yüklenmez. Şiirin "Pişmanlık ve Çileler" adlı bölümünde renklerin bu değerleri açık bir şekilde tersine çevrilir: Anlatıcı durumunda olan sevgili günah kadar beyazdır, onu seven ise tövbe kadar kara. Bu sıradışı benzetme, Karakoç'un yazınsal kalıplara karşı çıkma eylemi olarak değerlendirilebilir.

 

İkinci dizedeki beyaz yatak tamlaması, şiirde cinselliğe dair bir çağrışım söz konusu olmadığına göre, sevgilinin masumiyetini, saflığını simgeler. Sevgilinin doğduğu Gülce (ya da Geyve) diye bir yerden söz edilmesi şairin şiiri gerçekçi bir coğrafi ortamda, yani gerçek dünyada yerleştirmek istemesinden kaynaklanır; Gülce, şiirde adı geçen kişinin gerçekliğine dair bir uzamdır.

 

Üçüncü ve dördüncü dize ise sevgililerin gelecek ölümlerine bir gönderme yapar. Anlatıcı, -kanadı kırık kuş- seslendiği sevgili yüzünden kana batacağını söyler. Böylece ilk kesitin sonunda divan edebiyatının önemli imgeleri söylenmiş olur. Gül (Monna Rosa, Gülce, siyah ve ak güller) ve kuş. Sevgili bir güldür ve seven anlatıcı kanadı kırık bir kuş... (gül-bülbül ilişkisi)

 

 

Kesit II

 

Ulur aya karşı kirli çakallar,

Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.

Monna Rosa, bugün bende bir hal var,

Yağmur iğri iğri düşer toprağa,

Ulur aya karşı kirli çakallar.

 

Bu kesitte, -üçüncü ve dördüncü kesitte de devam edecek olan- mekânın kırsal oluşu üzerinde durulur; imgesel bir anlatımla karanlık ve tehdit edici bir atmosfer yaratılır. 'Çakal' ve 'tavşan' karşıtlığı, bu atmosferin temelini oluşturur. Çakal'lar kirlidir, tavşan'lar ürkek. Yağmur bile toprağa her zamanki gibi düşmez. Anlatıcının avuçlarındaki zaman; rüzgârın kavraması gibidir, bir farkında olma inceliğidir.

 

"Şiirin bu kesitteki: "Ulur aya karşı kirli çakallar" dizesi, şairin sol görüşlü sınıf arkadaşları tarafından bir "ima gibi görülmüş" ve yanlış anlaşılmalara sebep olmuştur. Hatta bu yüzden Karakoç'a bir komplo düzenlenir, ama boşa çıkar. Halbuki, şairin de belirttiği gibi bu bir tasvir dizesidir ve kimseye sataşma söz konusu değildir."

 

 

Kesit III

 

Açma pencereni, perdeleri çek:

Monna Rosa, seni görmemeliyim.

Bir bakışın ölmem için yetecek;

Anla Monna Rosa, ben öteliyim...

Açma pencereni, perdeleri çek.

 

Üçüncü kesit, önemli bir gelişme aktarır. Aşkın adımları, başka bir yola ayak uydurmak üzeredir. Çünkü anlatıcı sevgiliden kendisini göstermemesini istemektedir. Anlatıcı ötelidir; çünkü başka bir dünyaya ait olduğunu söyleyerek gizemci arayışını da belirtmiş olur. Sevgili sadece onu ilahi aşka götürecek olan bir araçtır. "Ancak anlatıcı beşeridir ve beşeri aşk onu gerçek maksattan uzaklaştırabilir. Kendisi arayışında beşeri sevgiliyi kullanırken, beşeri aşkın kurbanı da olabileceğinin farkındadır. Onun için sevgiliyi görmek istemez. Arayışının başarıya ulaşması için beşeri sevgili ona ilgisiz, acımasız davranmalıdır, ilgi gösterirse o zaman arayış tehlikededir. Ancak bu kesitte anlatıcının bunun farkında olduğunu ve gerçekten neyi aradığını görürüz. Artık istediği Allah'ı bulmaktır ve beşeri sevgili, yani yaşanılan evren dünya, bir engeldir."[13]

 

 

Kesit IV

Zeytin ağacının karanlığıdır

Elindeki elma ile başlayan...

Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,

Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,

Zeytin ağacının karanlığıdır.

 

Dördüncü kesitte sevgilinin elinde bir elmanın bulunması, sorun biçiminde değerlendirilebilecek önemli bir ayrıntıdır. Çünkü elma Hıristyan mitolojisinde günaha teşvikin bir simgesidir. İslâm kültüründe elmanın böyle bir anlamı yoktur. Ancak bu şiirin çerçevesinde elmayı günaha çağrı biçiminde değerlendirmek mümkündür; çünkü sevgili ile anlatıcının aşkı yasaktır. Yakut yüzük belki de sevgilinin başka biriyle nişanlı olduğunu, olabileceğini; yüzündeki kan ile de seslenilen kişinin kızardığını göstermekledir. Sevgilinin sıcak ve minnacık yüzünden söz edilmesi de önemlidir. Fiziksel görünüşü hakkında verilen bu tür bilgiler divan edebiyatını ve minyatürleri anımsatan ayrıntılardır.

 

 

Kesit V

Zambaklar en ıssız yerlerde açar,

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,

Işıksız ruhumu sallar da durur,

Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

 

Bu kesitte anlatıcı, dikkatini kendi kişiliği ve ruh hali üzerine yoğunlaştırır. Ruh, ışıksızdır ve bir mumun ardında bekleyen rüzgârla sallanmaktadır.

Karşıtlıklarla dolu bir dünyayı terennüm eden simgesel anlatım, beşinci kesitte, anlatıya umut veren bir açılımla devam eder: En ıssız yerlerde bile zambaklar açar. 'Vahşi bir çiçeğin gururu' tamlamasındaki 'vahşi' ve 'gurur' sözcükleri de temel anlamlarının dışında kullanılmıştır. 'Vahşi', uzaklığın bir engel olmadığı, mekânların bunaltmadığı, özgürlüğün ellerde bir azat kuş gibi kanat çırptığı, akan su gibi, uçan kuş gibi bir yüreğin sıfatı olabilir. 'Gurur' da, uzaklığın, ulaşılmazlığın bir göstergesi biçiminde düşünülebilir.

 

 

Kesit VI

Ellerin, ellerin ve parmakların

Bir nar çiçeğini eziyor gibi...

Ellerinden belli olur bir kadın.

Denizin dibinde geziyor gibi

Ellerin, ellerin ve parmakların

 

Altıncı kesitte sevgilinin ellerinden ve parmaklarından söz edilmesi ve onun bir nar çiçeğini ezmesi okuru, divan şiirinin dünyasına götürür. Klasik edebiyat ile tehdit edici gerçek bir dünya arasında devamlı bir gidip gelme sezilir bu dizelerde.

 

Nar çiçeği, ilkbahardan yaz başlarına kadar turuncu çiçekler açar. Susuzluğa dayanıklıdır. Bozkır çiçeğidir bir bakıma. Adındaki inceliğe, ürkek duruşuna, kokusunu getiren 'uzak'lara söz düğünleri kurulmasının yanında, kadınların giysilerini de süsleyen bir motiftir.

"Şairin, hatıralarında da belirttiği gibi, Mona Roza'nın birinci bölümü ya da birincisi "Aşk ve Çileler", bir gencin yani âşığın ağzından söylenmiştir, ifade yerindeyse. Eski kalıplar içinde (ölçü, kafiye) neşvünema bulan bu yeni ses, sevgiliyi yeni bir dünyanın değerleriyle takdim eder. Söyleyişteki kusursuzluk, orijinal ve yeni imajlarla kurulan 'şiir cümleleri', yeni bir sevgili çehresi çıkarır ortaya. Bu sevgilinin elleri bile, şimdiye kadar anlatılagelen 'maşuka'nın ellerinden farklı bir şekilde dile getirilir."[15]

 

 

Kesit VII

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna;

Saat on ikidir, söndü lambalar.

Uyu da turnalar gelsin rüyana,

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna.

 

Anlatıcı, geçen zamandan söz ederken, bir şeylerin kopup kopup gidişinden ve dönmeyişinden yakınır bir tutum sergiler. Saati gelince sönen lambalar, kinayeli bir biçimde kullanılmıştır. Bu dizenin iletisi, biten bir gün ve biten bir hayattır. Turnaların rüyaya girmesinde, geleneksel anlatıların dünyasına bir gönderme vardır. Turna, özellikle halk şiirinde kullanılan bir habercidir. Taşralıdır turna; umarsızların sılaya uzanan yoludur. Turna, göğe tuhaf tuhaf bakan sevgilinin ya da âşıkın düşlerini süsleyen simgesel bir öğedir.

 

 

Kesit VIII

Akşamları gelir incir kuşları,

Konarlar bahçemin incirlerine;

Kiminin rengi ak, kiminin sarı.

Ah, beni vursalar bir kuş yerine!

Akşamları gelir incir kuşları...

 

İncir kuşu (anthus compestris) serçe görünümünde bir göçmen kuştur. Anlatıcının sözünü ettiği de İç Anadolu Bölgesi'ne gelen 'kır incir kuşu'dur. Farsça 'encir' biçiminde okunan incir 'delik, oyuk' anlamına gelir. İsmini incirden değil, incir ismini 'incir kuşu'ndan alır. (incir kuşu=delici kuş) Bu kuşlar, incir mevsimi, incir ağacından çıkmazlar. Özellikle akşama yakın saatlerde incirlere oyuk açıp dururlar. Göç mevsimi gelince, arkalarında bıraktıkları oyuklarla (yaralarla) göçüp giderler.

Bu kesitte, anlatıcı, kuş yerine vurulmak isteğinden söz eder. Akşam sözcüğündeki hüzün bütün bir kesite sinmiş gibidir.

'Ah, beni vursalar bir kuş yerine!' dizesi, çelişkideki dram güzelliğini, tragedya inceliğini anlatan özgün bir söyleyiştir.

 

 

Kesit IX

Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni

İncir kuşlarının bakışlarında.

Hayatla doldurur bu boş yelkeni

O masum bakışlar... Su kenarında

Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni.

 

Bu kesitte, sevgiliyi incir kuşlarının bakışlarında veya su kenarlarında bulması anlatıcının aşkının artık başka bir boyuta geçmiş olduğunu gösterir. Artık beşeri sevgiliye ihtiyacı yoktur, çünkü gerçek sevgilinin varlığını, münacaatlarda olduğu gibi, doğada hissetmektedir. 'İncir kuşları'nın bakışında bulunan sevgili, hüznün dilsiz masalcısı gibidir artık. Bakışlar, göçmen ve masumdur. İncecik bir nehir kıyısıdır sanki. Boş yelkeni hayatla dolduracak kadar da güçlüdür aynı zamanda.

 

 

Kesit X

 

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa,

Henüz dinlemedin benden türküler.

Benim aşkım uymaz öyle her saza,

En güzel şarkıyı bir kurşun söyler...

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

 

Bu kesitte, Monna Rosa bu yeni durumu kabul etmemekte, aşığa kırgın bakışla yönelmekte, anlatıcı ise aşkının farklı olduğunu ve kurşunun en güzel şarkıyı söylediğini belirtmektedir. Sezai Karakoç "Monna Rosa"nın bir açıklamasını yapmadıysa da kurşunları mecazi anlamda kullandığını ve onların, sevgiliye değil, aşığa yönelik olduğunu söylemek zorunda hissettmiştir. "Oysa, bu şiirlerde görülen kurşunlar, başkalarına değil, sembolik olarak ıstırabını anlatmak açısından, şiirin kahramanının kendisine yönelmiş kurşunlardı... Silahın dönük olduğu yön, sevgilinin değil, sevenin kalbidir... En güzel şarkıyı söyleyen kurşun, sevenin ölümünü getiren kurşundur."[16] Bu açıklama sevgilinin anlatıcının aşkına karşılık vermemesinin anlatıcının gerçek amacına varması için şart olduğunu gösterir. Oysa, divan şiirindeki sevgililerin aksine, Monna Rosa karşılık vermek, kendini göstermek ister ve anlatıcının ilgisizliği onu kızdırır.

Klasik şiirimizde de çokça karşılaştığımız; sevgilinin tegafülü yani aşığı görmezlikten gelmesi, Mona Roza'da başka bir biçimde karşımıza çıkar. Sevgilinin bir bakışı bile aşığın yaşamını anlamlı kılacak, hayatının beslenme damarlarından biri olduğunu iyice hissettirecektir:

 

 

Kesit XI

Artık inan bana muhacir kızı,

Dinle ve kabul et itirafımı.

Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı

Alev alev sardı her tarafımı,

Artık inan bana muhacir kızı.

 

 

Bu kesitte anlatıcı, 'çağın incittiği bir masal'da kendini anlayacak birini arayan bir mucize avcısı gibidir. 'Artık' zarfıyla bir sınır çizilmektedir. 'İnan, dinle, kabul et' eylemleri, başka bir boyuta geçmek üzere oluşun göstergeleridir. Anlatıcı, artık sevgiliye ilgi duymamaktadır. Monna Rosa artık sadece bir muhacir kızıdır.

 

'Soğuk bir sızı'nın her tarafı alev alev sarması, Türk şiirinin en özgün söyleyişlerinden birisidir. Bu imge, Abdurrahim Karakoç'un 'Lambada titreyen alev üşüyor' ya da Ahmed Arif'in 'Yokluğun cehennemin öbür adıdır / Üşüyorum kapama gözlerini' dizelerinden çok önce söylenmiştir.

 

 

 

Kesit XII

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,

Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.

Bir gün gözlerimin ta içine bak:

Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.

