ÜSTAD’IN BU ACİZ VE SINIRLI İNSANDAN Kİ YANSIMALARI
Bir ortam düşünün; mesela bir okul. Kantinde ortamın en havalı insanı; son derece yakışıklı, bakımlı, giyimi kuşamı, parası pulu yerinde vs. plastitede her şeye malik. Ama batınında neler olup bittiğini anlayamıyoruz; dış görüntüsündeki göz kamaştırıcılığı ve popülerliği, tüm kötü yanlarını gizlemiştir. Birde bu karakter nispetine zıt olan insanları düşünün; maddi durumu yetersiz, imkânları kısıtlı, onda görüp de kendinde bulunmayan meziyetlerden yakınan, eziklik çeken tipler… Tüm eziklerin gözündeki ideal o dur. Herkes ona özenmektedir; saçına onun gibi şekil verir, onun kullandığı kelimelerle, ağız yapısıyla konuşmaya çalışır, onun takıldığı ortamlarda boy göstermek ister, onun gibi giyinmeye, yemeye çalışır… Tüm benliğiyle onun gibi olmanın hayalini kurar ama beceremez, gücü yetmez, çakma oluşlarla idare eder… Onu ne kadar taklit’e yeltense o kadar gülünç ve acınılacak hale düşer… Artık gözü iyice körelmiştir görünenin ötesine nüfuz edememektedir sadece maymun gibi taklit etmektedir… Kendinden ne kadar ödün verirse, onun karşısında o nispette küçülmektedir. İşte bizim intelijansiyamız, birkaç tanesi müstesna bu şahsiyetsiz, ezik karakterli insanlardır. Böyle bir ortamda Üstad meydana çıkmıştır. Tam bir şahsiyetçi olduğundan o dış görünüşü mükemmel içi çürümüş tipe hiç itibar etmez. Karşısına dikilir ve avazı çıktığı kadar bağırır: Dıştan görünen bu ihtişamına karşılık için pislik doludur. Bu oluşun sahtedir, gelip geçicidir, bir gün yıkılmaya, yok olmaya mahkûmsun… Deyip ne mal olduğunu bir tokat gibi hem onun hem de onu taklit eden maymunların suratına çarpar. İşte biz böyle şahsiyetçi bir insanın sevdalısıyız. Karşısındakinin dış görüntüsüne aldanıp kendimizden, kendi geçmişimizden yani şahsiyetimizden ödün veremeyiz! Güzel görünmeyi bizde istiyoruz fakat ruhumuzu temiz tutmak, kendimiz gibi olmak şartıyla.
Her şeyin; bütün maddi ve manevi değerlerin bozulduğu, yerin dibine geçtiği bir anda yeni bir oluş, yeni bir nizam kaçınılmazdı. Üstadın kendi ağzıyla dediği gibi: ‘Ne pahasına olursa olsun olmalıydım ve yaşanmaya değer hayatı cemiyet ve devlet şekline dek nakışlandırmalıydım.’ Ama nasıl? Bu dünyada herkes hakikate talipti peki hakikat nereye gizlenmişti? Kimdeydi: Ruhçuda mı Maddecide mi? Üstadın eserlerinde belirttiği gibi: ‘Batıda, bir düşünürün ahlakı yoksa o yarımdır.’ Bir ahlak sahibi olması lazımdı tüm sanatını ve yaşamını altına sığdıracağı ulu kubbeye! Karşısında kayda değer iki yol vardı; maddecilik ve ruhçuluk. O hiçbir zaman maddeci olmadı, kendi deyimiyle: ‘Fikirde daima ruhçu, tecritçi, sezişçi ve keyfiyetçi sır idrakine bağlı ve ilahi vahdeti tasdikçiydim.’ Diyordu ama onun için kuru kuruya söylemeyle biter miydi? Büyük çile başlamıştı; Allah, ruh, madde, ölüm… Aklın, altında ezileceği mefhumlar. İmanın tam olmadığı yerde şüpheler ve vehimler. Büyük çilenin eşiğindedir, zaten hazırlopçuluk ve ezbercilik hiçbir zaman ona göre olmamıştır. Çilesi çekilmeden dava sahibi olunur muydu? Tabiî ki hayır… Bir şiirinde söylediği gibi: ‘Akıl, olmazların zoru içinde. Üstüste sorular soru içinde...’ işte bu haldedir.
