Buyrun, bu 1. Bölüm metnimizdir. İçerisindeki şiirler pek alakasız yerlerde bulunmakta olabilir. Ancak bu metin okunurken o aralarda, o şiirlerin videoları girecektir. Kimi şiir 1934 öncesi yazılmamıştır. Koyup koymamakta tereddüt etmemizin sebebi, 3. bölümde dava ve çile ağırlıklı olduğundan, 1. bölüme kaydırmanın doğru olup olmaması hakkında karar veremeyişimidir. Yardımcı olursanız inşallah bunu da düzenleyeceğiz. 'Aydınlık, Canım İstanbul, Ben Beklenen, Çocuk ' çocuk şiirleri de bunlara dahildir.
Buyrunuz... Tavsiye, eleştri ve yorumlarınızı bekliyoruz inşallah...
Bu arada, bir de 1. bölümümüze başlık gerekiyor :)
Necip Fazıl 1904 yılında İstanbul Çemberlitaş’ta kocaman bir konakta doğar. Köklü, iyi eğitimli, zengin bir ailenin çocuğudur. Necip Fazıl, doğduğu büyük konakta, büyük imtiyazlarla büyür. Önce Fransız Mektebi, daha sonra Amerikan Koleji’nde okur. Fakat bu okullardan çabucak usanır. Ve buralardan alınarak Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi, Rehber-i İttihat Mektebi gibi devrin İstanbul’unun en iyi okullarına gönderilir. Ardından Heybeliada Numune Mektebi’ne gider. Bu okulu bitirip yine aynı yerdeki Bahriye Mektebi’ne kaydolur.Bu okulu şöyle anlatır kendisi:
“…. herkes saman ekmeği yerken nefis sofralarda oturduğumuz, müzikle yemek yediğimiz, saraylara mahsus muaşeret edebleri içinde yuğurulduğumuz, böyleyken disiplinlerin en yakıcısı içinde kavrulduğumuz memleketin en namlı hocalarına malik bulunduğumuz ve tatile üç ayda bir çıktığımız Bahriye Mektebi…”
Şiire de orada başlamıştır.Tekrar kendi ağzından dinliyoruz;
“Şiire orada başladım
Bizden hayatımızın en çarpıcı vak’asına dair birer vazife isteyen Edebiyat muallimine <<büyük babamın ölümü>> isimli bir nesir verdim, onun taşkın takdirlerini kazandım; ve sonra şiire başladım. Derken Edebiyat muallimimizin eline bir de şiir sıkıştırınca onun şu hitabına çarptım:
_Yoo! Artık çizmeyi aşıyorsun! Bu yaştaki çocuk şairliğe kalkamaz! Bekle, sabret! “
1921 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne öğrenci olur. Şiire karşı ilgisi bu yıllarda gelişir ve 1922 yılında ilk şiirleri çeşitli dergilerde yayımlanmaya başlar.
Yıllar hızla geçer, 1923 yılında Cumhuriyet ilân edilir. Necip Fazıl, 1924 yılında Cumhuriyet’in Avrupa’ya gönderdiği ilk öğrenciler arasındadır. Fransa’ya gidecek, Paris’te, ünlü Sorbon Üniversitesi’nde felsefe eğitimi alacaktır. Galata Rıhtımı’nda kendisini Marsilya’ya götürecek gemiye binerken kendi anlatımıyla “fesini başından çekip sulara fırlatır.” O da, Tanzimat’tan beri yetişen birçok Türk aydını gibi aşağılık duygusu içindedir. İçinde yaşadığı medeniyetin, kültürün hemen her şeyinden nefret eder.
“Avrupa gözümde pırıl pırıl ışıldamaya başladı. Matbaayı getiren İbrahim Müteferrika, (Versay) hayranı Yirmisekiz Çelebi (Şarlotenburg) meddahı Sadullah Paşa, ucuz Hürriyet Kahramanı Namık Kemal, Tanziman zarifi Abdülhak Hamid’ den beri birçoğunun gidip de hakikatte hiçbirşey getirmediği ve buradaki temelle oradaki çatıya birleştiremediği Avrupa.”
