'AYNADAKİ YALAN'

Başlatan: Çilekeş Tarih: 23.07.2005 01:57 Cevap: 53

ÇI
23.07.2005 01:57
#1

_Yalan,bu dünya,yalan...Aynadaki yalan...

_Yalan ama,bir gerçeğin yalanı...Aynada gördüğün her şey o da,hiçbiri o değil...

_Gerçeği olmayan yalan olabilir mi?...Doğru olmalı ki,yalan,kendisine sahte bir vücut bulsun...

_Doğrusu olmayan yalan olamaz."Var"ın arkasından"hiç" gelemez.

_Sen aynada yol almaya ne bakıyorsun!..Devir o yol vermez sahtekarı da,ardında gizlediği gerçeğe ulaş!

_O,yakınlığı haber vermek için yaratılmış mücella uzaklık...

_Dünya her avizesine bir güneş yerleştirilse,bir kibrit başı nura denk olamaz..

_Şimdi,haydi git,oyalana dön,sırtını aynalara ver ve onların,içinde yol almaya kalkanlara haykır:Başlarınızı aynaya çarpmayınız;Alnınızdan yaralanırsınız!

_Senin işin bu;aynaya tutulanlara yol vermek..Yoksa sen neredesin,Mevlana Halid'e verilen ayak yolu temizleme işindeki büyüklük nerede?

_Gel,bize gel,başın sıkıştıkça bize gel!..

_Var olmak istiyorsan Allah'ta yok ol!!

ÇI
23.07.2005 01:59
#2

S.A

 

kardeşlerim bu kitabı bu aralar okuyorum..Üstadımızın çok güzel bir romanı..sonundaki bu yazılar hoşuma gitti sizlerle paylaşmak istedim..bu kitabı okumayan arkadaşlar varsa tavsiye ederim...

 

selam ve dua ile..

TA
24.09.2005 18:19
#3

bu romanın kahramanlarından Naci ve Mine arasında geçen bir diyalogun çok benzeride babıalide geçmiştir

babıalideki,o sıralar hapiste yatmakta olan nazım hikmet ve onu ziyarete giden üstad arasında geçmiştir

romanın geneline bakıldığında da naci ile üstad ve nazım hikmet ile mine arasında pek çok benzerlik vardır

bu durum benim hayli ilgimi çekti ama açıkcası altından kalkamadım okuyanların yorumlarını bekliyorum

NF
09.10.2005 19:57
#4

Selamlar,

 

Kitabı okumuştum, lâkin kitabı okurken psikolojik olarak pek rahat değildim ve bu sebeple tam konsantre olamamıştım.

 

Yalnız Mine karakterine en çok uyan, isim ve cisim benzerliğiyle Mina Urgan olsa gerek. Zaten kitabı yorumlayanlar, genelde Mine'nin Mina Urgan olabileceği konusunda fikir beyan ediyor. Fakat Nazım Hikmet de olabilir tabii. Benim net bir bilgim yok bu konuda.

 

Saygı ve selamlarımla

GA
16.01.2006 21:15
#5

Bu kitabı ben de okumuştum ve diyebilirim ki gerçekten çok derin bir halet-i ruhiye ile yazılmış harika bir eser.Okumayanlar varsa mutlaka öneririm ,bir insan içinde ne cevherler taşıyor ve yerini bulduğunda bu cevherler ne güzel ortaya çıkıyor.Naci o hayattan uzun ve derin düşünceleriyle kurtulmuştu .İş sadece Naci'ninki kadar yanlışlığı belli hayatlardan kurtulmak değil,kendimizi doğru yaşar sandığımız şu günlerde aslında doğru dürüst düşünmediğimiz ,kendimizi ve mahiyetimizi düşünmediğimiz için içinde bulunduğumuz doğru insanların hayatlarının arkasına saklanıyoruz gibi geliyor bana.Yani neyse çok uzattım galiba.İnşallah anlatabilmişimdir meramımı.:)

CI
16.01.2006 22:42
#6

Şaşırmıyorum, çünkü Üstad yazmış ise gayet normaldir. Onun edebi dili, fikirleri, zekası tartışılmaz.

Ve bu kitabı şimdi daha çok merak etmeye başladım. En kısa zamanda temin edeceğim inşallah.

ÇI
21.08.2006 21:24
#7

-Naci,beni istemiyor musun?

-Hayır Hatçe,ben seni yaradanı,Allah ı istiyorum..

 

ALLAHUEKBER

 

kitap bu sözlerle sona eriyor..Ya Rabbi..aşk işte budur..ikinci defa okudum kitabı ve birincisinde olduğum gibi tüylerim diken diken oldu..resmen titredim..hepinize kesinlikle tavsiye ederim..lütfen okuyun

TA
05.03.2007 22:17
#8

..Var olmak istiyorsan Allah da yok ol..Öyleyse dünya,çizili bir kağıt gibi sepete atılacak bir şey değil,sahip

 

olunduğu halde kıymetten düşürülecek bir nesne ..Öyle bir nesne ki,sen ona malik olacaksın o sana değil..