 

Bu kesit, dini bir erdem olan sabır temasını işler. Anlatıcı, sevgiliyi, sevginin gizemci boyutunu anlamaya davet eder. Sevgili, anlatıcının gözlerine baksa ölülerin niçin yaşadıklarını anlayacaktır. Bir bakış derinliği, aşkın ölümcül sırrını çözecektir belki de.

 

 

Kesit XIII

Altın bilezikler, o korkulu ten,

Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;

Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,

Bir tüy ki, kapalı geceye, güne;

Altın bilezikler, o korkulu ten!

 

 

Sevgili artık altın bilezikler ve korkulu tenden ibarettir. O sadece bir kalıptır. Gerçi, anlatıcı onun kuşun kanlı tüylerine yanıt vermesini ister. Belki de bu onun tarafından anlaşılmak istediğini gösterir. Belki de bu, son bir davettir.

Bu kesitteki dizeler, alçak sesle söylenen bir günbatımı söylencesi gibidir.

'Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,' dizesini tevriyeli okumak mümkündür: gülümsesen / gülümse sen.

 

 

Kesit XIV

Şiirin ilk kesitinin tekrarı ile bitmesi aşkın artık bir başka boyuta vardığını gösterir ve yeni bir başlangıcı temsil eder.

Burada, "beşeri aşktan ilahi bir aşka geçiş söz konusudur. Bir çağdaş mesnevi olan Mona Rozza bu geçiş ölüm isteğiyle simgelenir. Ölüm isteği fani dünyayı terk etme isteğidir. Burada önemli olan ilahi aşk konusunun yirminci yüzyılda nasıl ifade edildiğidir. Bu şiirde yirminci yüzyıla ait olan birtakım öğeler vardır. Yani, geleneksel mesnevinin tersine, vuslat özlemi muhayyel veya stilize edilmiş bir mekanda yaşanmaz."[17]

 

 

Şiirin Biçimsel Özellikleri

 

I. Nazım birimi: dörtlük (Beşinci dize, ilk dizenin tekrarıdır.)

II. Nazım biçimi: Koşma tarzı. ( Kesitlerin tümünde çapraz uyak kullanılmıştır.)

III. Dizelenme: Beşer dizeden oluşan on dört kesit. (Son kesit, ilk kesitin tekrarıdır.)

IV. Hecelenme: 11'li hece ölçüsü (6+5 duraklı)

VI. Uyak ve Redif: Şiirde, genellikle tam uyak kullanılmıştır. Birkaç dizede zengin uyağa yer verilmiştir. Redifi birkaç dizede görmek mümkündür.

 

 

C. Sonuç-Yargı

Söyleyişteki kusursuzluk ve özgün imgelerle kurulan bir şiir dili, Mona Roza'nın öne çıkan yönleridir. Şiirin akrostiş biçiminde yazılması, metni büyülü bir aşk öyküsü konumuna yükselmiştir.

"Sezai Karakoç'un "modern bir Leyla ile Mecnun denemesi" dediği Mona Roza'ya bu gözle baktığımızda elbette ki bir aşk şiiri, hem de platonik, efsanevi bir sevgiliye yazılmış bir aşk şiiri olması bakımından, klasik Leyla ile Mecnun mesnevileriyle bir ilgisi kurulabilir. Bu, yer yer eski mazmunlarla modern bir aşkın anlatılışıdır daha çok. Ayrıca, belki biraz zorlamayla, bu mesneviyi hatırlatan bazı sembolik ifadeleri de, daha çok şiirin son üç bölümünde bulabiliriz."[18] Belki de, bu duyumsatmalar, sezdirmeler, şairin bir oyunudur. Arada bir geçmişe kaydırılan şiir dili, hem şiirin anlam çerçevesini genişletecek; hem de okuru sırlı, yarı aydınlık, puslu bir dünyaya çağırarak değişik anlam ufuklarında gezdirecektir.

 

Erdoğan Alkan, Mona Roza konusunda Cemal Süreya'dan şunları aktarır: "Söz 'Mona Roza' şiirine geldi. O hep gülümseyen yüzü, alaylı ve sevecen sözcüklerle söyle anlattı olayı: "Bilirsin güzel kızlar Mülkiye'yi kazanamaz. Geyveli bir kız vardı sınıfımızda, Muazzez Akkaya. Güzelce. Neşeli. Konuşkan. Az konuşan, durgun, içe dönük, Diyarbakırlı taşra çocuğu Sezai'yi onun bu şen şakrak hali çekti. Eğlenmeyi, dans etmeyi, gülüp oynamayı seven bir kızdı. Onu hiç elinde bir kitapla görmedim. Şiirmiş, yazınmış, sanatmış, o taraklarda bezi yoktu. Umurunda olmadı Sezai'nin aşkı. Hoş Sezai de peşinden koşmadı. Bilirsin düşkündür onuruna. 'Mona Roza' şiirini yazarak aşkını noktalayıp yüreğindeki mezara gömdü."

Bu şiirin öyküsü biraz da Apollinaire'e benzer: Fransız şair Apollinaire, zengin bir Alman ailesinin çocuklarına Fransızca öğretirken, kendisiyle birlikte aynı şatoda İngilizce öğretmenliği yapan Annie Playden'a aşık oldu. Rhin Şiirleri'nde güzel dizeler yazdı onun için. Ülkesine döndü sonra bu İngiliz kız. Apollinaire Londra'da arayıp durdu onu, "Bir Aşk Kırgını'nın Şarkısı" adlı o uzun, ünlü poem'i böyle doğdu. Bulamadı, çünkü Annie Playden Amerika'ya gitmişti. "Bir Aşk Kırgını'nın Şarkısı" adlı şiirden hiçbir zaman haberi olmadı Annie Playden'ın. Olsa bile ne değişirdi.

 

Sezai Karakoç'un "Mona Roza'sı da buna çok yakın biçimde noktalanıyor. Amerika'ya giden, halen orada yaşayan ve kocasının öldüğü bir yıl öncesine dek, Sezai Karakoç'a ve kendisi için yazılmış güzel aşk şiiri "Mona Roza"ya kayıtsız bir kadın.

 

Metnin gizemi konusunda Erdoğan Alkan, şu açıklamayı yapar: 'Kocası henüz bir yıl önce ölen bir kadının isminin, karşılıksız aşk da olsa, bir başkasıyla anılması ne kadar aktörel'dir? Sezai onun adını bir şiire hapsetti. Ve biz Mülkiyeliler bu akrostişi biliyorduk. Ama ne Sezai Karakoç bir açıklamada bulundu, ne de bizler.'[20]

______________________________

[1] "Mona Roza" şiiri ilk kez Ankara'da, Munis Faik Ozansoy, Mülkiyeli şair Mehmet Çınarlı ve şair ilhan Geçer'in birlikte çıkardıkları Hisar dergisinde yayımlanır. İlhan Geçer, metnin yayımlanma öyküsünü şöyle anlatır:

"Mülkiye öğrencisi bir şair delikanlı 'Mona Roza' adlı bir şiir getirdi bize. Şiir güzel ama çok uzun, tam on dört bağlamdan, on dört beşlikten oluşuyor. Kıt olanaklarla çıkarıyoruz Hisar'ı. Sayfa sayımız sınırlı, koymamız gereken başka şiirler, başka yazılar var. Rica ettik, 'kısaltman mümkün mü, ya da biz kısaltabilir miyiz?' dedik. Diretti: 'Hayır, ya verdiğim haliyle yayımlayın, ya da hiç yayımlamayın!' Çaresiz,olduğu gibi yayımladık. Sonradan öğrendik, meğer her bağlamın, her beşliğin ilk dizesinin ilk harfleri beşlikler arasında akrostiş oluşturuyormuş: Muazzez Akkaya'm." [Aktaran: Erdoğan Alkan, 'Şair Sezai Karakoç', Varlık, S. 1193, Şubat 2007.]

[2] Alkan, Erdoğan, 'Şair Sezai Karakoç', Varlık, S. 1193, Şubat 2007.

[3] Laurent Mignon, Kaldırımlar'dan Monna Rosa'ya, Hece, Diriliş Özel Sayısı, S. 73, Ocak 2003, s.142.

[4] "Edebiyet çevrelerine hemen herkes tarafından 'Mona Roza' olarak söylenen, bilinen bu şiirin adını, şairi Sezai Karakoç hemen her yerde ısrarla orijinal şekli olan 'Monna Rosa' biçiminde yazmıştır. (Karataş, Turan, Doğu'nun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1998, s. 21.)

[5] Laurent Mignon, a.g.y., s.140.

[6] Laurent Mignon, a.g.y., s.140.

[7] Karataş, Turan, a.g.y., s.214.

 

[8] Muazzez Akaya: Geyve'ye sonradan yerleşmiş bir muhacir ailesinin kızıdır. (Karakoç, kitabında Geyve yerine Gülce kullanmıştır.) Kandilli Kız Lisesi'ni "Pekiyi" derecesiyle bitirir. 1950'de Mülkiye'ye girer. Okulun en popüler kızlarındandır. Durgun ve melankolik bir kız olduğu sanılır, ancak neşeli, esprili, hayat dolu biridir. Baş döndürücü bir güzelliktedir. Grace Kelly tipinde bir kızdır. Aynı okulda öğrenim gören sınıf arkadaşı şair Sezai Karakoç'u "fırtınalı bir aşk"ın içine sürükler. Böylece "Uğruna Türk edebiyatının en gizemli ve en dokunaklı aşk şiirinin yazıldığı kadın" olarak kayıtlara geçer. Esin kaynağı olduğu Mona Roza şiirinden hiç haberdar olmaz. Ancak okul günlerinde paltosunun cebinde şairi meçhul şiirler bulur ve bu şiirlerin şairinin sınıf arkadaşı Sezai Karakoç olduğunu bilmez. Mona Roza şiiri büyük efsanelere ve tevatürlere de konu olur. Onlardan biri de Muazzez Akkaya'nın intihar ettiği şeklindedir. Bu rivayet doğru değildir. Okulu bitirdikten birkaç yıl sonra Maliye Bakanlığı'nda üst düzey görevler yapan ve geçen yıl hayatını kaybeden Orhan Giray ile evlenir. Üç çocuğu olur. Şu anda büyük kızı Ayşegül Giray ile yaşamaktadır.

[Coşkun, Ahmet Hakan, Hürriyet, 13 Haziran 2005-10 Ocak 2007, ahmethakan@hurriyet.com.tr (08.01.2007 Saat: 00:53, 'Yılın İlk Bombası Karakutu'dan)]

 

[9] Karakoç, Sezai, Hatıralar, Diriliş, S. 49, 23 Haziran 1989. (Aktaran: Karataş, Turan, a.g.y.)

[10] Karataş, Turan, a.g.y., s. 213.

[11] Karakoç, Sezai, Hatıralar, a.g.y., ( Aktaran: Karataş, Turan, a.g.y.)

Karataş, Turan, a.g.y., s. 215.

[13] Laurent Mignon, a.g.y., s.143.

Laurent Mignon, a.g.y., s.140.

[15] Karataş, Turan, a.g.y., s. 214.

[16] Karakoç, Sezai, Hatıralar, Diriliş, S. 70 , s. 17, Haziran 1989. (Karataş, Turan, a.g.y.)

[17] Laurent Mignon, a.g.y., s.140.

[18] Karataş, Turan, a.g.y., s. 217.

Alkan, Erdoğan, 'Şair Sezai Karakoç', Varlık, S. 1193, Şubat 2007.

[20] Alkan, Erdoğan, a.g.y.

NU
27.07.2008 12:22
#42

SEVGİ

 

 

 

1.

 

 

 

Ah benim sevgim çiçek örneği

 

Çarpılmışların kinini yeniler

 

Beni alnımdan vurmak ister

 

Saraların iftiraların gençliği

 

 

 

Bilirim geçmektir sevgi

 

Ölümün en yumuşak en ayarlı yerinden

 

Çünkü çocuklar geçer

 

Ölümün en yumuşak en ayarlı yerinden

 

 

 

Zarif vakitlerin seçkin kadınları

 

Hazırlardı kızlıklarında (doğum)ları

 

Kaçmakla kurtulamadıkları

 

Arada uyguladıkları

 

 

 

2.

 

 

 

Çölden farklı olmayan bu korku

 

Çocukların bu korkudan olur neşeleri

 

Siyah sepete baktıkça her biri

 

Sıcak hoşluğunu anlarlar ölmenin

 

 

 

O gün gün ışığından mahrum

 

Mahrum bırakılmış genç kızlar

 

Anneleriyle parka çıkarlar

 

Anneleriyle anneleriyle anneleriyle

RA
28.07.2008 08:49
#43

LİLİYÂR

 

Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli

Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli

Altın saçlarını yana atışı yok mu Lilinin

Lilinin yağdan kıl çekercesine inanışı

Lilinin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu

Kuklalar titremesin ne yapsın

Kuklaların kukla olmadığı besbelli

Lilinin çekip gideceği besbelli

Lilinin dönüp geleceği besbelli

Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris'nin

Sen herhangi bir ekmek yiyeceksin işte Lili

Ekmek ne kadar Allahınsa Lili de o kadar Allahın Lili

Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili

Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili

Anladın ya kutunun içinden çıkan mendil

Olamaz Üsküdardan geçeriken bulduğun mendil

 

Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Lili

Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili

Sen daima güzeller güzelini bulursun Lili

Sen istesen de taş yürekli olamazsın

Sen daima güzeller güzeli olursun Lili

Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın

Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin

Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili

Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü

Sen daima Sultanlar Sultanı olursun Lili

Demek sen gidiyorsun Lili

Bizi öpmeden mi gideceksin Lili

 

Lilinin güneşin altında duruşu yok mu

Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı yok mu

Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu

Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu

Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı

Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu

 

Lilinin bir tavşan gibi koşuşu

Keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok mu

Adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı

Lilinin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok mu

 

Ben konuşmasını bilmem Lili.