Aklını artık okadar tahrif etti ki kendi deyimiyle: ‘Tam imanla tam inkâr arası gidip geldiğim an.’ Ben, Üstadın, Allah’ı, tüm ihtişamıyla kader bahsinde hissettiğini düşünüyorum. Sanatçı kimliğinin getirdiği muazzam göz ile… Kemmiyette basit ama keyfiyette muazzam bir vakıa. Bir piyes, içinde bir karakter; dış görünüşü, düşünceleri, mesleği, ne yiyip ne içtiği, nelerden hoşlandığı, çevresindeki insanlar, yaşadığı olaylar vs. hepsi bir aklın mahsulü. Gerçek sanatkârdan kuluna yansımış kırıntılar; sınırlıda olsa bir şeyler yaratmak. Evet, bir adam yaratmak piyesi, o muazzam eser. ‘Kul olduğumu anlamak için Allahlık taslamam gerekmiş!’ dediği ve Allah’ı tüm varlığıyla iliklerine kadar hissettiği eser. Kim bilir hangi ızdıraplardan sonra vücut buldu… Piyes anlaşıldığı üzere ağırlıklı olarak kader ve ölüm bahsi üzerinde durmaktadır. İnsan kendi kafasından bir adam yarattığını söyler de gerçek müsavviri nasıl göremez? Anlaşıldığı üzere bir gören var!
Filmi izledikten sonra haftalarca tesiri altında kaldım. Başımdan birde hadise geçti anlatmadan geçemeyeceğim: İzlediğim günün ya sonraki veyahut ta öbür günü. Peder beyle çatıda, harcı dökülen kiremitleri onaracağız:
Peder bey malzeme almak için dışarı çıktı, yarım saat sonra falan geldi, aşağıdan zile bastı.
+ Bir teneke kum getirdim gel de yarısı kadarını al çatıya çıkar. Benim biraz daha işim var. Dedi ve gitti.
Bende hemen evde bir arayışa geçtim; kumu neyin içine koysam da çıkarsam. Elim poşetlerin olduğu yere gitti; yok dedim bunlarla olmaz hem yırtılır hem az alır. Çuvalların olduğu yere gitti; oda olmaz dedim yarım teneke kum büyük bir çuvala koyulur mu? En sonunda banyodaki kovaya ilişti gözüm, aldım indim aşağı, kova ile birlikte çatıya çıkardım ve bıraktım. Yaklaşık yarım saat sonra peder bey geldi. Bir hışımla daldı içeri; gittiği yerde yeleğine nokta nokta boya bulaşmış:
+ Çabuk leğeni getir, su doldurup yeleği içine atta boyaları kurumasın, yıkanır sonra. Dedi
Tamam dedim, leğeni arıyorum… Her zaman banyoda bulunan leğen uçmuş adeta, banyoya bak yok, kilere bak yok, balkonlara bak yok. Karadenizli olmanın getirdiği çabuk sinirlenme ve tez canlılık nedeniyle peder beyin sinir katsayıları arttı birden:
+ La oğlum nereye gider koskoca leğen…
- Yok baba, yok yani.
Sonra peder bey banyoya girdi küvete baktı, kovayı göremedi. (Daha önce nerden dikkat ettiyse)
+ Burada bir tane kova vardı o nereye gitti?
- Çatıya kum çıkardım orda bıraktım.
Beynine kan sıçramıştır artık, küplere bindi:
+ Kum çıkaracak başka bir şey bulamadın mı? Size bir iş ver de arkasından ne olacak onu düşün… Bir dünya saydı durdu; düşünmeden söylenilen bir sürü laf.
Bende dayanamadım bağırmaya başladım:
- Bağıracak ne var şimdi, en ufak bir şeyde hemen küplere biniyorsun, çok büyük mesele sanki… alıp getiririm ne olacak yani.
Çıktım kumu yere döktüm kovayı aşağı indirdim su doldurup yeleği içine bastım.