 

Okumayanlara şiddetle tavsiye ederim..Üstadın eserlerini her okuduğumda aynı hisse kapılıyorum.. Ne

 

kadar da yavan, anlamsız yaşıyoruz.Bu yazıların gerçekten muhattabı olmayı hak ediyormuyum(z). Üstad

 

da hayatı boyunca gerçek muhattab bulamamanın sıkıntısını yaşamış olmasından ki kendini nesli tükenmiş

 

bir orangutana benzetmiş..Okuduklarımızın hayatlarımıza daha derin izler bırakabilmesi duasıyla..

BD
09.03.2007 12:58
#9

var iken Allah'ta yok olmak...Bütün mesele. Ve yeni anadolu gençliği, bu konuda bir an bile tereddüd etmeden yok olmak isteyecektir... Bu yok oluş var oluşa gebedir.. var olmak için yok olmak isteyenlere açılan bir sofra ...Allah, bu lezzeti tattırsın. Yeni anadolu gençliği tüm umudumuz... sizlerden beklenenler ve siz... Hepimiz duacıyız.

ÇI
09.03.2007 21:01
#10

bütün mesele "siz"de değil "biz"de.."biz" "siz"den birşeyler beklediğimiz sürece bu bataklığa daha fazla batacağız..devir "siz" devri değil "biz" devri...umarım anlatabilmişimdir meramımı :rolleyes:

 

selam ve dua ile...

CI
09.03.2007 22:21
#11

evet bakkallar gibi 'küçük olsun benim olsun 'değil, tüccarlar gibi 'büyük olsun bizim olsun ' :rolleyes:

GE
01.08.2007 17:26
#12

163.syf

Boş konuşuyoruz boş...Bütün bir ömür içinde söylediğimiz bir milyon kere bir milyon laf,arayıpda bulamadığımız tek cümle için...Arayıp bulamadığımız,arayıpda bulur gibi olduğumuz,bulur gibi olup da yine elden kaçırdığımız, elden kaçırıp da tekrar bulur gibi olduğumuz, tekrar bulur gibi olup da artık aramaya lüzum görmediğimiz tek cümle için...O cümle nedir, o cümle?... Ben o cümleyi bilmiyorum.Fakat bütün mevcutlarla beraber,bütün cümlelerin,içinde eridiği ve yok olduğu tek bir kelime biliyorum.Her an söyleyip de hiç bir an hakikatine yaklaşamadığımız ve yaklaşamayacağımız tek kelime "Allah..."

 

70. syf

Batının büyük mustaripleri hakikat dağına tırmanış yolunda islam velilerine nisbetle çıkmaz sokağın cüce piyonlarıdır.Istırap felsefesine, hafakan hikmetine kadar ulaşırlar da yine yolda kalırlar ve büyük oluşu bulmaya yakın, büsbütün kaybederler.Dönüp dolaşıp yine akılda kalırlar ve aklı akılla yenecek seviyeye tırmanamazlar.Tırnakları kan içinde, tutundukları kayalardan aklın bütün cicili bicili oyuncaklarıyla beraber düşerler.

 

en iyisi defterimdeki bütün notları yazmıyım nerdeyse bütün kitabı yazmışım :mellow:

 

ama şu cümleyi yazmam lazım

65.syf

"Allah'a malik olan neden mahrumdur, Allah'tan mahrum olan neye maliktir"

MU
14.09.2007 13:43
#13

Çok derin ve katmanlı bir roman. Ele almadığı mesele, izah etmediği mevzu, kıvrımlarında gezinmediği mefhum yok gibi…Edebiyat-fikriyat mûsikîsinin muazzam bir bestesi olan bu kitap, idrak fezasında sefere çıkaran, gönül gergefine hakikat nakşını işleyen bir kudrete sahip. Üstadın ilk okuduğum kitaplarından ve Onun ruh ikliminin mevsimlerini tanımaya, anlamaya yönelik olarak da ilk adımda okunabilecek kitaplarından biri.