 

Sezai Karakoç

DE
20.08.2008 01:44
#44

Bu kadar büyük emekler karşısında , hepinizden Allah razı olsun

AD
20.08.2008 13:32
#45

ülkendeki kuşlardan ne haber vardır

mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır

yoktan da vardan da ötede bir var vardır

hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

o şarkıya özenip söylenecek mısralar vardir

sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

senden ümit kesmem kalbinde merhamet adli bir çınar vardır

sevgili

en sevgili

ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

(Beni en çok kısmı etkiledi...Karamsarlığın beni sarıp sarmaladığı şu günlerde az da olsa rahatlamama vesile oldu...)

IL
23.08.2008 12:36
#46

ÇATI

 

Kaç aç varsa hepsi ben

kaç hasta varsa hepsi ben

kaç liman önlerinde dönen

işsiz hamal hepsi ben

 

 

kaç aşktan ters yüz edilmiş

aşık varsa hepsi ben

bütün çiçeklerle donanıp

bütün insanlarla ölen

 

 

Atılmış kömür toplar

annelerinin zoruyla çocuklar

-başka çaresi ne annenin-

çocuklarıyla yere çarpılan

 

Ben o çocuklarla yere çarpılan

sevgili deyip yere çarpılan

sedye taşımaktan kolu tutulan

bu sessiz çılgın çalkantıda

 

S.Karakoç Gün Doğmadan (1961)

IL
14.09.2008 10:45
#47

BATI KOROSU

 

Hızırla kırk saat adlı, kırk bölümlü şiirimi 1967 yılı mayıs ve haziran aylarında ,Yenikapı'da,deniz kenarında,kayalıklar arasındaki bir kır kahvesinde yazdım.Aşağı yukarı,kırk gün,akşam üzeribir iki saat,orda,deniz dalgalarının kıyıya çarpma seslerini dinleyerek ve her seferinde şiirin bir bölümünü yazarak kitabı tamamladım. Zaten,bu yüzdendir ki,şiire,Hızırla Kırk saat ismini verdim:Sanki orada Hızır'a randevu vermiştim de,her gidişimde,bu randevunun verimi ve armağanı olarak bir bölümle döndüm.

 

 

O zamanlar ,deniz,İstanbul'da ,şehir içinde de tertemizdi. Yenikapı,sahil olarak uğranılan bir yerdi. Sahil yolunun altında,kayalar arasında bir kahve vardı.Deniz kıyısına minderler konmuştu. İsteyen mindere oturuyor,isteyen hasır iskemleye,yer iskemlesine.Sadece çay veriliyordu gelenlere. Şehir arkada,deniz önde,tüm ilhamlara açık,berrak suları ayna ve hafif şıpırtılarını çağrışım müziği gibi hissederek şiirimin gelişini bekliyordum her gittiğimde.

 

 

Yine bir gün ,bir bölüm şiir yazıp,akşam karanlığı çökmeden Beyazıt'a doğru dimdik olan Kadırga yokuşundan çıkıyordum. O günün şiir yazma saatini kapamıştım ama ilham devam ediyordu. İşin garip tarafı fransızca mısralar halinde geldi şiir. Bu da normaldi. Parçanın adı BATI KOROSU'ydu. Batının seslenişini sembolize eden parçanın ,bir batı diliyle gelişi yadırganmamalı. Kitaba da o şekilde girdi.

 

 

O zamanlar fransızca bilenler çoktu. Ben de soranlara şiiri hep açıkladım. Ama giderek fransızca bilenler azaldı. Bu gün o parça ,kitapta sanki bir hiyeroğlif metni gibi kaldı.

 

 

Şiirin türkçesini kitaba koymamıştım.Zaten,sırf,ses benzeşimleri ve çağrışımla ,yolda yürürken gelen ve aklımda tutup Beyazıt'ta bir kahvede yazıya geçirdiğim parçayı türkçeye yine şiir olarak çevirmek kolay değildi.

 

 

Bu gün de bu şiiri,yine şiir olarak anlamını vermeğe çalışacağız.Böylece kitabı okuyanlar ,o parçanın anlamına bir dereceye kadar nüfuz etmiş olurlar. Şiirin metni:

 

 

BATI KOROSU

 

o les éveils et réveils des rêves des abeilles du matin

les cas de séparation de nous des nuits de satan

les crépuscules des hommes incarnés des sultans

ressuscitées des jardins argentins du temps de l'ottoman

 

la lune est la seule souveraine des déeserts frémissants

descent et monte sur les chameux fluorescents fleurissants

une vérité pour l'humanité connaissante

pour la cité propheétique un licite document

 

 

Türkçeye çevirisi:

 

 

 

BATI KOROSU

 

 

 

Ey sabah arılarının rüyalarının uyanışı ve dağılışı

Bizim,şeytan gecelerinden sıyrılma hallerimiz

Sultanlardan oluşmuş insanların alacakaranlığı

Osmanlı çağının gümüşten bahçelerinde dirilen

 

 

Ay,titrek çöllerin tek ecesi,

İner ve çıkar,çiçeklenmiş,fluoresansdan develerin üstünde,

Bilen insanlık için bir hakikat,

Peygamber şehri için apaçık bir belge.

 

 

Dediğim gibi, tam çevrilmesi güç. Ya da yeniden bir şiir yazmak gibi. frémissant (titrek), fluorescent(fleurosan) fleurissant(çiçeklenmiş) kelimelerinin ses benzerliği göz önünde tutulursa ne demek istediğim az çok anlaşılır.Aynı şekilde ,éveil,réveil,réve ve abeille kelimelerinin benzerliği ya da jardin (bahçe),argentin(gümüşsü),ottoman (osmanlı) kelimelerinin benzerliği örnek olarak söylenebilir.

 

 

Sezai Karakoç

Edebiyat Yazıları 3

Eğik Ehramlar

BU
15.09.2008 14:01
#48

Üstad neden bu kadar sessiz; kendi kendine, gözden ırak, ötelerde. Biliyoruz ki sükut erdemdir, kemaldir. Lakin her nidası bir heybet, her sözü bir umut, her ''Biz'' deyişi bir diriliş muştusu olan/olacak Üstad'ın kendiyle kalması biraz hüzünlendiriyor bizleri.. Gençler, genç olacak çocuklara seslense, dile gelse arada: Buyduk, bu olduk, bu hale geldik. Yaşadık, gördük, kanatıldık, aldatıldık, düştük...

 

Kim bilir, kim bile bilir, belki de günün birinde.

AD
19.09.2008 22:52
#49

MECNUN VE TOZ BULUTU

 

 

 

Bir gün Mecnun

 

Yalnız ve yorgun

 

Karşıda bir toz bulutu gördü

 

Sanki geliyordu O'nu yutmak için

 

Dedi dur ey toz bulutu

 

Karanlığın bereketi ölüm otu

 

Acele etme vakit var

 

Sayılıdır saatler dakikalar

 

Azrail bile senden sabırlıdır

 

Burda sencileyin benim de işim var

 

Arzum şu ki ödev bitip gün dolsun

 

Benim de kaderim mutluca

 

Bir toz zerresi olmak olsun

HA
28.09.2008 15:02
#50

En çok Şahdamar, İlk, Çatı, Balkon, Kapalı Çarşı ve Kar Şiiri'ni severim.

 

Ben kandan elbiseler giydim hiç değiştirsinler istemezdim.

AD
23.11.2008 19:32
#51

Sezai Karakoç'u Okuma Kılavuzu

 

 

Sezai Karakoç, "ancak birkaç yüzyılda bir yetişen" önemli bir entelektüel, bir mütefekkir. Türk şiirinin yaşayan en büyük ustasının düşüncesi ve eserleri geçen hafta bir sempozyumda konuşuldu. Biz de külliyatı 60 kitabı geçen Karakoç'u tanımayanlar ve yeniden okumak isteyenler için mini bir kılavuz hazırladık. Şair ve yazarlara "Sezai Karakoç'u nasıl okumalı?" sorusunu yönelttik.

 

Türk şiirinin yaşayan en büyük ustası Sezai Karakoç. Sadece şair değil. Rasim Özdenören'in ifadesiyle "ancak birkaç yüzyılda bir yetişen" önemli bir entelektüel, bir mütefekkir. Geçtiğimiz hafta düzenlenen "Şair ve düşünür Sezai Karakoç" başlıklı sempozyumda bütün konuşmacılar, Türkiye'nin dünyaya göstereceği en büyük değerinin Sezai Karakoç olduğunu ifade etti. Karakoç, "Mevlânâ, Yunus Emre döneminden Şeyh Galip'e uzanan İslam klasiklerinin altın zincirinin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri"ydi ve onunla aynı çağda yaşamak büyük bir talihti.

 

Sezai Karakoç'u ne kadar tanıyoruz?

 

İslam/Türk dünyasının yaşayan en önemli düşünürü olan Sezai Karakoç, fikir ve sanatta "Diriliş Akımı"nın kurucusu olarak tanınıyor. 1933 Diyarbakır/Ergani doğumlu. 1950-55 arası Ankara Siyasal Bilgiler'de okudu. İlk şiirlerini Mülkiye dergisinde yayımladı. O yıllarda Osman Yüksel Serdengeçti'yle ve Necip Fazıl Kısakürek'le tanıştı. "İslam milletinin ve İslam medeniyetinin dirilişi" davasını savundu. İlk sayısını Nisan 1960'ta çıkardığı ve yayınını aralıklarla otuz üç yıl boyunca sürdürdüğü Diriliş Dergisi çevresinde çok sayıda genç aydının; fikir ve sanat adamının yetişmesine öncülük etti. 60'tan fazla kitaba imza attı.

 

Henüz 19 yaşında iken yazdığı Monna Rosa isimli şiiri dilden dile, nesilden nesile aktarıldı. Şiir bir kitapta toplanana dek (1998, Diriliş Yayınları) fotokopilerle çoğaltıldı. Karakoç'un, Monna Rosa adlı ünlü kitabı da dahil, daha önce çıkmış dokuz şiir kitabının tümü bir arada 2000 yılında yayımlandı. Karakoç, bütün şiirlerini "Gün Doğmadan" adını verdiği yedi yüz sayfalık kitapta topladı.

 

Sezai Karakoç deyince Diriliş akla gelir. Kendi ifadesiyle "Diriliş, aslında bir edebiyat akımından çok, bir hakikat akımıdır. (...) Yeniden inanmak, yeniden düşünmek, yeniden duymaktır. Diriliş, İslam'dan ayrılışın sona erişi, ona yeniden kavuşmanın başlangıcıdır." Sezai Karakoç, amblemi "güller açmış gül ağacı" olan Diriliş Partisi'nin de kurucusudur. Partinin amacı şöyle açıklanmaktadır. "Amaç üç kelimeyle özetlenirse hakikat, adalet ve fazilettir". Karakoç, halen Yüce Diriliş Partisi'nin başkanlığını yapıyor.

 

Hiç evlenmeyen Karakoç, İstanbul'da yaşıyor. Vaktinin bir kısmını Cağaloğlu'ndaki bürosunda geçiriyor. Sezai Karakoç'un Diriliş Yayınları arasında çıkan eserlerinden bazıları şöyle: Şiir: Gün Doğmadan Çeviri Şiir: Batı Şiirlerinden, İslam'ın Şiir Anıtlarından. Düşünce: Ruhun Dirilişi, Kıyamet Aşısı, Çağ ve İlham I-II-III-IV, İnsanlığın Dirilişi, Yitik Cennet, Makamda, İslam'ın Dirilişi, Gün Dönümü, Diriliş Muştusu, İslam, Diriliş Neslinin Amentüsü, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Düşünceler I, Dirilişin Çevresinde, Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I-II-III, Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı I-II, Unutuş ve Hatırlayış. m.tokay@zaman.com.tr

 

 

Kuramsal yazılar en son okunmalı

 

Doç. Dr. Turan Karataş: Sezai Karakoç okumak isteyenlerin beğenileri, birikimleri ve ilgileri bakımından çeşitli tercihler/sıralamalar yapılabilir. Karakoç'un şiirini okumak isteyenler için en iyi yol, Monna Rosa'dan başlayarak kronolojik bir okuma yapılmasıdır. Burada küçük bir ayrıntı, Gün Doğmadan kitabı değil de, kitapların müstakil baskıları tercih edilebilir. Düzyazılarda izlenecek yol benzer olabilir. Evvela ilk yazılar ve bunların içinde öncelikle günlük yazılar (Farklar, Sütun, Sûr, Gündönümü, Gün Saati) okunmalıdır. Sonra denemeler bilhassa Yitik Cennet, İslam, İslam'ın Dirilişi, İnsanlığın Dirilişi okunmalıdır. Edebiyata yatkın/ aşina okur, elbette Edebiyat Yazıları I, II ve III; Yunus Emre, Mevlânâ ve Mehmed Akif kitaplarını okuma listesine almalıdır. Kuramsal yazılar, politik/siyasi denemeler en son okunabilir.

 

Gençler önce Monna Rosa'yla tanışmalı

 

Haydar Ergülen (Şair): Sezai Karakoç'un 'Gün Doğmadan' adıyla tek ciltte toplanan şiir kitapları, aslında doğru okuma sırasını da gösteriyor. Bu sıralama "Şahdamar (Sesler/Körfez" üçlemesiyle "Hızırla Kırk Saat/Taha'nın Kitabı/Gül Muştusu" üçlemesini karşılaştırmak, aralarındaki uzaklıktan çok yakınlıkları, ilginç benzerlikleri keşfetmek bakımından da yararlı olabilir. En başta ne okunması gerekiyor diye sorarsanız da "Monna Rosa" derim, çünkü o şiirin gençleri hem şiire, hem de Sezai Karakoç şiirine yakınlaştıracak bir şiir olduğunu biliyorum. Nerden biliyorum, elbette kendimden. Sezai Bey'in 'Balkon', 'Karayılan', 'Ötesini Söylemeyeceğim', 'Liliyar' şiirlerini okurken, elime bir de "Monna Rosa" fotokopisi geçmişti, Eskişehir'de ortaokuldaydım, o günden sonra Sezai Karakoç benim vazgeçilmez şairlerimden biri oldu."