Sonra düşündüm; birden piyesteki kader bahsi gözümün önüne geldi, ne oluyoruz ya dedim kendi kendime. Sebepleri ve neticeyi düşündüm aklım durdu sanki. Görünüşte son derece basit kaile bile alınmayacak şeyler ama küçük sebeplerin meydana getirdiği netice ortada. Hemen her gün evde olan aile fertleri o gün yok. Her zaman banyoda olan leğen uçmuştur. Peder bey dışarı çıksın bir yere gitsin de üzerine boya atlasın (bu yaşıma kadar böyle bir durumla karşılaşmadım en azından ben muhatap olmadım. Neden, evde sadece ikimiz varken oldu?). Sen kumu çıkarmak için koskoca evde git kovayı bul, tamam buldun da, bari dökte gene eve getir oda yok… Anlaşılacağı üzere hiçbir hata hiçbir eksik yoktur, o olay yaşanacaktır! Görünürde basit, üstüne bile durulmayacak sebepler, ama ortaya çıkan netice: Sahne bilemem kaç; baba ile oğul arasında ki ilişki, ve oyun! Her şey bir kerede kusursuzca oynanır ve olay vuku bulur. Bu piyeste doğaçlamada vardır neticenin iyi veya kötü olması az çok elimizde olan bir şeydir. Anlaşıldığı üzere bu sahnede kötü sonla bitti!... Oyuncular, sahne, dekor, her şeyi görüyorsun da bu piyesi yazan nerededir? İşte hayatta yaşanan olayların üstünü örten gizli şuur: Allah’tan başka kim olabilir. Alsana kader, alsana imtihan, al sana hakikat.
Artık tüm benliği ile diyebilirdi: ‘Yalnız Allah var! Var olan yalnız Allah! Her şey okadar yok ki yalnız Allah var! Allah öyle var ki kendisinden başka hiçbir şey yok!’ Duyduklarımız, gördüklerimiz, yaşadıklarımız, tattıklarımız, tanıdıklarımız vs. hiçbir şey yok tek gerçek yalnız Allah. Her şey yok, derken kafama takılan bir mevzuyu anlatmak isterim:
Üstad’ın çile şiirinde geçen bir mısra: ‘Gözsüz görüyorum rüyada nasıl?’ Bu soru hep kafama takılmıştır. Bazen öyle bir hal alıyordum ki sadece rüya görmek için yattığımı bilirim. Gözlerimizi kapatıp uyuyorduk ve ayık durumda yaşadığımız, hissettiğimiz her şeyi orada da yaşıyorduk: Bir kızın elini tuttuğunda, ayıkken ne hissediyorsan rüyada da aynı his aynı heyecan, köpek saldırısında bile gerçek hayatta nasıl korkuyorsan rüyada da aynısı… Rüyada da mutlu oluyorsun, üzülüyorsun, korkuyorsun, ölüyorsun! Hatta bazen öyle anlar oluyor ki rüya içinde rüya görüyorsun! Gözün kapalı ama açıkken gördüğün tüm ayrıntıları orada da yakalıyorsun. Zamanın üstüne bile çıkıyorsun; mesela Trabzon’dayken birden kendini İstanbul’da bir olayın içinde buluyorsun… Ve bilim adamlarına göre tüm bunlar saniyeler içinde yaşanıyormuş, şaşılacak iş! Bunların hepsi içimde birike birike doğru veya yanlış kafamda bir teori oluşturdu: Allah önce ruhları yarattı, o ruhta, bir gün dünyaya gözlerimizi kapattıktan sonraki defnedileceğimiz yani mahşer yerine gözlerimizi açacağımız yerde uyumaktadır, bu dünyayı da rüyada görüyordur. Sanki bu dünyada sabahları bizi uyandıran çalar saatler gibi, bir gün sura üflenecektir ve ruhumuz uykusundan uyanıp gözlerini gerçek hayata açacaktır! Ve bütün ruhlar için, bu dünyada algıladığımız şekliyle, zaman devir ede ede başlangıç noktasına ulaşacaktır; ruhumuzun ilk yaratıldığı ana! Şu anda, gördüğümüz rüyaları nasıl yok sayıyorsak, yaşadığımızı sandığımız bu dünyada, öteki âlem karşısında bu nispetle yoktur herhalde. Hikmetleri bol olsa gerek.