 

Felsefenin hakikatine ve aslında ne olduğuna, aklın ruh yanında nasıl da cüce kaldığına, sınırı aşmaya çalışsa patlamaktan öte bir yere varamayacağına, ham yobaz-kafta softa tabirine ve bu hastalık kadar zararlı yapının bir küçük sivilce gibi görünse de sonradan şark çıbanına dönüşüp koca Yavuz’ları nasıl yıkabileceğine, kadın ve ona bağlı olarak erkeğin mücerret sahada birbirlerine , birbirlerinin ruhlarına karşı nasıl bir muvazene, ahenk, kıvam sağlamakla mükellef ve memur olduklarına, en önemlisi de Batının tefekkürü ve İslam’ın tasavvufu çerçevesinde gelişen, doğu-batı, madde-ruh, ruh-nefs, mücerret-müşahhas arasındaki farkı idrak ettirici tahlillere kadar uzanan; fikir çilesi, beyin sancısı, ruh sızısı, zonklayan kafa, akrebin kıskacında tükenen akıl ve teslim olunan yol, ne sadece akılla varılabilen ne de akılsız varılabilecek yol olan tasavvufu da içine alan çok geniş yelpazeli bir kitap.

 

Ölüm, var-yok muhasebesi, modern resim akımları (Picasso-kübizm), hiçbir fikrin çilesini çekmeyen şair ve romancı ( verdikleri eserler besleyici bir gıda değil, sadece damağa anlık zevk veren bir kremadır ), riyakâr politikacı, kitaplık çapta olamayan, tek bir orijinal kitap yazamayan profesöre kadar müşahhas ve mücerretteki bir çok ruhî, içtimaî, ferdî mesele de üstadın keskin kaleminin ucundan geçmiş; izahı, tahlili, tenkidi yapılmış ve reçetesi yazılmıştır.

 

Kitabın ilerleyen sayfalarında; ana karakter olan Naci’nin, karşısına çıkan şeytan ile yaptığı muhasebede, Siyah Pelerinli Adam piyesinin muhtevasına eş bir zeminde, şeytanın insan ile olan savaşında kullandığı zehirli oklarını ( ifrata ya da tefrite sürükleme, Allah’tan uzaklaştırıp kötüyü iyi olarak telakki ettirme) insanın beynine ve yüreğine saplama cehdinin ve insanın bu illetten ancak Allah’a sığınması ile kurtulabileceğinin tasvirini yapan bir tablo ile de karşılaşırız.

 

Ve kitabın can alıcı noktalarından olan, Naci’nin Türkiye’deki üniversite tarafından reddedilen, Avrupa’da ise büyük yankı uyandıran doçentlik tezi: “İslam Tasavvufu ve insanlığın beklediği nizam” ( Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu kitabının bir minyatürü, maketi, iskeleti diyebileceğimiz kitaptaki bu bölüm, mevzuyu en temel noktalarıyla anlatan, işin künhüne giden yolda bir ilk adım, iftarda ana yemekten önce yenen iftariyeliklere eş kıvamda bir bölümdür ve bu kısmı tam idrak edebilmek, nüfuzu altına girebilmek için bahsi geçen yukarıdaki kitap da okunmalıdır)

((
16.09.2007 00:42
#14

Üstün çile, dev gibi geldi çattı birden! Tos!!
Sen cüce sanatkarlık, sana büsbütün paydos!

.............

diyor ya üsdat..

öyle bir roman ki... yılışık, sahte, basit asrın o hayasız yüzüne tükürüp en güzele, şerefe, hakikate ulaşan bir gencin hikayesi...

yapmacık insanlar... ve gerçek yüzleri...

müthiş ruh muvazenesi. nefsin hesaba çekilmesi.. vesveseler ve vesveseler karşısındaki tavır..

ve mücadele başlıyor.. hizmet... çile....


Üstadın bu romanı yüreğimde anlatılmaz çırpınışlar meydana getirmişti.. sizlerle aldığım notlar arasından tasvir edeyim beni darmadağan eden birkaç tabloyu..

---------

hazırladığı doktoratezini profösörlere sunuyor ve biri;

_ Şeriate mi tutunuyorsunuz, yoksa tasavvufa mı?

Nacinin cevabı şu mukabilde:

_İki elimle tutunduğum dal brdir...!

-------

"Eğer hakikati ikiye, ona yüze bölmek mümkün olsaydı; iki, üç, on ve yüz kişi arasında ianetoplarcasına tahsildarlığına çıkılabilirdi"

-------

Belma, önceleri Naci için ulaşılmaz bir ukdedir..Değerlidir...Onu elde etmek bir ideal..

taa ki fikirleri eriyip dökülünceye kadar...

Onda bulamadığını bir köylü kızı "Hatce" de bulmuşur; sadakati.. ölmüne sadakati... ve ölüm onu bu muazzam derecede bağlılıktan mahrum bırakır..

belma sonunda dayanamaz.. bütün hal ve hareketlerini bir köpek kadar tabi görüyor.. Kendisini bütün bir tepsi halinde sunacak kadar doğal(!) ve kayıtsız..

evet Nacinin karşısına çıkıyor ve yenilgiyi kabul etmiş vaziyette kapıları ardına kadar açıyor...

cevabını şöyle alıyor;

_Siz benim için bir zamanlar erişilmez, elle tutulmaz bir tasvirdiniz, şimdi buruşuk bir kağıtsınız.. Okunabilecek tek bir harfi kalmamış lekeli bir kağıt !