 

Parçadan bütüne giderek okumak

 

Ömer Erdem (Şair): Ben bugün okusaydım... Kendi ilgi alanıma yakın kitabı seçerdim. Eğer şiire merak duysaydım önce bir şiiri seçer, günlerce onun evrenine girmeye çalışırdım. Mesela Köşe şiiri olabilirdi bu. Okurdum onu, yeniden yeniden okurdum; ezberlerdim. Mısraların üzerine düşünürdüm. Şiirdeki estetik yapı olduğu kadar iç dünyayı yakalamaya çalışırdım. Arkadaşıma okuturdum, onun sesinden gözlerimi yumar, dinlerdim. Şiirdeki müziği duymaya çalışırdım. En az bir kez kendi el yazımla şiiri yeniden yazardım. Eğer nesre ilgi duyuyorsam Ruhun Dirilişi'ni okurdum. Nesire geçmiş şiirsel düşünce yanında yorum derinliğini yakalamaya çalışırdım. Parçadan bütüne gitmek, bir kitabı veya yazıyı özümsedikten sonra şairin veya yazarın geniş dünyasına yönelmek uygun geliyor bana.

 

Külliyata şiirden başlanmalı

 

Ali Ayçil (Şair): "Sezai Karakoç'tan her bahsedişimizde doğal olarak bir Karakoç külliyatından da bahsediyoruz. Genç okur, bu külliyatın kalbi olan sayfalardan, şiirden başlamalı. Ve ben olsam, Karakoç şiirini başından sonuna yayınlanış sırasıyla okur, araya herhangi bir düşüncenin girmesine müsaade etmeden kendimi bu şiirlerle baş başa bırakırdım. İnsan, kendisini şiirin imasına açık hale getirebildiği, bir şiirle aracısız temas kurabildiği oranda, bir şairin düşüncelerini kavrayacak zihin açıklığına kavuşabilir. Şiiriyle yüzleşilmemiş bir şairin düşüncelerine sarılmak akla yatkın gözükmüyor. Şiirinden sonra şiir çevirileri, hikâyeleri ve edebiyat yazıları okunmalı. Bütün bunlar Karakoç külliyatının çekirdeğidir; okur şairin kalbiyle buralarda merhabalaşır. Bu kalp kapısından girince, yeni kapılar aralanacak nasılsa."

 

Türkçenin lezzetini duyabilmek için...

 

Can Bahadır Yüce (Şair): Sezai Karakoç şiirini okumaya nereden başlanması gerektiğini soran birine, lirik şiirlerden başlamasını önerirdim. En iyi seçim Körfez/Şahdamar/Sesler kitabı galiba. "Balkon"un, "Kapalı Çarşı"nın yer aldığı bu kitap, yalnız Sezai Bey'in değil, bütün şiirimizin bazı en iyi dizelerini içinde barındırıyor. Körfez/Şahdamar/Sesler, hem şairinin hem de çağdaş Türk şiirinin ruhunu okura duyurabilecek güçte bir yapıt. Bu 'genelleme'nin yanı sıra bir de değişmez gerçek var: Sezai Karakoç şiirine giriş yapmak isteyen her okur, şairin düzyazılarını da okumalıdır. Hem şiirlerin ardındaki büyük dünyayı sezebilmek hem de Türkçenin lezzetini duyabilmek için. Karakoç'un Sütun yazılarını, Çağ ve İlham serisini, şiir üzerine düşüncelerini okumayan birinin onun şiirine de tam nüfuz edebileceğini sanmıyorum.

 

 

Yeni başlayanlar için Diriliş Neslinin Amentüsü

 

Şaban Abak (Şair): Öncü bir mütefekkir ve dava adamı olarak üstat Sezai Karakoç'un önce düşünce eserleri bir bütün halinde okunup özümsenmeli, sonra şiire geçilmelidir. Yeni başlayanlar için Diriliş Neslinin Amentüsü veya İslam'ın Dirilişi adlı eserlerden biri ile başlayıp İslâm, İnsanlığın Dirilişi, Yitik Cennet ve Sütun ile devam etmeyi önerebiliriz. Toplum, devlet, devlet kurumları ve siyasetle doğrudan ilgili konulara öncelik tanıyanlar ise Fizik Ötesi Açıdan Ufuklar ve Daha Ötesi ile (üç cilt) Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı (iki cilt) ve "Çıkış Yolu" adlı ilk kez 1995-2003 arası basılan eserlerden başlayabilirler.

 

 

 

 

MURAT TOKAY...

MU
23.11.2008 19:51
#52
Konular tek başlık altında toplanmıştır..

yeri gelmişken..şiirleri, estetik ve mana keyfiyeti için olabildiğince ilgili başlıklar altında toplamaya gayret edelim..

saygı ve selamlarımla..

 

 

MONA ROZA

 

Mona Roza, siyah güller, ak güller

Geyvenin gülleri ve beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Ah, senin yüzünden kana batacak

Mona Roza siyah güller, ak güller

 

Ulur aya karşı kirli çakallar

Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa

Mona Roza, bugün bende bir hal var

Yağmur iğri iğri düşer toprağa

Ulur aya karşı kirli çakallar

 

Açma pencereni perdeleri çek

Mona Roza seni görmemeliyim

Bir bakışın ölmem için yetecek

Anla Mona Roza, ben bir deliyim

Açma pencereni perdeleri çek...

 

Zeytin ağaçları söğüt gölgesi

Bende çıkar güneş aydınlığa

Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi

Seni hatırlatıyor her zaman bana

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

 

Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar

Işıksız ruhumu sallar da durur

Zambaklar en ıssız yerlerde açar

 

Ellerin, ellerin ve parmakların

Bir nar çiçeğini eziyor gibi

Ellerinden belli oluyor bir kadın

Denizin dibinde geziyor gibi

Ellerin, ellerin ve parmakların

 

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Saat onikidir söndü lambalar

Uyu da turnalar girsin rüyana

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

 

Akşamları gelir incir kuşları

Konar bahçenin incirlerine

Kiminin rengi ak, kimisi sarı

Ahh! beni vursalar bir kuş yerine

Akşamları gelir incir kuşları

 

Ki ben Mona Roza bulurum seni

İncir kuşlarının bakışlarında

Hayatla doldurur bu boş yelkeni

O masum bakışlar su kenarında

Ki ben Mona Roza bulurum seni

 

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

Henüz dinlemedin benden türküler

Benim aşkım sığmaz öyle her saza

En güzel şarkıyı bir kurşun söyler

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

 

Artık inan bana muhacir kızı

Dinle ve kabul et itirafımı

Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı

Alev alev sardı her tarafımı

Artık inan bana muhacir kızı

 

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

Meyvalar sabırla olgunlaşırmış

Bir gün gözlerimin ta içine bak

Anlarsın ölüler niçin yaşarmış

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

 

Altın bilezikler o kokulu ten

Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne

Bir tüy ki can verir bir gülümsesen

Bir tüy ki kapalı gece ve güne

Altın bilezikler o kokulu ten

 

Mona Roza siyah güller, ak güller

Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!

Mona Roza siyah güller, ak güller

 

--------------------------------------------

akrostişle yazılmış en güzel şiirmi bilemem ama akrostişle yazılmış en güzel aşk şiiri olduğu kesin..kıtaların baş harfleriyle muazzez akkaya ismi çıkıyor ki bu isimde şairin üniversitede aşık olduğu hanımmış..

 

selam ve dua ile...

 

Bir gün gözlerimin ta içine bak

Anlarsın ölüler niçin yaşarmış

 

 

Monra Roza başka...

Vâr olun "Karakoç"lar vâr olun...

KE
28.11.2008 00:17
#53

ÇAY

 

Baş köşeyi kim aldı kime verdin

Bir bardak soğuk su gibidir onlar

Ellerinin uzandığı her masada

Taş gibi çay

 

Bizim içtiğimiz çayda çaydır

Çarpık dudaklı ezik gözlü allı mavili çaylar

Vadilerden renkli yağmurlar gibi gelir

İçtiğimiz çay

Dans eden bir kadının ayak bilekleri gibidir

Judy Garland gibi çay

Kan gibi çay

 

Şehirlerden çok güneş vardır o çaylarda

Oçaylar dağları bin parça eder ve getirir

Yaşamayı çağıl çağıl getirir

Oçaylardan su içenlerin gözleri

Benim çay bardağımda senin gözlerin olur

Senin gözlerin sizin çay bardaklarınızda

onların gözleri

Çay

KE
28.11.2008 00:28
#54

BEN KANDAN ELBİSE GİYDİM HİÇ DEĞİŞTİRSİNLER İSTEMEDİM

 

Kendinden bir şeyler kattın

Güzelleştirdin ölümü de

Ellerinin içiyle aydınlattın

Ölüm ne demektir anladım

 

Yer değiştiren ben değildim

Farklılaşan sendin

Sendin bana gelen aynalarla

Sendin bana gelen sendin

 

Artık ölebilirdim

Bütün istanbul şahidim

Ben kandan elbiseler giydim

Bundan senin haberin var mı..............

ED
20.12.2008 22:07
#55

YÜREK YANGINLARI

 

Ansızın bir duman yükselir gülüm,

Bu ruhsuz kentin ufuklarında...

Ve... Yangınlarda gönüller...

Kavrulan bedenindir, kış ikindilerinde..

Ve... Bin yalana adanmış taptaze yürekler...

Ağıtlarım sanadır, zamanadır,

Ve... Sendeki banadır, gülüm!..

Bir bir boyun büker fidanlarım,

Dallar tomurcuklanmaz, çiçeklenmez baharlar..

Ve.. Meyve vermez artık ağaçlar..

Bu hasat mevsimidir gülüm!..

Ve... Biçilen yüreklerdir,

Aysız gecelerde,

Hiç ekilmemiş topraklardan...

Ah!.. Yine yangınlarda yüreğim!..

Ah!.. Bu aysız geceler!..

Bu bereketsiz toprak, bu ruhsuz şehir!..

Gülleri hep kokusuz, kokuları gülsüz şehir!..

Ah! O insanları nursuz şehir!..

Biliyorum yangınlarda yüreğin!...

Ağıtlarım zamanadır gülüm, feryatlarım sana..

Ve isyanım; sendeki banadır..

Bilirsin; baş eğmişsem, bu yalnızca Rahman' adır..

Ve... Şikayetlerim, asla O' ndan degil, O' nadır..

Yemin olsun ki, zamana, sana ve sendeki bana,

Ve... ilk başta Yaradan' a..

Yemin olsun ki; vaat edilen elbet olacak gülüm!..

İşte o gün: Ebâbil Kuşları' nın kanatlarında yürekleriniz,

Şehri teslim alacak, Ebrehe' nin ordusundan...

Şehri ve zamanı...

Ve... Özbenliklerini, nefsin sultasından...

Ve bitecek yangınlar gülüm!..

Bitecek ve ateşler gül bahçesine dönecek...

İşte o gün, ben olamasam da sende,

Bil ki... Şükürlerim Rahman' adır...

Ve bu seslenişim, sana ve sendeki bana ve zamanadır...

 

Sezai Karakoç

AD
20.12.2008 23:28
#56

-Taha'nın Dirilişi-

 

Dört melek ve Kur'anla

Dirildi Taha

Onulmaz bir ölümle

Kavuran bir felçle

Öldüğü halde

Dört melek ve Kur'anla

Dirildi Taha

Cebraille Mikâille

Üç Sûr ve İsrafille

Azraille bile

Dirildi Taha

Yatağında bozulmuş bir bağ gibi

Kavrulmuş yapraklar gibi

 

Dağılmış ve kendi kıyametini

Ve kendi onulmaz mahşerini yaşamışken

Nemrudun ateşinde yanmışken

Firavun suyunda boğulmuşken

Dört melek ve Kur'anla

Peygamber soluğuyla

Dirildi Taha

Açtı sofrasını Mikâil

Nimetler sofrasını

Bal zeytin ve nardan

Su getirdi dağlardan pınarlardan

İlkin dudağını ıslattı bengisuyla Tahanın

Geçti bir eleğimsağma omuzlardan

Taşıyan o gülümsemesini Hızırın

Hızır güldü

Kur'anı Cebrail açtı

Sofrayı Mikâil açtı

Ölümü öldürdü Azrail

Sûrunu üfledi İsrafil

Dirildi Taha

İşte böyle dirildi Taha

 

Durun anlatayım size melekler

Tahayı nasıl dirilttiler

Anarak İsanın doğumunu

Anarak Muhammed Mustafanın doğumunu

Melekler

Tahayı dirilttiler

EB
12.01.2009 21:38
#57

ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

 

işte belki de şu günlerde bir nebze olsun içimizi rahatlatır bu dizeler...

AD
30.01.2009 14:34
#58

Ötesini Söylemeyiceğim

 

Kırmızı kiremitler üzerine yağmur yağıyor

 

Evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz

 

Yağmur yağıyor ve bazı tahtalar vardır

 

Suyun içinde gürül gürül yanan

 

Dudağımı büküyorum ve topladığım çalıları

 

Bekçi Halilin kız kardeşinin oğluna ait

 

Daha doğrusu halasından kendisine kalacak olan

 

Arsasındaki yıkık duvarın iç tarafına saklıyorum

 

Hiç kimsenin bilmesine imkan yok

 

İmkan ve ihtimal bile yok sizin bilmenize Bay Yabancı

 

Ve yağmur yağıyor ben bir şeyler olacağını biliyorum

 

Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili

 

Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum

 

Bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil

 

Sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil

 

Annemi babamı karıştırmayın işin içine

 

İnanmazsınız ama onların şuncacık

 

Şuncacık evet şuncacık bir alakaları bile yok

 

Sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar

 

Ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor

 

Halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?