Paris’e felsefe öğrenimi görmek için gelen 20 yaşındaki genç şâir, burada kendisini kumara kaptırır, ünlü Sorbon Üniversitesi’ni tanımaz bile. 1924–25 yıllarını derbeder bir şekilde geçiren Necip Fazıl’ın bu hâlini öğrenen Millî Eğitim Bakanlığı, bursunu keser ve ondan Türkiye’ye dönmesini ister. “Üniversite talebeliğinden Paris dönüşüne kadar geçen yılların özü”, Necip Fazıl’ın kendi ifadesiyle “başıbozukluk ve serseriliktir.” ‘O ve Ben’ adlı kitabında Paris hayatını şöyle özetler:
“Paris hayatım, benim de kendi kendimi arayışımın müthiş his helezonları, korkunç girinti ve çıkıntıları arasında, nefs cesareti bakımından hayal yakıcı bir tablo çizdi.
Kadını, kumarı, içkisi; ( bohem ) hayatı, şüpheci felsefesi, sar’a nöbetleri içinde sanatı, çözmeye çalıştıkça dolanan ve büsbütün düğümlenen meseleleriyle Paris… Susadıkça gaz içmenin, gaz içtikçe susamanın ve pırıltılı kadehler içinde ebedi bir su hasreti çekmenin hali…”
KALDIRIMLAR
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!
Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.
Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...
(1927)
1925 yılında yurda dönen Necip Fazıl, Hollanda Bankası, Osmanlı Bankası ve İş Bankası’nda fıtratıyla ve mizacıyla hiç ilgisi olmayan işlerde çalışır. Bunaldıkça bunalır. Daraldıkça daralır, âdetâ patlayacak bir hâle gelir. Fakat bu hâline hiçbir çözüm bulamaz. İstanbul’da sıkılınca çalıştığı bankaların Anadolu şubelerine kaçar, oralarda sıkılınca İstanbul’a döner. İstanbul’da, “Beyoğlu pansiyonlarında”, “tavanarası” odalarda “ressamlı, heykeltıraşlı, şâirli, muharrirli, profesörlü bir kalabalığa gömülü”, ismi olan fakat kendisi olmayan, mide gurultusu kadar başıboş insiyakların, en kaba teessüriyetlerin hâkim olduğu adına ‘bohem hayatı’ denilen bir hayatı yaşar.
O, bohem hayatı şöyle tarif eder:
“Bu hayatın kendisi yok ama ismi var: (Bohem) hayatı… Mide gurultusu kadar boş insiyakların, ve tabak gıcırtılarına duyulan sinir kamçılanmaları gibi, en kaba teessüriyetlerin hayatı…”
Mutsuz ve huzursuzdur. Hâlbuki bu yıllarda görünüşte onu mutsuz edecek hemen hiçbir sebep ortada yoktur. Onu kimseye muhtaç etmeyecek bir işi ve kazancı vardır. Ayrıca, 1925 yılında ilk şiir kitabı Örümcek Ağı yayımlanır. Bunu, 1928 yılında kendisini büyük bir öne kavuşturacak olan Kaldırımlar takip eder. Edebiyat dünyasında yaşayan genç şâirlerin en büyüğü olarak görülür.
BEKLENEN
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?
1928 yılında bütün eser mevcudu 64 yaprağı ancak bulduğu hâlde kendisi ve sanatı hakkında yazılanlar bunun on mislini aşar. Devrin en ünlü yazarlarından Yakup Kadri, onu ilk defa tarafından keşfedilmiş bir deha olarak tanıtır ve şöyle der:
“Her vakit söylediğim gibi, şiirde Necip Fazıl, Türk nazmı bakımından bize yeni ve tamamiyle orijinal bir ses ve ahenk getirmiştir”
Veda
Elimde sukutun nabzını dinle,
Dinlede gönlümü alıver gitsin
Saçlarımdan tutup kor gözlerinle
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin.