------

«Güzellik esrardır. Ve onun içindir ki, güzel, peçe altındadır.»

-----


evet küçük küçük notlarımdan ekliyorum bunları.. sözler direk aynısı olmayablir.

vel hasıl, tek kelimeyle okunması gereken bir kitap... üstelik Üstadın yazdığı nadir bir türün tek örneği olma özelliğini taşıyor: roman...

AK
25.11.2007 18:12
#15

MÜKEMMEL BİR KİTAP...

TU
25.11.2007 21:45
#16

Başlığı okur, elindeki kitaba bir ayraç koyup, Aynadaki Yalan'ı okumaya başlar...

YU
20.12.2007 02:07
#17

"Güzellik esrardadır, bu yüzden ki güzel, peçe altındadır..."

 

BU KİTABI ÇOK DEĞERLİ BİRİSİNDEN HEDİYE ALMIŞTIM.VE İKİNCİ KEZ OKUDUM.BAZI KONULAR İÇİN HERKESİN MUTLAKA OKUMASI GEREKEN BİR KİTAP....

AS
03.01.2008 00:37
#18
İKİNCİ KEZ OKUDUM.BAZI KONULAR İÇİN HERKESİN MUTLAKA OKUMASI GEREKEN BİR KİTAP....

 

Bu konu da çok haklısınız bende ikinci defa okumayı istiyorum, sorumlu olduğum dini eserlerden vakit bulabildiğim sürece. Gerçi yine de bir mazeret sayılmaz ama..

Ben bu kitapta Reyhan hanımın değindiği kısım; “İslam Tasavvufu ve insanlığın beklediği nizam” yardımcı kaynak mahiyetinde bu konuyu özellikle tekrar etmek istiyorum eminim çevremde inatçı bazı kimselere alıntı yapacağım düşünmesine vesile olcağım çok kişi mevcuttur..

Yanlış hatırlamıyorsam tesettür konusuna da değinilmişti.. Hatta buraya alınsa ne güzel olur..kesinlikle tekrar!! (son söz kendimeydi)

MU
05.01.2008 12:03
#19

Selamlar,

Kitabın muhtevasındaki tesettür mevzusu ile ilgili bölüm aşağıda. Ayrıca İdeolocya Örgüsü'nde geçen ‘Kadın Kılığı’ başlıklı yazıyı da buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

 

 

 

Masasında oturan Naci'nin karşısında birkaç halka insan... Hepsi de genç... Ayakta kalanlar da bir hayli... Temiz, aydınlık, hayran; ve sinsi, alaycı, diş bileyici yüzler bir arada... Kimseye ruhunun kimlik kartı sorulmadığı için, geliş, sokaklar kadar serbest...

 

— (Tez)inizde öne sürdüğünüz nizam gerçekleşecek olsa kadının vaziyeti ve cemiyette mevkii ne olacak? Kadın, yalnız iki göz deliği bulunan bir çuval içine girip evinin zindanında çürümeye mi bırakılacak?

 

Bu sözü söyleyen, solumturak edalı bir genç kızdır ve ayakta, sanki bir dershane havası içinde konuşmaktadır.

 

Naci cevap verdi:

 

— Lütfen oturunuz ve yerinizden dilediğiniz gibi konuşunuz! Kitapçımız, bu toplantıları tertiplerken bana bir masa, okuyucularıma da bir takım sıralar göstermekle, ister istemez yerimize bir sınıf havası verdi. Hâlbuki ben, bu rastlaşmayı daha mahrem bir zeminde ve daha kısık bir kadro içinde sürdürmek isterdim. Okuyucu, muharririn gözünde, bir hayalet gibi omuz başından bakan, ona bütün şüphelerini ihtar eden, âdeta ondan bir parça gibi kopup karşısına dikilen korkunç bir şeydir. Bazan da onun iç dünyasına tamamiyle yabancı, ona yalnızlığını haykırıcı bir varlık... Bu bakımdan her ideal gibi «işte vardım!» sanılmaması, hattâ kaçılması gereken binbir başlı bir heyula... Bir Fransız şairi onu «Riyakâr okuyucu, benim benzerim, benim kardeşim!» diye tasvir eder. Nasıl, bir cemiyette hiçbir fert cemiyetin kendisi değilse ve cemiyet, nasıl, tek tek fertlerin ötesinde kalan bir şeyse, okuyucu da tek tek ele alınacak örnekleriyle mücerret okuyucuyu modelleştiremez.

 

Arkadan bir kadın sesi duyuldu:

 

— Siz, sorulana cevap değil, vaaz veriyorsunuz!..