 

Gidiniz ve öteki yabancıları da beraber götürünüz

 

Tuhaf ve acaip şapkalarınızı da beraber götürünüz emi

 

Boynunuzdaki o uzun ve süslü şeritleri de

 

Kirli çamaşırları tahta döşemelerin

 

Üzerinde bırakmamanızı yalvararak istiyeceğim

 

Yalvararak istiyeceğim diyorum Medeni Adam

 

Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem

 

Kardeşim Ali gömleğinizi mutlaka giyecektir

 

Halbuki ben Bay Fransız sizin gömleğinizi

 

Hatta Matmazel Nikolun o kırmızı ipekli gömleğini

 

Hani etekleri şöyle kıvrım kıvrımdır ya

 

Bile giymek istemem istemiyeceğim

 

Evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz

 

Kibrit gibi iç içe sıkışmış tahtadan

 

Hem şu bildiğiniz usule de lüzum yok

 

Tepesi demir askerleriniz babamı alıp götürmeseler

 

O zaman siz görürsünüz Bay Yabancı

 

Ağaçların tepesine çıkabileceğimizi

 

Ben ve kardeşim Alinin anlayabileceğinizi umarım

 

Siz uyuduktan sonra odanıza girebileceğimizi

 

-Ben bunu ispat edeceğim-

 

Hani sizin şu yüzü kurabiye bir bayanınız var ya

 

Beyaz ve yumuşak

 

Hani tepesinde ikisi kısa biri uzun üç tüy var

 

Onu siz başka yerlerden getiriyordunuz

 

Sayın Bayanınızın gözleri çakmak çakmak yanıyordu

 

Siz ötekini Bay Yabancı gizli gizli öpüyordunuz

 

Elinizle onu belinden tutuyordunuz sonra öpüyordunuz

 

Siz bizi görmüyordunuz

 

Biz ağacın tepesinden seyrediyorduk

 

Siz onu çok öpüyordunuz

 

Ötesini söylemiyeceğim Bay Yabancı

 

Ben siz belki bilmezsiniz on yaşındayım

 

Annem böyle konuşmak ayıptır dedi

 

Annem o kadına şeytan diyor

 

Bizim kediler de ona tuhaf tuhaf bakıyorlar

 

Siz şeytanı çok seviyorsunuz galiba Bay Yabancı

 

Siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz

 

Kabul ediyorum sizinki bizimkinden daha güzel

 

Ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç

 

Onu hiç görmedim o bize hiç gelmiyor

 

Hele yağmur onu hiç deliğinden çıkarmıyor sanıyorum

 

Ben yağmuru çok seviyorum Bay Yabancı

 

Sizin ıslak saçlarınızı hiç sevmiyorum

 

Tunusluların saçlarına benzemiyor sizin saçlarınız

 

Bizim saçlarımıza benzemiyor sizin saçlarınız

 

Ben karayım beni de amcamın oğlu seviyor

 

Sizin o kadını sevmiyor Süleyman

 

Süleyman benden başka kimseyi sevmiyor

 

Ben de onu seviyorum

 

Onu ve bizim evi seviyorum

 

Bizim evin her tarafı tahtadandır

 

Ayrıca matmazelin üzerine

 

Bir akrep atabileceğimi de düşünün

 

Tam karnının beyaz yerinden tutarsanız bir şey yapmaz

 

Ama onu Matmazel bilmez ki o tam kuyruğundan tutar

 

Sizin Matmazel bir ölse siz onu bir daha göremezsiniz

 

Halbuki bizim ölülerimizi teyzem görüyor

 

Onlarla konuşuyor onlara ekmek veriyor

 

Onlar ekmek yiyor anladın mı Bay Yabancı

 

Matmazel bir ölse ona kimse ekmek vermez

 

Onun için gidip şapkalarınızı da beraber götürün

 

Melekler bir demir parçasının üzerine oturmuşlar

 

Her biri bir damla atıyor aşağıya

 

İşte yağmur bunun için yağıyor

 

Ben bunun için yağmuru seviyorum

 

Yağmur bizim için yağıyor

 

Çalılar için Süleymanın tabancası için

 

Kalkıp gidin kırmızı kiremitler üzerine

 

Bizim tahta evin üzerine yağmur yağıyor ...

 

 

TR
21.02.2009 16:56
#59

Kaside-i Bürde (Kaside-i Bâned Suâd) Tercümesi

 

Burada da serzeneceğim biraz, içimde kalmasın. Tamam çeviri muhteşem de, niye karıştırdın havai fişeği oraya üstad ya, keşke aslını koruyarak çevirseydin, en azından bu yeni-yetme icadları tertemiz Saadet Asrında yazılan bir esere karıştırmasaydın. Küstüm valla, haberin olsun.

BE
08.04.2009 17:14
#60

RÜZGÂR

 

 

 

Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!

 

Gelin duvağından kopan bir rüzgâr...

 

Bu rüzgâr yüzünden bulutlar yarım;

 

Bu rüzgâr yüzünden bana olanlar...

 

 

 

O ceviz dalları, o asma, o dut,

 

Gül gül, mektup mektup büyüyen umut...

 

Yangından yangına arda kalmış tut.

 

Muhabbet sürermiş bir rüzgâr kadar.

KU
13.04.2009 00:08
#61

SÜRGÜN ÜLKEDEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE

 

 

Gelin gülle başlayalım atalara uyarak

 

Baharı kolayarak girelim kelimeler ülkesine

 

Bir anda yükselen bir bülbül sesi

 

-Erken erken karlar ortasında

 

Güneş dönmüş ışık saçan bir yumurta-

 

Bana geri getirir eski günleri

 

...Paslanmış demir bir kapı açılır

 

Küf tutmuş kilitler gıcırdarken

 

Ta karanlıklar içinde birden

 

Bir türkü gibi yükselirsin sen

 

Fısıldarım sana yıllarca içimde biriken

 

Söyleyemediğim ateşten kelimeleri

 

Şuuraltım patlamış bir bomba gibi

 

Saçar ortalığa zamanın

 

Ağaran saçın toz toprağını

 

Bana ne Paris'ten

 

Newyork'tan Londra'dan

 

Moskova'dan Pekin'den

 

Senin yanında

 

Bütün türedi uygarlıklar umurumda mı

 

Sen bir uygarlık oldun bir ömür boyu

 

Geceme gündüzüme

 

Gözlerin

 

Lale Devrinden bir pencere

 

Ellerin

 

Baki'den Nefi'den Şeyh Galib'den

 

Kucağıma dökülen

 

Altın leylak

 

 

 

***

 

 

 

Ölüler gelmiş çitlembikler sarmaşıklarla

 

Tırmanmışlar surlarıma burçlarıma

 

Kimi ırmaklardan yansıma

 

Kimi kayalardan kırpılma

 

Kimi öteki dünyadan bir çarpılma

 

İçi ölümle dolu

 

Dönen bir huni

 

Doğarken güneş

 

Kesilmiş ölü yüzlerden

 

Bir mozayik minyatürlerden

 

Dokunur tenimize

 

Soğuk bir azrail ürpertisiyle ay

 

Ve birden senin sesin gelir dört yandan

 

Menekşe kokulu sütunlardan

 

Komşu dağlardaki nergislerden leylaklardan

 

Gözlerine ait belgeler sunulur

 

Ey aşkın kutlu kitabı

 

Uçarı hayallere yataklık eden

 

Peri bacalarının yasağı

 

Gönlümün celladı acı mezmur

 

Bana bıraktığın yazıt bu mudur

 

Ölüm geldi bana düğün armağanın gibi

 

Senden bir gök

 

Senden yıldızlar ördüler

 

Ateş böcekleri

 

O gece dört yanıma

 

Ey bitmeyen kalbimin samanyolu destanı

 

Sen bir anne gibi tuttun ufukları

 

Ve çocuklar gülle anne arasında

 

Seninle güller arasında

 

Tuhaf bir ışık bulup eridiler

 

Çocuklar dağ hücrelerinde erdiler

 

Aramızdaki sırra

 

Bir de ay ışığında büyüyen fısıltılar

 

Gençlik monologları

 

Seni alıp kaybolmuş zamanın çağıltısından

 

Bana getiren

 

Yasamız vardı

 

Öfkeyle yazardın sen bir yüzüne

 

Ölür ölür okurdum öbür yüzünde ben

NF
24.04.2009 12:04
#62

MECNUN İLE RAHİP

 

Bir gün de bir dağ ıssızlığında

Hurma dallarından bir manastırda

Bir rahibe rastladı Mecnun

Sordu: Neyi bekliyorsun

Yol geçmez kervan geçmez burada

Rahip dedi: Bekliyorum, bir gün

Buradan geçecek olanı

Bütün insanlığa yol götürecekleri

Seçecek olanı

Bekliyorum dedi rahip

Burdan

Başında bir bulut

Geçecek olanı

Ruhunda muştu umut

Geçecek olanı

Rahip dedi bekliyorum

Parmağıyla ayı

İkiye bölecek olanı

Göklere yükselip

Cenneti cehennemi bilip

Dönecek olanı

Kıyamet saatinin

Tiktaklarını

Kulaklara

İşittirecek olanı

Bekliyorum ölüler diyarının

Diriliş anahtarını

Mahşer kanatlarını

Cebinde taşıyanı.

Mecnun sordu

İyi ama

Ne zaman gelecek O

Bilmiyorum dedi rahip

Ama

Kıyamete dek sürse

Bu bekleyiş

Değer.

«Peki. İşaretler?» dedi Mecnun.

«İşaretler belirdi:

Gök işaret verdi

Yer işaret verdi

Onu çağırıyor

Bilerek bilmeyerek

İnsanlığın hali

Hilkatin dudakları

Çatladı susamaktan

O Rahmet Kevserine

Ağaçlar kurudu

Sarardı yapraklar

O Merhamet Yağmurunu

Bekleyip durmaktan

Ve ölmüş tabiat

Bir hayat bulutu

Umuyor o Rahmet Rüzgârından

Mecnun dedi bakıyorum

Bir rahip olduğun halde

Tasvir yok hücrende

Tasvir yok dedi rahip

Ve olmayacak da

Bütün putları devirecek

İnsanı yeniden Tanrı'ya erdirecek

O ortaksız Tek Tanrı'ya

Döndürecek olanı

Bekleyen kulun

Durduğu yerde

Mecnun dedi

Teşekkür ederim

Keşke ben de görseydim

O Kılavuzu

Ben de önünde

Diz çökseydim

Rahip dedi: Üzülme

Senin gönlün

Peşin müminidir O'nun

Bir gün O'nun ümmeti

En çok anacak seni

Anlatacaklar hikâyeni

En ünlü şairleri

Seni saf aşkın

Örneği diye gösterecekler

Kaybolmuş mezarından

Ölümsüz çiçekler

Güller menekşeler derecekler

Ve onları serecekler

Umutsuz gönüllerin önüne

Onlarla ölmüş ruhlara

Diriliş sunup can verecekler

Sen aşk alevisin

Hayat kılıcısın

Asılı ölümün tepesine

Ve canlanış kıvılcımısın

Sönmenin olduğu her yerde

 

Leyla İle Mecnun'dan

NU
10.05.2009 18:02
#63

Doğuda bir baba vardı

Batı gelmeden önce

Onun oğulları batıya vardı

...

 

Batılılar !

Bilmeden

Altı oğlunu yuttuğunuz

Bir babanın yedinci oğluyum ben

Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden

Babam öldü acılarından kardeşlerimin

Ruhunu üzmek istemem babamın

Gömün beni değiştirmeden

Doğulu olarak ölmek istiyorum ben

Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :

Karşınızdakini değiştirmek

Beni öldürseniz de çıkmam buradan

Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki

Fakat değişmeyecek ruhum

Onu kandırmak için boşuna dil döktüler

Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler

O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı

Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı

O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı

Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı

MASAL-Sezai KARAKOÇ

BU
11.05.2009 10:21
#64

- İnsanları yığınlaştırıp köleleştiren komünizm, insani bir özellik taşımayan kapitalizm ve ikisinin genel çerçeveleri olmaktan başka bir şey olmayan sosyalizm ve liberalizm çağımızın karanlığı, zulmüdürler.

 

- Nazizm, kapitalizm, komünizm insanlığa mutluluk değil, felaket getirdiler. Çağımızda denenmedik şimdi tek yol kaldı. Eskiden denenmişti ve deneyen insanlık bölümü iki dünya mutluluğuna ermişti.

 

Sezai Karakoç

SA
26.06.2009 10:21
#65

Leyla Köşesi

 

Bir de bakalım Leyla köşesinden

Aşkın kadın adlı penceresinden

Bırakmıştı kendini yazılmış olana

Susmak ve konuşmamak denen cana

Evlenmişti ve görünüşte mutlu

Şimdiden memnun ve gelecekten umutlu

Fakat bir eksiklik ufacık bir nokta

Kalbi kurcalıyordu hala

Mecnun ne olmuştu neredeydi

Nasıldı ne yapıyordu hali neydi

Geceleri loş gölgeler arasında

Kum tepelerinde ay yarasında

Mecnuna benzeyen hayaller olurdu

Bu anlarda sanki kalbi dururdu

Bitmiş olan bir daha mı başlayacak

Ne çare başlayan başlamamış

Bitmiş bitmemiş olacak

Gibi gelirdi Ona

Ürküntü geçmiş ama erememişti huzura

Karanlık bitmiş fakat erememişti huzura

Ay tutulmuş tutulmuş kurtulmuştu

Gçnlu zaman zaman tutmuştu mustu

Gün kırmıştı siyah çerçevesini

Yarmıştı ışıkta ötesini berisini

Baskın korkusuyla ürperen çadırların

Bugün düzen ve güven, ama yarın!!