Yürü gölgen seni uğurlamakta,
Küçülüp küçülüp kaybol ırakta.
Yolu tam dönerken arkana bak da
Köşede bir lahza kalıver gitsin.
Ümidim yılların seline düştü,
Saçının en titrek teline düştü,
Kuru yaprak gibi eline düştü,
İstersen rüzgara salıver gitsin.
(1923)
BU YAĞMUR
Bu yağmur, bu yağmur bu kıldan ince,
Nefesten yumuşak yağan bir yağmur.
Bu yağmur, bu yağmur bur gün dinince,
Aynalar yüzümü tanımaz olur.
Bu yağmur kanımı boğan bir iplik,
Tenimde acısız yatan bir bıçak.
Bu yağmur yerde taş ve bende kemik,
Dayandıkça ağır ağır yanacak.
Bu yağmur, soğumuş yarada kezzap,
Sabrın memesine yapışmış sülük,
Ne başı, ne sonu olmayan azap,
Yandıkça gelişen sihirli kütük.
Bu yağmur, tufanı belki de Nuh'un,
Ve gölgede yüzen odam, gemisi,
Akrebi, çiyanı, böceği ruhun,
Ne varsa meydanda, meydanda hepsi.
Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
Karanlık kovulmaz düşüncelerden.
Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
Sularsan, seslerden ve gecelerden.
(1934)
Cumhuriyet devrinin ünlü edebiyat tarihçisi İsmail Habib Sevük, Edebî Yeniliğimiz’de onun, his ve hayal yüksekliğine hiçbir şairin çıkmamış olduğunu kaydeder. Yine devrin ünlü edebiyat eleştirmeni ve deneme yazarı Nurullah Ataç, onu yarına kalacak tek şair olarak gösterir. Devrin ünlü gazetecisi ve yayıncısı Yaşar Nabi, ondan “bir mısraı bir millete şeref verecek şair” olarak bahseder.
GEÇEN DAKİKALARIM
Kimbilir nerdesiniz,
Geçen dakikalarım
Kimbilir nerdesiniz?
Yıldızların,korkarım,
Düştüğü yerdesiniz;
Geçen dakikalarım?
Acaba tütsü yaksam
Görünür mü yüzünüz?
Acaba tütsü yaksam?
Siz benim yüzümsünüz
Eğilip suya baksam,
Görünür mü yüzünüz?
Gitti bütün güzeller;
Sararmış biri kaldı,
Gitti bütün güzeller.
Gün geldi,saat çaldı,
Aranızda verin yer;
Sararmış biri kaldı!
(1930)
Neredeyse bütün basın-yayın dünyası, onun yazılarını ve şiirlerini basmak için âdeta birbirleriyle yarışır. Bu arada şiirleri ders kitaplarına alınır, yüz binlerce gence o büyük bir şair olarak tanıtılır. 1932’de üçüncü şiir kitabı Ben ve Ötesi yayımlanır. Bir süre sonra yakın dostlarının devletin üst kademelerine gelmesiyle, mizacına hiç uymayan bankacılıktan da kurtulur. Önce Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi kadrosundan Ankara Yüksek Devlet Konservatuarı, Batı Edebiyatı Kürsüsü’ne, daha sonra ise, isteğine uygun olarak İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari Bölümü’ne öğretim üyesi olarak atanır. Ayrıca Robert Kolej’in son üç sınıfına edebiyat hocası olur.
Bütün bunlar onu mutlu etmeye yetmez. Necip Fazıl, bu yıllarda kadın-içki-kumar üçgeninde bir hayat yaşar. Kendisinin çok sevdiği bir ifadeyle, hafakanlar, bunalım ve buhranlar içinde kıvranır.
SERSERİ
Yeryüzünde yalnız benim serseri,
Yeryüzünde yalnız ben derbederim.
Herkesin dünyada varsa bir yeri,
Ben de bütün dünya benimdir derim.
Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,
Aradım bir ömür, arkadaşımı.
Ölsem dikecek yok mezar taşımı;
Halime ben bile lanet ederim.
Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar;
Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr,
Bir rüya uğrunda ben diyâr diyâr,
Gölgemin peşinden yürür giderim...
(1924)
Yalnızlık duygusu, boşluk hissi, ölüm korkusu, bedbinlik, karamsarlık, ümitsizlik, büyük şehirlerin boğucu kâbusu, dipsiz bir korku bu yıllarda şiirlerinde işlediği en önemli temalardır. Cinnet, şüphe, endişe içinde bir hayat yaşar. Acınacak bir hâle gelir.
OTEL ODALARI
Bir merhamettir yanan, daracık odaların,
İsli lâmbalarında, isli lâmbalarında.
Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,
Küflü aynalarında, küflü aynalarında.
Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam,
Kırık masalarında, kırık masalarında.
Bir sırrı sürüklüyor, terlikler tıpır tıpır,
İzbe sofalarında, izbe sofalarında.
Atıyor sızıların, çıplak duvarda nabzı,
Çivi yaralarında, çivi yaralarında.
Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor,
Tavan aralarında, tavan aralarında.
Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,
Otel odalarında, otel odalarında !..
(1927)
Necip Fazıl’ın içine düştüğü bu menfi durumun başlıca sebebi, bu neslin din ve tarih duygusundan mahrum yetiştirilmesidir. Onun bu içler acısı hâli, devrin birçok aydınında da görülür. Çünkü bu nesil dine karşı kuvvetli bir reaksiyon içinde yetişir… Bu devirde din duygusunun yerini, onun tam zıddı olan bir duygu, dünya duygusu alır… Freudizm ve Libido fikri bu devir roman ve şiirinde önemli bir yer tutar… Bu devirde korkunç bir zinaya ait bütün eserler tercüme olunur… Gençler evlenmeyi, aile yuvası kurmayı lüzumsuz bulmaya başlarlar… Bekârlık müşterek bir tem hâline gelir… Maziye karşı kuvvetli bir reaksiyon olduğu için gençlikte tarih duygusu kalmaz. Bu devirde korkunç bir aydınlar ihanetine rastlarız. Kalbini ve kafasını yitiren etten robotlar etrafı sarar. İşte bu sosyal şartlar içinde yetişen Necip Fazıl da, ailesinin vermeye çalıştığı millî ve mânevî değerleri bir süre korusa da, nesline mensup modern eğitim kurumlarında okumuş birçok genç gibi devrini ve neslini saran korkunç imansızlığı yenemez.
İçinde yaşadığı devir ve muhitin ulvî bir imanın gelişmesine meydan vermeyen yıkıcı şartları onu da derinden etkiler. Necip Fazıl’ın bu hayatı 1934 yılında Abdülhakim Arvasi’yle tanışıncaya kadar devam eder.
Hayatını kendisi şöyle nitelendirir Necip Fazıl:
“Hayatım, başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum.
BİRİNİ..
O, kim mi?
Allah'ın Sevgilisi..
Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedilik sarayının paslanmaz tacı..
Tek dava O'nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı. Binbir istikamette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki meccani emniyet ve bedahet saadeti karşısında şaşkın, hep o BİR etrafında helezonlar çizen bir hayat..
Benim hayatım budur!”
Ve Mürşidi, yani yol göstericisi ile tanışmadan önceki Necip Fazıl’ı şöyle tarif eder:
“Ancak mürşid kapısından üflenen havanın yüzüme çarpmasiyledir ki, çözebildiğim bu sırra, o zamanlar alabildiğine uzak; sert ve dikenli bir benlik kabuğunda mahpus ve alabildiğine başıboş, genç, pek genç sanatkar… Sanatı sanat için bildiği gibi, toprak üstü sürüngen yaşayışını da gerçek hayat sanan ve başını göğe kaldıramayan mağrur cüce…”