 

Naci, gözleriyle bu sesin sahibini aradıysa da bulamadı. Kafalar sesin geldiği tarafa dönünce de açılan boşluktan sesin sahibini gördü: 'Mine’...

 

— Siz burada ne arıyorsunuz?

 

— Ben de bir okuyucunuzum ve geldim!

 

— Size karşılık vermeden, evvelâ suale cevap vereyim... İslâmiyette kadın, erkeğin bütün hassasiyet ve cehdini mihraklaştıran bir remzdir. O olmasa zürriyet olmaz gibi kuru bir madde ölçüsü bir tarafa, o olmasa erkek ve erkeklik olmaz. İslâmiyet kadını örter ve Hristiyanlık açarken, hakikatte biri onu mefkûreleştirmekte, öbürü de bayağılaştırmaktadır. Nitekim Hristiyanlığın ruh rejiminde kadından kesilmek, Îslâmiyette ise ona doymak vardır. Kadından kesilmenin bâtıl dini, ahlâk ve hassasiyetini asıladığı cemiyette kadını kasaplık bir et yığını gibi çengele asmak tezadına düserken, İslâmiyet kadına gerçek mahiyeti veren hak din olarak onu örter, böylece kadına gerçek değerini vermiş olur ve arada tezat diye bir şey bırakmaz. Fakat bu nükteden, incelikten kim anlar?.. Kadının cemiyet vitrininde görünmesi de mânası bakımından elbette şart, fakat aynı mânanın ölçüleştirdiği bir kanuna bağlı... Bu ne çarşaftır, ne de yalnız iki göz deliği bulunan bir çuval... Saadet Devrinin kadınına dikkat edenler kanun dairesini hemen görürler. Kanun, kadının, gösterilebilir ve gösterilemez yerlerini açıkça sınırlamıştır. Bu vaziyette kadın, tam bir sınır riâyeti içinde dünyanın en ziynetli, en zevkli, en güzel kıyafetiyle cemiyet meydanında boy gösterebilir. Yoksa asırlar boyu, örtünme emrini çuvala girme seklinde yorumlayan ham yobaz ve kaba softa elinde kadın, İslâmî mânasını da kaybeder ve âlemde en büyük incelik, en galiz kabalık olarak meydana çıkar. Evet, gelelim şimdi size Mine Hanım!.. Şimdi sizinle hesaplaşalım!..

AB
01.02.2008 17:43
#20

Selamün Aleyküm,

"Aynadaki Yalan" tek kelimeyle enfes... Muhteşem bir yol gösterici. Ben de ikinci kez okuyorum bu kıymetli eseri ve okumayan herkese tavsiye ediyorum. Üstadımızın yolu yolum-uzdur inşallah.

Ben de sizlerle 97 ve 98. sayfaları paylaşmak istedim:

"Üniversitede birkaç profesör arasında…

Biri:

- Duyduğumuza göre garip bir doçentlik tezi hazırlıyormuşsunuz. Şeraitle iç içe İslâm tasavvufuna ait bir tez. Ve ona büyük bir eser çapında hazırlık yapıyormuşsunuz. Ne zamandan beri şeraitçi oldunuz?

- Yunus Emre’nin “Ballar balını buldum” dediği tasavvufa el attığım günden beri…

- Şeriate mi, tasavvufa mı, hangisine tutunuyorsunuz?

- İki elimle tutunduğum dal birdir.

Öbür profesör:

- Hırsızlık edenlerin kolunu kesen şeraiti çağımıza nasıl uydurabilirsiniz?

- Hırsızlık cemiyetin kolunu kesmektir. Cemiyetin kolunu keseni kolsuz bırakmaksa toplumu kurtarmak… Şeriat, hırsızlık sürsün ve boyuna kol kesilsin diye emretmez; hırsızlık kalksın ve kol kesilmesin saadetini getirir. Yani hastalık iyi olsun… Neden vücudu kurtarmak için kol kesen cerrahı suçlamıyoruz?

- Adaletsiz bir cemiyette hırsızlık kesilemez ki, bu kadar acı bir cezaya katlanılabilsin?...

- Gerçek adaletin şartları da şeraitte… Buna rağmen suç işleyenlere verilecek ceza da bir tedavi…

Başka bir profesör:

- Siz bu fikirlerinizle çağ dışı kalmaya mahkûmsunuz. Yazık, ne kadar da istidatlı bir gençsiniz! Kıymayın kendinize!...