Yarına bir güvence olmayan

Neye yarar böyle bir şimdiki zaman

Acıyla da olsa dopdolu olan hayat

Boşalmıştı zemberegi boşalmış bir saat

Gibi. Dönmüştü bomboş bir kagıda

Agızdaki tad benzemiyor eski tada

Irmak kurumuş rüzgar esmiyor

Yakıcı güneşi bir parçacık bulut örtmüyor

Arzu ve korku iki karanlık duygu

Yüreginde birbirini kovalayıp duruyordu

Ya bir gün geri dönerse Mecnun

Yine altüst olursa ortalık bütün

Daha mi iyi olur daha mi kötü bilmiyordu

Bir umut vardı gönlünde eksilmiyordu

Sonra kızıyordu kendine kınıyordu kendini

Kapamak istiyordu içinde eskinin kepengini

Eski oldu diyelim ama neydi yeni

Ve nasıl eskitmeli eskimiyeni

Nasıl öldürmeli ölmeyeni

Nasıl diri sayarsın ölü olanı

Eski bir zehirdi belki ama yeni

Andırıyordu tatsız tuzsuz bir yemegi

Beklemek neyi bekledigini bilmeden

Gün günü ay ayı kovalarken

Beklemek bir vaktin dolusunu

Öç alan kaderin zalim oyunu

Her şey akılla kurulu akılla düzgün

Ama aklın içinde olmalı baharat gibi

Bir parça delilik

Oysa mecnun almış bütün deliligi gitmiş

Kupkuru bir hayat kalmış ve adeta oyun bitmiş

Arzulanan zenginlik, at kumaş ve ziyafet

Yetmez olur insana bir gün elbet

İnsan hep birşey umar bekler

Ne oldugunu bilmez fakat

Fakat sonradan duruldu Leyla

Tevekkülle huzuru buldu Leyla

Ruhta kopan fırtınalar dindi

Gökten gönle sükunet indi

Anladı ki acı tatlı soguk sıcak

Geçmiş ve gelecek ayrılmak ve kavuşmak

Hep aynı varoluşun dönüşümleri

Aydınlanışları ve sönüşümleri

Her şey havada döner durur

Sonunda Tanrı varlıgında yok olur

Ruh hürdür vücut esir

Ruh baldır beden zehir

Ruh hürdür Tanrı aşkıyla

Baglı degil yer ve zaman kaydıyla

Farketmez gelse gelmese Kays (Mecnun) Ona

Gitse gitmese Ona Leyla

Tanrı katında buluşmuşlardır

Hakikat yurduna kavuşmuşlardır

RA
05.10.2009 13:18
#66

EY YAHUDİ

 

Nihayet Mescid-i Aksa'yı da yaktın ey yahudi

Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi ey yahudi

Aya çıkarak göğe çıktığını sandın ey yahudi

Göğe çıktığına inanır inanmaz

Büyük Peygamberin göğe çıktığı yeri yaktın ey yahudi

Mescid-i Aksa'yı yaktın ey yahudi

Daha doğrusu yaktığını sandın ey yahudi

Senin yaktığın gökteki Mescid-i Aksanın ancak

gölgesidir ey yahudi

Senin yaktığın Mescid-i Aksanın ruhu değil,

Taş, toprak ve ağaçtan işaretidir ey yahudi

Ölüler gibi donmuş bizlere de

Belki Mescid-in ateşinden bir köz düşer de

Buzlarımız çözülür ey yahudi

Sen vaktiyle peygamberlere ihanet ettiğin gibi

Şimdi de

Onların en büyüğünün miraca çıkış noktasına

Göğe yükseliş noktasına ihanet ettin

Sen asıl kendi kurtuluşuna ihanet ettin

Mescid-i Aksanın ruhu yakılmaz

Yakılan ancak taş ve topraktır

Sen asıl kendini yaktın ey yahudi

 

Sen ancak kendi ruhunu ateşe attın

Cehennemleştirdin kendini ey yahudi

 

Kudüs'ü aldıktan sonra

Gazzede yapmadığın işkence kalmadıktan sonra

Demek Mescid-i Aksayı da yaktın ey yahudi

Utanmazlığını en son uca çıkardın

Tanrıdan çekinmediğini

İnançsızlığını

Kara yürekliliğini

Zulüm aşkını

Bir kere daha ilan ettin

 

Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde çekeceksin

ey yahudi

Sen kutsal Kudüs'ün ruhuna ihanet ettin

Peygamberlerin dediği bir kere daha olacaktır.

Sana haber verilen cezalar bir kere daha gelecektir

başına

Sen Süleyman Peygamberin ruhunu incittin ey yahudi

Davut Peygamberin ruhunu sarstın ey yahudi

Zebura ihanet ettin ey yahudi

Tevratın ve Zeburun

Musanın Davutun Süleymanın

Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin

Gelmesini bekledikleri

Geleceğini haber verdikleri

Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin

Evrene, insana, yere, göre ışık saçan

Büyük Peygamberin ayak bastığı yere

İmam olup bütün peygamberlere

Namaz kıldırdığı yere

İhanet ettin, aklınca hakaret ettin ey yahudi

Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde

çekeceksin ey yahudi

Büyük Peygamberin haber verdiği gibi

Sen cezanı çekerken

En vahşi taşların arkasına saklansan bile

Taşlar olduğun yeri haber verecek

Çünkü sen taşı bile yakacak kadar kinlisin ey yahudi

Sana hiç bir zarar vermemiş bir ümmet için

Sıkıştığın her sefer seni kurtaran

Seni koruyan

Acımasından ötürü senin kendisine sığınmanı

kabul eden

Kerim, cömert, mert bir ümmet için

İnsanlığın son ümidi bir ümmet için

En büyük kini duymaktasın

O fakir de olsa uludur

O mazlumdur

Sen onun ululuğunu ve mazlumluğunu, hakikat

taşıyıcılığını kıskanıyorsun ey yahudi

Bir gün gelecek azgınlığın sona erecektir

Kutsal Kudüs kurtulacak

Mescid-i Aksayı bu ümmet altından ve zebercetten

ve yakuttan

Yeniden yapabilecek bir kudrete erecektir

O gün Tanrının azabı senin için şiddetli olacaktır

Biz istesek bile seni ondan kurtaramıyacağız ey yahudi

Bize bu yapılanı yapan sen değilsin

Biz kendi cezamızı çekiyoruz

Sen de bir gün kendi cezanı çekeceksin ey yahudi

Sana yeryüzü lanet edecektir

Sana gökyüzü lanet edecektir ey yahudi

En kısa zamanda tövbe yolunu tutmazsan ey yahudi

 

Sezai KARAKOÇ / 1969

BU
21.07.2010 15:43
#67

Necip Fazıl heyecan, Sezai Karakoç sükûttur. Necip Fazıl nârâ, Sezai Karakoç kor ateştir. Nobeli çoktan hak etmiştir. Fakat Nobel almamak Sezai Karakoç için bir eksiklik değildir. Nobel vermemek bu kurum için bir ayıptır. Aynı ayıbı, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Cemil Meriç’te de işledi. Nobel almak için ateist...lik, yerli düşünceye düşman olmak gibi bir gizli gündemleri ümit ederiz ki yoktur. Sezai Karakoç, İslam kültürünü, Kâab bin Züheyr’i, Şeyh Galib’i, İmamı Rabbani’yi, Abdülhakimi Arvasi’yi bildiği gibi Camus’u, Kafka’yı Kierkegarad’ı, İonescu’yu, Dostoyevski’yi, Puşkin’i, Marx’ı, Hegel’i vs. o ülke entellektüellerinden çok güçlü şekilde anlar ve tahlil eder.

 

Rahim Er

SA
20.08.2010 01:51
#68

PİNG-PONG MASASI

 

 

 

Beyaz iplik sert iplik ve tak tak

 

Yuvarlak top küçük top ve tak tak

 

Ping-pong masası varla yok arası

 

Ben ellerim kesik varla yok arası

 

...... Öpüçüğüne eyvallah ve tak tak

 

Beraber sinemaya ... evet ... ve tak tak

 

Ping-pong masası varla yok arası

 

 

 

Öküzün gözü veya dananın kuyruğu

 

Kadifekale veya Sen nehri

 

Ha Sezai ha ping-pong masası

 

Ha ping-pong masası ha boş tüfek

 

Bir el işareti eyvallah ve tak tak

 

Gözlerin ne kadar güzel ne kadar iyi

 

Ne kadar güzel ne kadar sıcak

 

Tak tak tak tak tak tak tak

 

SEZAİ KARAKOÇ

SA
20.08.2010 01:57
#69

Hasretin Çığlığı

 

Gözlerimi de götürdün benden giderken,

Özlemin sığmıyor artık gecelere;

Zaman zaman durdu sanki takvimlerde.

Denizler çok sakin, güneş çok masum,

Ellerinde kayboluyor bir mazlum.

Sesin çınlıyor kulağımda her yerde,

Elemimden gözlerime çekilmiş perde.

Nerelerdesin hangi batık kenttesin kimbilir?

İste bütün kötülükler kendiliğinden silinir.

Seni arıyorum güneşin battığı her yerde,

Eminim ordasın ama görünmüyorsun bir zerre.

Virane olmuşum iklimler küsmüş sana,

İsmini duyduğumda hayat gülüyor bana.

Yalan senden başkası dünya, hayat yalan;

omzumda bir sevdalı var durmadan ağlayan.

Rüyaymış meğer seninle yaşadıklarımız,

umrunda değilmiş meğer sevdamız.

madem öyle çek git istediğin yere,

masum bir tebessüm bırak gözlerime,

Ellerimin değdiği her yere sevdamı yazarım,

Lazım olur belki bir sevdalıya mezar kazarım.

Eğer bir gün özlersen gözlerimi ufka bak,

Gayri senden tek isteğim var.

İstersen son kez arkana bak

Malum malum bak ki ölmem için yüreğimi yak.

Virane olmuşum iklimler küsmüş sana,

 

Sezai Karakoç

SA
20.08.2010 03:19
#70

Veda

 

Silahlara veda

Geceye rüyaya ve sana

Yalnızlığın geyik gözlü köşesinden

Düzenlerin çıkmazına

 

Çizdiğim resmin

Saat kulesi ağlıyor

Ağzım o çeşit yok

Şişe bu çeşit var

 

Sen bir gece gelsen

Güneş doğmasa

Gitmeden yine gelsen

Bu yeni geleni

Bu bize bakanı

Sana bir anlatsam

Güneş doğmasa

Sandıkların içini göstersem sana

Çizdiğim resmin

Yalnızlığın geyik gözlü köşesinde

Bir rafa koyabilsen

Olup biteni ve onları

Sabaha kadar konuşsak

O ürkek ürkek bakanı sana bir anlatsam

Ateşi karı tüfeği çeksem

Ocağa pencereye kapıya

 

Kemana veda

 

Yağmurda şeytan ve şapkası

Silahın ölümünü kutluyorum

 

Tren kaçırmış gibiyim

 

Sana veda

 

Sezai Karakoç

SA
20.08.2010 03:25
#71

Sessiz Müzik

 

Sen kış güneşi misin

Yakarsın ısıtmazsın

 

Bir ırmağın ortası yoksa

Seni mi hatırlayacağım

 

Bu dünyada olup bitenlerin

Olup bitmemiş olması için

Ne yapıyorsun

 

Sizin evin duvarları taştan

Dumanı da mı taştan

 

Seni kız arkadaşlarından

Sevinç gözyaşları içinde

Öpen olmayacak mı

 

Ezberlediğin şiir

Beklediğin adam

 

Sezai Karakoç

SA
21.08.2010 01:18
#72

İlk

 

Yanlış trenden indin seni şehrin aynasından geçirdiler

Sana baktım yıllarca hep aynı özlem penceresinden

Yürüyen ve kaçan yalın ve çocuksu özlem penceresinden

Denize karsı küçüle küçüle giden evleri

İnce ince karşılardın olağan karşılardın

Şen dünya içinde sen dünya içinde bir avuç şen dünyaydın sen

 

Bahar bilgisi güneş rengi at soluğu ve sen

Seni çağırıyorum geç gel ağlayan son bakireler içinden

Kadınlar taş heykeller gibi gelip gecer sarı kayalardan

Hangisine baksam sen kımıldar sen seslenirsin içerlerden

Çekil karşımdan sultanı cariyelerde aramak körlügü diyorum

Körlük güneşe ve gözlerime doğru gelen

 

Sen bir el uzanışıyla aydınlanan yeni ay mısın

Geyik resimleriyle kabarık her köşen

Geyik derisinde akan ilk nehir

Bir el uzanışıyla

İlk sokağın ağzında kaybolursan ağlayacağım

Leylaklarla akrepler gözlerine bakıp insan olurlarsa

Çocuk cennetinde günahların ilkini sen işliyorsun demektir Suna

Parlayan denizler gürültüsüz şiirler kapanan kapılar sana

gök taşlarını getiriyorlar

Seni sayıklıyor

Denemesi yanlış yapılmış ilk ok

 

Sezai Karakoç

SA
27.08.2010 03:54
#73

Ruhumuzun içinde kar yağar

Anamızdan doğduğumuz geceden beri

Heybemizi emektar makinelere yükleriz

Fikirlerimizi tıfıl vinçlere

İri buğday tanelerinin trenleri yürüttüğünü bilmeyiz

Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız

Biz kirli ve temiz çamaşırları aynı minval üzere katlarız

Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız..