Çilesini çekti ve ferahlığın eşiğine geldi, yepyeni bir dünya hediye etmiştir çil horoz, bilinmezliği ile tanınan Rabbini bulmuştur. Kendi deyimiyle: ‘Bundan böyle gözlerinin pası silinmiş, üstündeki buğu alınmış ve ilk imtihandan geçirilmiş insan olarak, Efendimi aydınlık gözle görebilirim… Artık önümde yol tektir: Allah ve Resulü…’
Bahsi açılmışken Abdülhakim Arvasi Hazretleri için kendimce, aciz bir teşhisi yazmak isterim: O, nasıl büyük bir velidir ki hiçbir kalıba sığmayan, marazi bir zekâyı dizginleyerek kitaplık çaptaki bir dava adamına dönüşmesine vesile olmuştur. Üstadın söylemiyle: ‘Kalemime fetih ve inkişaf O’nun ile geldi.’ Bana göre bu durum büyük bir keramettir, ondan daha da büyüğü ise: Üstadın her şeyini borçlu olduğu Velinin, Üstadı kendine peçe yaparak kendi büyüklüğünü gizlemesidir. Her Velinin kerameti, bağlı olduğu Nebiye aittir Üstadında tüm marifeti bu Mübarek Zata ve Asli Gayeye bağlı muazzam bir olaydır!
Artık İslam ahlakını üstüne giymiştir. Şimdi tek iş bu davayı maddi ve manevi tüm kıymetleriyle cemiyet ve devlet şekline dek nakışlamaktır.
Üstadın deyimiyle; ‘Bizim bu halimiz yüce dinimizin bir mucizesini daha tecelli ettirmiştir’. Biz o mübarek dinden uzaklaştıkça, o kadar gülünç ve sefil bir toplum olduk. Bu ülkede camiler kapatıldı, ezanlar Türkçe okundu, kuranlar yakıldı, onca mübarek insan katledildi, neredeyse ağza Allah lafzını almak bile suç oldu… Bu zulmün ve inkârın büyüklüğüne nispetle millet olarak, o kadar dibe battık. Tüm arayışlar tüm çabalar asli gayeden uzak olduğu için hiçbir netice alınamadı, hiçbir şey olamadık. Ama Yüce Mevla bu davayı öksüz bırakmadı; bozulmamıza denk bir mucizeyle, her şeyin bitti denildiği bir anda İslam’ın nuru Necip Fazıl Kısakürek ve Bediüzzaman Said Nursi tarafından yeniden göklere çekildi. Takdir-i ilahiyi görüyorsunuz değil mi? Allah kelamını ağza alanın katledildiği bir zamanda bu iki insana hiçbir şey olmuyor. Bu iki insanın arkasında Allah’tan başka kim vardı ki? Anlayana ondan başka tüm güçler acizin acizi zaten. Eğer bu insanların arkasında, (benzetmemi maruz görün) Amerika olsaydı eminim bu kadar korunamazlardı. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine ne kötülükler yaptılar; zehirliyorlar ölmüyor, zindanlara atıyorlar gittiği yerler gül bahçesine dönüyor... Üstada para veriyorlar, muazzam tekliflerde bulunuyorlar yinede Haktan başka bir şey söyletemiyor, hapislere atıyorlar yıldıramıyorlar… Türlü düzenbazlıklara rağmen boş ve acizler.
Bu gidişatın seyrini, hep filmlere benzetmişimdir: Neredeyse bütün filmlerde iyiler ve kötüler vardır. İyiler her zaman güçsüzdür, imkânları kısıtlıdır bu şartlarda birkaç yürekli adamın zuhur etmesiyle en sonunda kötüyü mat ederler. İkinci seçenekte ise; iyi için başlangıçta saadet devri vardır daha sonra bazı hatalar yapılmıştır ve kötülük hükmetmeye başlamıştır sonrasında, yine filmin ana temasına geçilir; iyi olan kazanır ve mutlu sona ulaşılır. Birde bu gidişata zıt olanları düşünün, mesela; iyilerde sonsuz bir kudret kötünün kafasına sürekli vurmaktadır veya bunun tersi; kötüde sınırsız bir güç ve sürekli iyinin kafasına vurmaktadır. Bir amaca hizmet etmiş olur muydu acaba? Olmazdı tabiî ki. Görüldüğü üzere İdealsiz film bile çekilmiyor! Oldukça hikmetli durum!