- Çağ dışı olmak için önce çağ nedir, onu anlamak, peşinden bütün illetleriyle çağımızı bilmek lazımdır. Çağ bir takvim işi değildir. Asıl, doğum sancısı çekenlere “ çağ dışı” mührünü basanlardır ki, çağ dışıdır. Kendi kendilerine yetemeyen, çağların gebe kaldığı yavruları göremeyenler, onların yüz çizgilerini heceleyemeyenler…İslâmiyet lâv gibi fışkırdığı devirde çağının neresindeydi, üstünde mi, altında mı, içinde mi, dışında mı?... Çağ dediğiniz, onu açanın, geçmişi kapatanın ve geleceğe hükmedenindir.

- İyi ya, kendi kendinizi ele veriyorsunuz! Asrımızda İslâmiyet kapatılmış değil midir?

- Belki onu anlayamayanların, kaba nefslerine indirenlerin ve hayata yanlış tatbik edenlerin islâmiyeti… İslâmiyet değil…

Kendi hocası, orta yerde çabalayan ve yönü belli olmayan esersiz profesör de lâfa karıştı:

- Bak, sana, yakında doçentim olacak asistanıma söyleyeyim; bugün Türkiye’de solcu sınıf dışında milliyetçi zümrenin birlik olduğu gerçek şudur: Allah’a ve Resûlüne evet, şeraite hayır!...

Naci, acı acı güldü:

- Aman hocam, böyle bir görüş, güneşi kabul edip de ışığını inkâra kalkışmak gibi bir abes olur…"

AN
27.02.2008 15:51
#21

en son okuduğum romandı bitireli yaklaşık 2 hafta oldu ve okuduğum en güzel romanlardan biriydi kaldırımlar şairine,üstadıma yakışacak bir kitaptı...üstadımı çoook seviyorum ve büyük doğu dergisi çıktı...

E_
24.05.2008 00:29
#22

Üstadın bu kitabını okuduktan sonra bendeki roman anlayışı değişti. Dünya klasigi denen kitapların hepsi çocuk hikayesi kalıyor "Aynadaki Yalan" ın yanında..

NU
24.05.2008 13:46
#23

mecazi aşk...ilahi aşk..anlatım muazzam..

RA
28.05.2008 16:17
#24

Aynadaki yalan... Bu kitap hakkında söylenecek çok şey ya da hiç bir şey yok! söylenecek olanlar eleştiriden uzak gerçekliğinin hayatımızda ne kadar yer ettiği, söyleyecek hiç birşey olmaması ise üstüne laf edilmeyecek kadar kayda değer ender bir kitap. hani yani roman sınıfında değil, araştırma değil, klasik değil, kişisel gelişim değil, edebiyet değil vs... değil yani hepsinden bir parça bulunacak bir kitap... kitap işte isminin hakkını veren bie eser:) ünviversitedeyken okumuştum bu kitabı, derin yarıklarla dolu ruhumun bir çok açığını utançla kapamıştı. yenilenen yaralar için bir merhem tadında tekrar okudum uzun bir vakit önce. aynı tadı farklı bir bakışla yine yakaladım. hislendim, önce ki nfk sonra ki nfk diye ayırmaktan çok, kendimi böldüm baştan sona. tam olmak amacından yola çıkarak parçalandı herbir parçam hatçenin hastalığıyla. kadın olmak olaya daha farklı bakmayı gerektiriyor galiba. yani yüzeysel yada mantık hep ikinci planda kalıyor. şefkat sevgi hep ilk sırada oynuyor. önce aşkla yaklaşıp sonra kayıp bir kişilik arayışıyla afallıyorsunuz. sonra ölümün gerçek yüzüyle karşılaşan gerçek bir "ben" kalıyor geriye. hani "ene" değil bu ben dediğim aynada ki yalan işte! yazıda vurgulanan kadın portrelerinde ki,belma hanım ve hatçe...karışık kadın kişilikleriyle bir erkeğin kayıp dünyasına yolculuk. ve kendisinden öte bir gerçeği aramakta tek yol olan bu kadınlar. ha! şu solcu kızıda unutmayalım tabi o da bir köprüdür bu yolda."Ben kendimle, ferdiyetimle meşgul değili!Nefsimden hebersizim ve olduğum gibiyim!...Yahut;güneş altında toprağa uzanmış, k...yalayan bir köpek kadar tabiiyim" bu cümleler şimdi ki hayatımızda tam özne olacak kadar tabii olanlar için... arkadaşların bütün kitaptan alıntılarını okudum. farklılık olsun diye değil aksine herkesin kitaptan aldığının farklı olması yazarın başarısnın kalitesidir diyerek benim için en kayda değer kısmı alıntılamak isterim;

"Kadın bir fikir... Her şey bir fikir; ama kadın, üstün fikrin kalıba döktüğü heykel... Onu o zannedip, kendisinde başlıyor ve bitiyor sandın mı, bu heykel çöküveriyor; tepesine bir yumruk inmiş balçığa dönüyor ve ortada yalnız ötelerin ötesini gösteren, onun işaret parmağı kalıyor"

Allah aşkına böyle bir tabir var mı? yazarken bile hayretime mucip oldu. bence bu yazı hakkında yorumlama yapmalıyız. ben herkesin farklı anladığı düşüncesinden yola çıkarak görüşlerinizi merak ediyorum. bakalım üstadın baktığı yerden bakabilecek miyiz yoksa sadece onun baktığıyla mı yetineceğiz.