 

SEZAİ KARAKOÇ

EB
12.05.2011 14:54
#74

"Ruhu ve gönlüyle Diriliş'in manevi kalesinde bizimle buluşmuş arkadaş! Bizden kopmamış, bizi fetret dönemlerinde terk etmemiş olan dost! Gönülleri birbirinden ayırmak yerine birbirine kaynaştırmaya çalışmış, Yol'u nefs taşlarıyla tıkamış, onun genişliğince geniş, doğruluğunca doğru, iyiliğince iyi, güzelliğince güzel, yüceliğince yüce olmayı kendine hedef bilmiş kardeş! Diriliş, bir kez daha kendi iç hicretinden geri dönüyor!"

 

 

"Diriliş, kimi zaman kendi iç alemine çekilir, orada yenilenir, tazelenir ve genç, dinç bir enerji halinde, düşünceler ve davranışlar alanına geri döner. Kimi zaman söz, kimi zaman yazı, kimi zaman davranış biçiminde ortaya çıkar. Fakat, hang, kılık ve biçimde görünürse görünsün, hep aynı özün, aynı ruhun, aynı cevherin taşıyıcısı olmaya çalışır."

 

"Ruh kalesini yeniden inşa edelim. Tarihin en zalim zelzelesiyle yerle bir olmuş gerçek medeniyet sitesinin yeniden kurulmasına taş taşıyalım. İnsanlığın, fizikötesinden başlayarak her plandaki depreminin sebep olduğu yıkılışları onarmasında elimizden geldiğince katkıda bulunalım. Yıkıcılığın değil, yapıcılığın adamı olalım. Cezbemiz, şuurumuz, kötülük izinde değil, iyilik çığırında olsun. Tutkumuz, gerçek medeniyetin dirilişi doğrultusunda olsun. Göğsümüz, ideal alemin soluğuyla dolsun. Ruhumuz, kutsal ruhla güçlensin, desteklensin."

 

 

Tarih, tabiat, zaman ve insan ilişkileri, yeniden, hilkat ve fıtrat kanunlarına uyacak şekilde düzenlensin tutumumuzla. Aşkımız, Nemrud'un ateşine ateş değil, Hz. İbrahim'in gül bahçesine su taşımak aşkı olsun."

 

Diriliş Mektubu

 

 

Karakoç dehşet isimdir, severim kendilerini. Şu an bir devrim yapacak kuvvetteyim yani, öyle böyle değil. Tüm seyircileri teker teker muhatabım kabul eder ve güzide yazıyı kendilerine ithaf ederim. Bir ara da şu ınkılabı gerçekleştiriveririz nasipse.

PE
14.05.2011 10:55
#75

~ Yağmur Duası ~

İyi ki bilmiyor kalabalıklar

Yağmura bakmayı cam arkasından

Geciktiğimi ihtar ediyor. Sezai Karakoç okumaya başlamam lazım.

31.10.2011 00:08
#76

Sen geldin benim deli köşemde durdun…

Bulutlar geldi üstüne durdu

Merhametin ta kendisiydi gözlerin”

Sezai Karakoç

30.11.2011 18:54
#77
fc4b6b9b5c0f38440398a9ab4e6c2b25_1322302741.jpg

ÇOCUKLUĞUMUZ

Annemin bana öğrettiği ilk kelime

Allah, şahdamarımdan yakın bana ...benim içimde

Annem bana gülü şöyle öğretti

Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi

Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus

Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus

Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde

Binmiş gelirdi Ali bir kırata

Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından

Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte

Biz o atın tozuna kapanır ağlardık

Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü

Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü

Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman

Ali olmaktan bir sedef her çocukta

Babam lambanın ışığında okurdu

Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık

Fetihlerde bayram yapardık

İslam bir sevinçti kaplardı içimizi

Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık

Bediri, Hayberi, Mekkeyi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık

Mekkenin derin kuyulardan iniltisi gelirdi

Kediler mangalın altında uyurdu

Biz küllenmiş ekmekler yerdik razı

İnanmış adamların övüncüyle

Sabırla beklerdik geceleri

Şimdi hiçbirinden eser yok

Gitti o geceler o cenk kitapları

Dağıldı kalelerin önündeki askerler

Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi

SEZAİ KARAKOÇ

TE
30.11.2011 20:46
#78

Üstad' selam olsun, Ellerinize sağlık, size de selam olsun.

FO
03.12.2011 11:10
#79

Sezai Karakoç; Üstad Necip Fazıl'ın en ufak ayrıntısına kadar ince ince ördüğü inkılabı gerçekleştirecek neslin oluşmasını ve inkişafını sağlayacak diriliş fikriyatının mimarıdır.Benim için, şu zamanlarda Üstad Necip Fazıl'dan sonra fikirlerine sığınıp nefes alınabilecek ikinci insandır. Diriliş neslinin amentüsü adeta Müslüman gençliğin anayasası gibidir. Taha'nın Kitabı ve Hızırla Kırk saat bence sık sık okunmalı.

BU
20.12.2011 21:13
#80

Doktor istemem, annem gelsin.

Yataklar denize atılsın,

Çocuklar çember çevirsin.

Ölürken böyle istiyorum.

FE
08.01.2012 22:20
#81

7214.jpg

 

Sezai Karakoç neden Çankaya’ya gitmedi?

 

 

Sezai Karakoç, bugün oldu hâlâ anlaşılamadı. Aslında şöyle demeliydim: Sezai Karakoç’u kimi çevreler, kolaylıkla anlayabilecekleri halde anlamak istemiyorlar.

Peşinen söyleyeyim: Ödül verecek adamlar vardır, ödül alacak adamlar vardır. İşte Sezai Karakoç, ödül verecek adamlardandır. Çünkü Sezai Karakoç, ülkemizde bir şair-düşünür gibi değil, bir devlet lideri gibi hiç değil, bunların üstünde, bir halifetullah gibi yaşıyor. Bunların hiçbiri, hadi diyelim değil, bir Müslüman gibi yaşıyor; onun Allah’tan başka hiçbir otoritenin taltifine ihtiyacı yok. Diğer taraftan, geleneğin gerçek manada dirilticisi Sezai Karakoç’un, geleneğe aykırı davranacağı düşünülemez.

 

Mevlana ve Karakoç

 

Gelenek dedik, gelenekten devam edelim: Anadolu Selçuklu döneminde başkent Konya’da yaşayan Mevlana’nın, Selçuklu sultanlarının ayağına gittiği görülmemiştir. Hatta, iç isyanlarda Selçuklu sultanlarının saraydan Mevlana’nın evine tünel yoluyla bağlantı kurdukları ve canlarını kurtarmak için Mevlana’ya sığındıkları da bir tarihi gerçekliktir. Çünkü, Mevlana’ya sığınan birinin toplum nezdinde dokunulmazlığı oluşmaktadır. Düşünelim, Mevlana Mesnevi’yi yazdı yahut Divan-ı Kebir’i tamamladı diye sultan onu saraya çağırabildi mi? Çağırıp takdir edebildi mi? Bu, abesle iştigal olurdu. Artık şunu biliyoruz: Sezai Karakoç, gerek eserleriyle gerekse de yaşantısıyla günümüzün bu küçük dünyasına ait değil, küçük bir dünyada büyük olarak yaşamaksa, hiç kolay değil. İşte, bu açılardan ben onu Mevlana’yla karşılaştırıyorum. Eğer, karşılaştırma yapılacaksa Sezai Karakoç, hiç mi hiç kendisine benzemeyen çağdaşlarıyla karşılaştırılmasın.

Onun en yakın akranı, 212 yıl önce dünyayı terk eden Şeyh Galip olabilir ancak. III. Selim’in sık sık Galata Mevlevihanesi’ne Şeyh Galip’i ziyarete gittiğini, ondan feyizlendiğini biliyoruz, kaldı ki Yavuz Sultan Selim’le birlikte Osmanlı padişahlarının hilafet sancağı taşımaya başladığı da unutulmamalı. Peki, mütevazılığıyla bilinen, ekranlara yansıdığı kadarıyla taksi duraklarında oturup taksicilerle çay içebilen bir cumhurbaşkanı, Sezai Karakoç’u Diriliş’te ziyaret edip ona hürmetini bildiremez miydi? Görüyoruz ve üzülüyoruz, Sezai Karakoç, yetiştirmesi, beslemesi kişilerle bile kıyaslanmaya çalışılıyor.

Gözleri onu arayanlar!

Cumhurbaşkanı, konuşmasında Sezai Karakoç için şöyle demiş: Fikir ve dünya görüşümün oluşmasında da en büyük katkıları olan kişilerden birisidir.Evet, cumhurbaşkanı hak bilirlikle konuşmuş, şimdi, bizim kültürümüzde bu bağlamda anlatılar vardır, hepiniz hatırlarsınız. Hocanın talebenin ayağına gitmesini, aklı salim herkes kınar. Sezai Karakoç, farkındalıkla yaşayan biridir. Bir de basından okuduk: Resepsiyonda bütün gözler Sezai Karakoç’u aramışmış, yok Sezai Karakoç’la gönül bağı kuracaklarmışmış, bu sözleri söyleyenler Sezai Karakoç’u sevmiyorlar bence. Sadece, sansasyonel haber üretmeye çalışıyor, Sezai Karakoç’un kutsi duruşunun üzerine gitmek istiyorlar. Eğer, resepsiyondaki kişilerin gözü Sezai Karakoç’u aradıysa, o gözlerin kültür dünyasından haberdar olmadıkları sonucuna varacağız ki, o halde bu gözlerin resepsiyonda ne işi vardı.

Bilenler bilir, Sezai Karakoç, otuzlu yaşlarından beri kutlamalara, ödül törenlerine, konferans veya sempozyumlara katılmamış, birkaç istisna dışında kimseye röportaj vermemiştir. Hele de edebiyat ortamı içerisindeyseniz, Sezai Karakoç’un bu yönlerini bilirsiniz. Ne olacak yani, cumhurbaşkanlığı ödül verdi diye, gıdım yerinden oynamamış bir adam kımıldayı mı verecek, hem de hareketlerin daha bir ağırlaştığı 78 yaşında.

Taş yerinde ağırdır, sözünü sizlere hatırlatmak isterim. Everest’i Allah’tan başka kim yerinden oynatabilir ki, hâlâ Türkiye Cumhuriyeti’nin bu gücü yok. Ne zaman mı bu gücü olur? Sezai Karakoç gibi üstatlar arzu ettiğimiz devletin başında değil, üstünde olduğu zaman.

 

Zafer Acar yazdı

 

dünyabizim

BU
09.01.2012 10:19
#82

Gökhan Özcan'ın, Gerçek Hayat dergisindeki (2002) bir cümlesini paylaşmak istedim:

 

Bu ülkede ne zaman Sezai Karakoç'un parti programı yok satarsa, ben de sizler de başkaları da o zaman adam oluruz !..

EB
09.01.2012 21:09
#83

.

Üstad Sezai Karakoç'un Konuşmalarına Buradan Ulaşabilirsiniz

 

 

Ne hikmetse, henüz fark ettim bu mesajı. Çok teşekkür ederim gönüldaşım, Allah razı olsun haberdar ettiğiniz için. İnşallah vakit buldukça hepsini dinleyeceğim. Bilemiyoruz, bulamıyoruz böyle hazineleri.

 

Şunu düşündüm neden Yüce Diriliş Partisi, akim, neden hala daha meclise giremiyor hatrı sayılır vekil ile? Yukarıdan destek sağlanmalı bence. Madem fikir hayatının oluşmasında katkısı var bir şeyler yapmalı Sayın Abdullah Gül. Şimdi anlıyor muyuz Karakoç neden Çankaya'ya çıkmaz?..

BU
25.07.2012 16:09
#84

"Benim çay bardağımda senin gözlerin olur"

BU
05.08.2012 23:12
#85

“Hayat, her birimiz için her bakımdan yıllar boyu sürüp giden bir imtihandır. En büyük imtihanı da dostluklar ve arkadaşlıklar geçiriyor. Ben şahsen, tanıdığım ve tanıştığım herkesle candan arkadaşlık kurmuş ve bunu ne pahasına olursa olsun korumak istemiş, ipler hep kopma noktasına geldiğinde yeniden bağlamaya özen göstermiş, bu konuda dikkat sahip olmaya gayret etmişimdir. Denebilirse, Anadolu ruhunu, sadakatli olma ruhunu taşımayı, hayat memat meselesi bilen biriyim. Ancak, yıllar geçince bu tavrın tek taraflı olduğu ortaya çıkıyor. Artık ne yaparsınız yapın, o kadar yakınlıkla, arkadaşlıkla karşıladığınız dostlarınızın size ve herkese karşı kalbi soğuklukla dolu kişiler olduğu gerçeğini görmekten kendinizi alamıyorsunuz.

 

Ne yazık! Siz istiyorsunuz ki, arkadaşlıklar, dostluklar, kardeşlikler ebedi olsun, dostlar birbirine karşı hiç değişmesin. Gelen ne ve değişen ne olursa olsun, insanlar aynı kalsın. Fakat sizin istediğinizi hayat istemiyor. Sizin dediğinizi kader demiyor. Sizin özlediğinizi, çağ gerçekleşmekten alıkoyuyor. Zaman, şu bu şekilde oluşmuş bir araya gelişleri tarumar ediyor. Gönüllerin gerçek birliği dışındaki geçici buluşma ve yakınlaşmaların foyasını meydana çıkarıyor zaman. Hayatın güzel çizgileri ve gözalıcı renkleri, trajik olanı tümüyle örtüp gizleyemiyor.”