Bizim filmimiz ikinci benzetişe uymaktadır: İslamiyet’in gelişiyle büyük bir aydınlanma ve mutlak güç sahibi Doğu, daha sonra heyecan yitirilip, her şeyin ezbere dökülmesiyle ve meydana bozguncu insanların; bir taraftan ham yobaz ve kaba softa diğer taraftan küfür yobazlarının çıkmasıyla her şeyin tepe taklak oluşu… Artık kötülerin; maddeyi teshir altına alan Batı’nın hükmü geçmektedir. Hal böyle iken her şeyin bitti denildiği anda, meydana, iyilerin safında yer alan iki tane başrol oyuncusu çıkar: Necip Fazıl Kısakürek ve Bediüzzaman Said Nursi. Bütün manilere rağmen durdurulamazlar tüm zorluklara karşı göğüs gerip eserlerini verirler: Büyük Doğu ve Risale-i Nur külliyatı! Adeta arkalarından gelecek Fatihlere yol gösteren Akşemsettin gibidirler… İşte bizim filmimiz budur. Büyük ihtimaldir ki mutlu sona ulaşacaktır.
Şimdi davamıza geçelim, tüm dava bir sorununun içinde gizlidir, kâinatın en güzel soru cümlesinin içinde: YAŞANMAYA DEĞER HAYAT NEDİR? Bu soruyu nefsine soran her insanın karşısına muhakkak ki Üstad çıkacaktır. Tüm davayı içinde barındıran, zamanın ve mekânın üstüne çıkmış eserleriyle: Başta İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ ve ardından gelen Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu… Tezleriyle, antitezleriyle her şeyin içinde olduğu eserler. Cevabı mı? En kapsayıcı biçimde: HİÇ ÖLMEYECEKMİŞ GİBİ BU DÜNYAYA, HEMEN ÖLÜCEKMİŞ GİBİ AHİRETE ÇALIŞMAK. Çoğu kişinin bildiği, çilesini hemen hemen kimsenin çekmediği hadis. Cevapta da görüldüğü üzere dünyanın başında da ‘ölüm’ var ahretin başında da. Herhalde sadece ölümü düşünmek bu hadisin sırrını çözmeye yetecektir. Tüm gerçekliğine rağmen, ölüm, yaşam kadar hayatımızda yer tutmamaktadır. Hâlbuki yaşam neydi? O mefhumu bile anlamak için ölümü bilmek gerekir. Bu konu hakkında hep bir sahnenin hayalini kurarım:
Bir gurup arkadaşla kafede oturmaktayız; koyu bir muhabbet. Ben gene Üstadı ağzımdan düşürmüyorum, ondan ne kaptıysam dilim döndüğünce anlatıyorum. Masaya bir kadın yaklaşır:
+ Fal baktırmak ister misiniz?
Kim yanaşır? Herkes gaipten haber verilemeyeceğini bilir. Ben atıldım:
- Ben baktırmak istiyorum.
Herkes şaşkın, inanan biri böyle bir gaflete nasıl düşer. Makara peşinde sanırlar. Ve baktırırım:
+ Yakın zamanda aşk hayatın düzelecek, kısmetin açılacak, işlerin yolunda gidecek…
Falan filan bir dünya safsata…
- Müsaade ederseniz bende sizin falınıza bakmak isterim.
+ Siz de görebiliyor musunuz?
- Çıkmazsa paranızı bile iade ediyoruz.
Herkes merakla ne saçmalayacağımı bekliyor.
- Allah Allah, olamaz böyle bir şey, öldüğünü görüyorum, öleceksin! 10 dakikamı desem, 10 senemi desem 100 senemi desem üç vakte kadar öleceksin.
+ Aman ya bende saf saf ne diyecek diye bekliyorum.