 

not;bu arada yeni geldim siteye, bi hoşgeldin yok mu ? :) ) cümleten selamun aleykum arkadaşlar. bugün çok yorum yazdım ben gideyim artık:)))amacım tuğgeneral olmakkkk:)))

CI
28.05.2008 21:32
#25

Hoş geldiniz. Üyeliğiniz hayırlı olsun. :) İnşallah mücerret planda rütbe üstüne rütbe atlamanıza şahit oluruz :)

 

Üstadın bu romanı tıpkı rabianur kardeşimizin ifade ettiği gibi meselelerin, şahısların, hadiselerin maddi yönünü kuru kuruya işlemekten uzaktır. Üstad, her meseleyi, her hadiseyi tefekkür potasında eritmeden, hakkaniyet ölçülerine tabii tutmadan işlememiştir.

 

Üstad, romanı (Olurların, olabilirlerin, olamazların, olması özlenenlerin, hatta olmuş olanların, mutlaka (dinamik) vâkıalar zinciri içinde demeti, dizisi, sergisi...) şeklinde tarif eder. Bu, gerçek romanın tarifidir. Hadiseler, şahıslar, yani romanın müşahhas planında rol alan her mefhum, ihata ve telkin ettikleri fikirlerle kıymetlidirler. Yoksa bunların tek başlarına üstün ve dikkate şayan bir manaları yoktur. Gerçek sanatkâr da mefhumların özündeki bu cevheri, beynindeki rafineride işleyip sanat tezgâhında sergileyendir. Evet, gerçek roman budur ve bizde bunlara şamil, yani hakiki bir romancı yoktur. Doğu'dan ve kendi ruh köklerimizden kopmamızın bir neticesi olan Batıya yakınlaşmamızın bir mahsulü olarak roman, kopyacılığın her alandaki semeresi gibi, bizde taklitten öte bir hüviyete girmedi. Romanımızda kadın mefhumu kıymetsiz bir (entrika) dekoru olmaktan öteye gidemedi. Tek başına kadın mefhumunun romanımızdaki kaba bir tahlili bile bunu bedahetle göstermeye yeter. Çünkü romancımız dinamik vakıa damarlarını fikir kalbine bağlayamayacak kadar mefkûresizliği mefkûre bellemiştir. Süpürge makinesi gibi, ortalıkta ne var ne yok muhasebe etmeden romanlarına almış, ve gayesizlik içinde kaybolup gitmiştir.

 

Halbuki Batı'dan aldığımız bir edebi tür olan romanı kendi asli ruh köklerimizin aksiyon planına tecelli etseydik Batı romancılığının zirve noktasını kendi diz seviyemize indirmiş olmaz mydık? İşte Üstadın bu iri hacimli eseri bu keyfiyette bir şaheserdir. Hem hadiseler ve şahıslar arasındaki münasebeti resmeden kemiyet, hem de bütün bunları aşkla kemale erecek üstün bir fikriyatın hizmetine sokacak keyfiyetiyle, bu eser eksiksiz bir şaheserdir...

Hele son kısmı...Naci'nin, aklı, sırtında bir kambur olmaktan çıkarıp hakikat semasında süzülmesini sağlayacak kanat olarak takması...Ne kadar muazzam, ne kadar harikuladedir...

MU
30.05.2008 18:51
#26
"Kadın bir fikir... Her şey bir fikir; ama kadın, üstün fikrin kalıba döktüğü heykel... Onu o zannedip, kendisinde başlıyor ve bitiyor sandın mı, bu heykel çöküveriyor; tepesine bir yumruk inmiş balçığa dönüyor ve ortada yalnız ötelerin ötesini gösteren, onun işaret parmağı kalıyor"

Allah aşkına böyle bir tabir var mı? yazarken bile hayretime mucip oldu. bence bu yazı hakkında yorumlama yapmalıyız. ben herkesin farklı anladığı düşüncesinden yola çıkarak görüşlerinizi merak ediyorum. bakalım üstadın baktığı yerden bakabilecek miyiz yoksa sadece onun baktığıyla mı yetineceğiz.