BU
30.09.2012 11:07
#86

PİŞMANLIK VE ÇİLELER

 

Rüzgar eser, yağmur yağar, tilkiler üşür

Bir odun parcası aydınlatır ocağı

Annesi ateşin önünde perişan

Annesi ateşin içinde hür

Rüzgar eser, yağmur yağar, tilkiler üşür

 

Yağmurlar sırtıyla sırtım arasındadır

Şarkılar dudaklarıyla dudaklarımın

Kalbimi bin parçaya böldü divane sır

Sesi geliyor sesi, günahkar çocuklarım

Şarkılar dudaklarıyla dudaklarımın arasındadır

 

Benım boyum ufak onun da ufaktı

Kıvırcık saçlarından öpmediğim için onu

Onun bu ocakta yanan toprağı

Her gece rüyamda avuçlarımı yaktı

Benim boyum ufak onun da ufaktı

Benim gözlerim yeşildir onun kara

Ben günah kadar beyazım, o tevbe kadar kara

 

Annesinin başi elleri arasında

Parmağında aydınlık günlerden kalma yüzük

Bir fotoğraf asılıdır duvarda

Aynaya, geceye, maziye dönük

Annesinin başı elleri arasında

 

Bir tüfeğin burnu havadadır

Ateş almak üzeredir mermisiz

Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım

Siz beni ne anlarsınız... siz...

Bir tüfek ateş almak üzeredir mermisiz

 

Bir saman çöpüne tutunmuş kızların

Eteğini ben çektim

Neyleyim göğsümü Karacadağ'ın sert rüzgarı doldurmuş

Annemden ben ilk sütü Geyve'de içtim

Ankara'ya Çataldağ'a bir zindandan gül vurmuş

Az kalsın ben ölecektim

Bir saman çöpüne tutunmus kızların

 

Kediler halıları parçalıyor

Kırmızı bir ışık düşüyor yere

Annemin dizinde derman yok

Hükmedemiyor insan ruhuna ateş

Rüzgar hükmedemiyor incecik perdelere

Kediler halıları parçalıyor

Ateşte sarı gül açan saksılar

Kızarmış bir ekmek gibi duruyor

 

Kulağıma garip sesler geliyor

Kuş yumurtasından çıkan insanlar

Ahırda bir ata eyer oluyor

Kulağıma garip sesler geliyor

 

Ben bir şarkı bir türküyüm

Ben Meryem'in yanağındaki tüyüm

Beni bir azizin nefesi uçurur

Kalbimde Allah'ın elleri durur

Cici ayaklarım ilikli bağlı

Ben onun sılası kendimin gurbetindeyim

 

Ben azizin hasreti

Ben Meryem'in yanağındakı tüyüm

Benim gözlerim yeşildir, onun gözleri kara

Ben günah kadar beyazım, o tevbe kadar kara

 

Ocak sönüyor ateş kül oluyor

Annesınin saçları beyaz

Annesi saçlarını yoluyor

Ateşin içinde gül açılmış

Servi büyür, ardıç büyür, çocuk büyür

Annesi ruhunda ruhuma eğilir

 

Sineklerin kanadını ısıtan

Bir güneş toprağı yarıp çıkacak

Kadınlar sansa da yaşadığını

Sarkısız kaldıkça yaşayamayacak

Kadınları sarkılır, akrepler aydınlatır

Kadınları sarkılır, zahirlar aydınlatır

 

Artık ben gideceğim ata eyer vuruyorlar

Hatıralarımı birer birer yakacağım

Entarimi parça parça edip

Zehirli kirpilere bırakacağım

Beyaz bir kayanın üstüne çıkıp

Göğsüme siyah bir gül takacağım

Batan güneşe doğru kurşunlar sıkıp

Kendimi boşluğa bırakacağım

 

Ayaklarımın altından geçıyor bir deniz

Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım

Siz beni ne anlarsınız... siz...

Artık ben gideceğim atım kişniyor

Bir bebek mum istiyor, bir ölü şarkı istiyor

 

Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz bir deniz

Beni onun gözleri çağırıyor duramam, duramam

Benim gözlerim yeşildir ah... onun gözleri kara

Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara..

YA
07.02.2014 16:02
#87

Ademle Havva’nın Cennette öncesiz sonrasızmışçasına mutlu bir hayatı yaşadıkları zaman gibiydi hayatımız Batının soluğu bize gelmeden önce. Bu soluk bize ne zaman geldi? Bu soluk geldiği için mi değişmeğe başladı yüzümüz? Bozuldu ve bir maskeye dönüştü?

 

Sezai karakoç/Yitik cennet

ID
11.05.2017 22:12
#88

İlâhî bir lezzet alınıyor her birinden. Ben de bırakaýım şuracığa.

Nadide bir hâtiramdır Fındıkzâde'ye Diriliş'e Üstad'ı ziyarete giderken tramvayda İsmet Özel'e rastlamak. İhtiyar bir dev ağaç, yolu İstanbul olan ve Istanbul'a düşen uğrasın Diriliş'e. Hayat o güzide anlarla mânâ sahibi. Tam olarak aşağıdaki anlamın mücerred mümessili.

 

İnsanlığın Alınyazısı Bir Çocuk

 

O çocuğu bekliyoruz.

Dünyayı değiştirecek, yenileyecek, meşhur kelimemizle söyleyelim, diriltecek çocuğu.

O çocuğu ki, reklam ve propaganda edilenleri değil, edilmeyenleri bilsin.

 

Kendine verileni aşan bir çocuk olsun o çocuk.

Verilmeyeni alabilen bir çocuk. Gizliyi, sır olanı kurcalayan, tarihin şifrelerini çözen bir genç.

Derleyişleri dağıtan, dağılmışları derleyen bir genç adam.

 

 

Kayıpların, kaybolanların ürperttiği bir ruh.

Tayfları, gölgeleri heceleyen bir espri.

Kabuk bilgilerin sağnağı altında ıslanmayan anlayış ve kavrayış kişiliği.

 

 

Bir muştu olan bir çocuk. Muştu gibi gelen. Muştu getiren.

Işıkla gelen çocuk. Umut ışığını getiren çocuk.

Kapitalizmin ve komünizmin karanlığını delen umut ışıklarını taşıyan gönül eri.

 

 

Erenlerden bir işaret olan er. Diriliş eri.

Doğunun ve batının özlemini çektiği haberci.

Yollarda gözlenen, tozların gerisinde hayal edilen yolcu.

 

 

Uygarlıkları, tarihi ve tabiatı, insanı ve eşyayı yeniden tartı kefelerine yerleştiren eleştiri eri.

Eleştiri içinde özeleştiri tohumlarını yeşertmesini bilen düşünce tarımcısı.

 

 

Yuvalara, evlere yeniden fizikötesi bir anlam kazandıran hızırlık çabanın adamı.

 

 

Tanrı eri. Semboller halinde kafaların ve ruhların içine dikilen ve dikilişleriyle insanları

ve tüm insanlığı onursuz kılan putların kırıcısı inanç yiğitti.

 

Aşağılık duygusu altında ezilen duyarlıkları sağlığına kavuşturan ve

böylece sözünden çok ruhuyla doğacak özgürlüğün, gerçek özgürlüğün savaşçısı olacak kahraman.

 

 

Bu çocuk elbet gelecek.

İnsanlık, beklenmedik her vakitte olduğu gibi yeni bir atılım yapacaktır.

Bu atılımın temel taşı olacak olan yeni insan zuhur edecektir elbet.

 

 

Diriliş gerçekleşecektir.

Göze görünmez evrensel tabut parçalanacaktır kuşkusuz.

 

 

Kuşkusuz, bu, büyük çalışmalar ister.

Aslında, çalışmalar, dağınık bir biçimde ve her yerde aynı bilinç yoğunluğunda olmaksızın, başlamıştır, sürüp gitmektedir.

 

 

Bir gün derleniş toparlanış ve bilinçleniş de gözle görülür bir düzeye ulaşacaktır.

 

 

İnsan kendi barikatlarının mahkumu ve kendi zincirlerinin tutsağı olmuştur.

Ama bu kıyamete kadar sürüp gidecek değildir.

Diriliş nesli, bu mahkumluğa, bu tutsaklığa başkaldırmanın cesaretini gösterecek

ve bu başkaldırmayı yeni uyuma dönüştürmenin yöntemini kestirecektir.

 

 

İnsan, yeniden erdem sınavının ateşi içine atılacaktır, cehennemleri yarıp

cennetine ulaşacak üstün semender yaradılışındadır çünkü o

 

 

Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, ürkmeyiniz.

İnsanın alınyazısı, ağırlığıyla, şartların ötesindedir.

 

 

Toprağın vebamsı kaynayışına aldanmayınız.

Gök, yüklü, esintiler, elverişli, ufuklar, eleğimsağmalarla beneklidir.

 

Ruhun ilham seferi, Cebrail soluğuyla desteklidir.

 

 

Ruhulküddüs yalnız geçmişte insanı yoklamadığını,

geleceklerde de onu kutlu göğsüne bastıracağını ispat edecektir.

 

Ruh, kutsal ruh tarafından sığınacaktır.

 

Akşamla birlikte, sofraların üstüne yine kutsal ruhun kanatları gerilecektir.

 

 

Çocuk, kuzey ve batı rüzgarlarını kılıcıyla ikiye bölecektir.

Selleri ve çığları omuzlarıyla durduracaktır. Fırtınaları ters yüz edecektir.

 

Zaten o, bütün bunlar için geliyor.

 

 

Azgın bir kışı yaşıyoruz.

Geleceğin erleri onun üzerine diriliş kemerlerini ve kubbelerini oturtacaktır.

 

 

Ruhun ayasofyaları, süleymaniyeleri yükselecektir yeniden.

 

Diriliş mehteri, dünyanın ufkunu, metafiziğin marşıyla çınlatacaktır.

 

Pandorun kutusu kapanırken ruhun şifa mücevherleri, saklı oldukları mahfazalarının kapaklarını zorlayacaklardır,

dışarı çıkma günü gelen civcivin yumurtanın kabuğunu gagasıyla tık tık döğmesi gibi.

 

 

Kutlu şehirlerin ruhları, geceleri gözlere görünen yatırları gibi uyanacaklardır.

Bursanın, İstanbulun, Konyanın, Diyarbekirin, Erzurumun, Şamın Bağdatın,

Buharanın, Semerkandın ve beş safta Mekkenin, Medinenin

ve hepsiyle birlikte Kahirenin, Kuala-Lumpurun, Bingazinin,

İslam-Abadın, Darüsselamın ruhları dirilecektir.

 

 

Elinde bir meşale, bu kış gecesinde dolaşacak olan o çocuğun ulaştığı her kent, dirilişe erecektir.

 

Kentler, ölümün kırılışından tüten alevlerde yıkanacaklar

ve kutlu sancağın altında diri kümbetler olarak toplanacaklardır.

 

Bu şehirler mahşerinin önünde kim durabilir?

Kalk ve Korkut sesiyle ayağa fırlamış ilahi sitelere karşı hangi çelik veya demir bent dayanabilir?

 

Sezai Karakoç

IB
17.05.2017 00:10
#89

Farisi beyit tercümesi;

 

Ey zülfü aslanlara ayak bağı olan sevgili

Senin tatlı dudakların (konuşmaların) beni rüsva ediyor.

(Şemsi Tebrizi kuddise sirruh)

AL
23.05.2017 12:12
#90

"O kadar yalnızım ki içimde yalnızlıktan ayrı bir kişilik oluştu." diyecek kadar yalnızlığın heybetini kuşanmış adam.

AL
04.07.2017 15:53
#91

Üstadın Ramazan Bayramı konuşmasından bir pasaj:

 

"Şimdi iş başa düştü. Millete, milletin kendine düştü. Milletin içinden aydınlarından bir kısmını tabi aydınların hepsini diyemiyoruz, tekrar donatıp ayağa kaldırıp ve tekrar o devletimizin olması lazım. Büyük devletimizin olması lazım. Bu devlete Arap devleti dediğimiz anda o bitiyor. Arap Birliği kuruldu biliyorsunuz. Bu devlete Kürt devleti dediğiniz anda o bitiyor. Bu devlete Fars, Pers, İran devleti dediğiniz zaman o olmayacağı belli. İşte bunun gibi mensubu olduğumuz, tabiî ki en büyük onurla mensubu olduğumuz Türk devleti bile diyemeyiz. Tabi Türkler de imtihanını vermiş tarihte. Bunu göstermiş, fakat kedisi kurduğu hiçbir devlete Türk devleti dememiş. Selçuklu aile, Osmanlı aileden geliyor. Neden dememiş? Çünkü: Başka ırklar, Müslüman kardeşleriyle beraber kuruyor devleti. Kendinde o hakkı görmemiş, tevazu göstermiş… Hiçbir zaman kendi ırkını öne sürmemiş…

 

Bu bakımdan hiçbir ırkın adını kullanarak bir devlet kuramazsınız. Türkiye Cumhuriyeti Devleti diye koyduğunuz andan itibaren ki bu devletin de olmayacağı ortaya çıkmıştır. Bu, Türk adından gelmiyor, hemen gidip bir ırk adı vermekten, sınırlıyorsun… İran İslam Devrimi dediler, duyduk memnun olduk. Biz Cağaloğlu’ndaydık, orada İran Konsolosluğu var. Gideyim bakayım ne gibi değişiklik oldu, ismi ne oldu? Bayrağı ne oldu? Gittim, baktım “İran İslam Cumhuriyeti” diye yazmışlar levhaya. Bu devlet olmaz dedim. İran diye sınırlıyor kendini. Cumhuriyet diye sınırlıyor. Oysa cumhuriyet yönetim şekli. Onu biz seçeriz. İran diye sınırlıyor. Sanki İslam kâfi değil.Kaynak: 'Mademki imtihan yurdundayız."