- Evet oldukça safsın; katıksız bir ahmak. Akıllı olsaydın 10 dakika ile 100 sene arasında hiçbir fark olmadığını anlardın! İstikbalde ne olacak, onu mu istiyorsun? Ölümden başka koskoca bir yalan. Fal bakıp para mı kazanmak istiyorsun? Git bak. Herkese ölümü hatırlat, belki karşına Hazreti Ömer (r.a)’i anlayan birileri çıkarda, paranın yanında birde dua alırsın… İşte tüm açıklığı ile ahireti hatırlamak için, ‘ölüm’ diyoruz!
Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışmak… Yüce dinimiz ne kadar güzel ölçü koymuştur bu konu hakkında: Şeriatın boynuna yüklediği sorumlulukları yerine getirdikten sonra, çalışmak ibadettir! Bundan daha iyi teşvik olamazdı herhalde. Fakat bu taraf, bizde çoğu zaman eksik kalmıştır: Dillere pelesenk olmuş bir söz hatırlıyorum; aman canım niye bukadar uğraşıyorsun, bunlar fani işler fani. Fani falan değil kardeşim yarın öbürgün ölünce onunda hesabını soracaklarını bilmek gerekir. Dünyalık işler mevzuda kimsenin aklından çıkamaması gereken, Velinin söylediği hikmetli bir söz vardır: ‘Gafil halk tembelliğinden bir laf eder: Yarın olsa da bir iş işlesem... Bilmez ki, bugün, dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın ne işleye?’ Tembellik yapmadan, gaflete düşmeden, üzerine düşen vazifeyi en iyi şekilde yapmak, bu davaya inanan herkesin boynunun borcudur! Madde de veya manada, bu dünyada insanlık için hayırlı, bir eser, bir ağaç dikemeden göçüp gitmek, sanırım gafletlerin en büyüklerinden olur.
Bu muvazeneyi kuramayan ferde hayat hakkı yoktur, ne bu dünyada ne öteki âlemde!
Öyle veya böyle, bu dava bir şekilde düzlüğe çıkılacaktır. Artık bu noktadan sonra geriye dönüş yoktur, iyilik tohumları bir kere ekilmiştir. Nasıl ki Kanuniden beri bozulma devrimiz katlanarak en hadsiz noktaya kadar geldiyse, bundan sonrada düzelme devrimiz büyüyecek ve tüm İslam âlemini çepeçevre kuşatacaktır. Fert olarak, biz olalım veya olmayalım muhakkak ki birileri bu davaya sahip çıkacaktır. Günümüzde bedahet ölçüsünde bellidir: Başrolde iki insan var demiştik. Bugün onların önderliğinde, mücerrette aynı, müşahhasta ayrı görülen bu oluşumlar nasılda yekûn içinde bir ahenk oluşturduğu ortadır. Arkalarından gelen cengâverler besbellidir. Herhalde keresteci yoktur aramızda.
Artık sokağa çıkıp insanlara avazım çıktığı kadar haykırmak istiyorum: Ölüm var ya Ahmet, ölüm var ya Mehmet… Hadi ama kimi kandırıyorsun? Sende bu aksiyonu gerçekleştirecek yürek var mı? Evet, artık var diye haykırabilirim. Çünkü biz Haklıyız, insan Haklı olduğu davasından nasıl çekinir? Haklı olmak, Hakkın yanında olmak, Hakikate iman etmek! Artık anlıyoruz ki bu davanın arkasında Allah vardır ve Allah korkusundan başka korku, çekinge tanımamak boynumuzun borcudur!
Günümüzde hala yaşayan, büyük bir insanın söylediği gibi; üzerine enstitüler kurulması icap eden insan: Necip Fazıl Kısakürek. Sanırım bize, O’nu iliklerine kadar sömürmekten başka bir şey düşmüyor.
…
Ana rahminden çıktığımız an doğduğumuz, yaşanmaya değer hayatın cevabını bulduğumuz an ise gerçek anlamda var olduğumuz zamandır herhalde. Kaderin cilvesi işte 24 sene evvel bugün doğmuşum, gerçek anlamda yaşamaya da, Üstad sayesinde bugün başlıyorum. Allah kabrini nur, mekânını cennet etsin.
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!
ENVER AYVENLİ
27.10.2010