 

not;bu arada yeni geldim siteye, bi hoşgeldin yok mu ? :unsure: ) cümleten selamun aleykum arkadaşlar. bugün çok yorum yazdım ben gideyim artık:)))amacım tuğgeneral olmakkkk:)))

 

Selamlar,

Öncelikle hoşgeldiniz, aleyküm selam, üyeliğiniz hayırlı olur inşallah. İktibas ettiğiniz kısmın hasbihâlini yapmak faydalı olacaktır. Mevzu üzerinde düşündüklerimi söyleyeyim ve bu mevzu için açılan sofranın ordövr tabağını masaya yerleştireyim:

 

Üstadın nefis bir tabiri vardır, aksiyon için; fiilde erimiş fikir der, kadın için de kalıpta erimiş fikir diyebiliriz hem bu teşbih hem de romandaki kadın tasvirini birbiri ile kaynaştırarak. İfadenin sonundan başlayarak başa doğru gidecek olursak, ötelerin ötesine delalet edecek olan işaret parmağı, yani her türlü müşahhas zeminden tecrit olarak hakiki manasına vasıl olunan kadın, tepesine yumruk inen balçık misali kalıbından sıyrılıp asıl ruhunda, manasında saklı olan cevhere erişildiği zaman fikir buudu ortaya çıkmakta ve o fikrin yönlendirdiği işaret parmağı aracılığıyla İslamda yol açıcı kanat salahiyetine ve ehliyetine kavuşmaktadır.

 

Bütün sırrı manasında saklı ve manası da masivadan maveraya eriştirmek olan kadın, müşahhas sahada kendine nasıl bir cihet belirlerse ona göre bu manayı ihya ediyor yahut öldürüyor. En bariz misalle Batı toplumundaki kadın, Üstadın bahsini ettiği ötelerin ötesini gösterme keyfiyetine ve mahiyetine malik kadın tipinden uzaktır. O sadece bir kalıp olarak cemiyet içinde kendine bir yer edinmiş ve bu sebepten dolayı sırrı açıkta uçup gitmiştir. Gene Üstadın tabiriyle çengele asılı et misali iştahları kabartan bir yemdir. Osman Yüksel’in de şahane bir tesbiti vardır: Onlar kadını kafes arkasından, sokakta kafeslemek için kurtardı, der. Tabi burada kafes, kadının tavuk gibi kümese tıkıldığı bir yer değil, kem gözlerden, habis arzulardan muhafaza edildiği mücerret bir mekânı, manayı, örtüyü ihtiva etmektedir.

 

Her şeyin hakikatinin İslam’da olduğu gerçeğine müteveccih olarak kadın meselesinin de aslî ifadesi, Allah’ın erkeğe eş olarak yarattığı ve erkeğin onda mücerret fatihlik sırrına erdiği, kadının erdirirken aynı zamanda kendisinin de eriştiği bir mesabenin en ulvî tablosunu birlikte çizdikleri aile ortamının bu iki ferdi, gerçek manalarını İslam’da bulmaktadır. O işaret parmağı ki, Üstadın resmettiği şekilde ötelerin ötesini gösterdiği gibi, çukurların çukurunu da işaret edebilir. Kadın ne büyük sır ve bu sırra eren erkek ve kadın ne muazzam bir ulviyet tablosu...

Ü.
21.07.2008 23:23
#27

...

Naci'nin mizacında her türlü "dır!" ve "tır!" , nefretle kovulması gereken birer yobaz narası...,

 

O "Allah vardır!" ve "Peygamber haktır!" dan ve bunlara bağlı icaplardan başka hiçbir mevzuda "dır!" ve "tır!" nidalarına yer vermek istemez. Herangi bir doktrinin çabucak çatlatılabilecek kalıbında donmaya razı olmaz ve meçhule hürmeti en soylu bir usul haysiyetiyle korumak davasını güder. Halbuki "dır!" "tır!" hükmü, kaçınılması gerektiği kadar, aranılması ve bulunması da lazım bir zaruret...

 

Öyleyse?... Mutlak arayıcılığnda hakikat çilesi aşkına bu hükme yerinde vücut verebilmenin çetinliğine erebilmeli... Gerçek idrak çilekeşlerinin şiarı, asli "dır!" ve "tır!"lardan kaçınmaktadır.

 

Bir mısraı Kainatın Efendisi tarafından alınıp "hadis" olmak şerefine eren dünyanın en mesut şairi Lebid, bu sırrı ne güzel çözer ve Peygamber muradına kavuşturur.

 

Hadis meali:

 

- Söz odur ki, Lebid söylemiştir: Allahtan başka her şey batıl.

 

Şimdi bir sürü Türkçe ve Frenkçe kitap arasında tezini hazırlarken kaygısı şu: Hakkı yüceltir ve batılı batırırken, hakikatın sert bir nefesle bile yırtılacak incecik kanatlarını zedelemek, ulaştığı ve erdiği noktalardaysa en canhıraş tebliğ ve iddia tavrını muhafaza edebilmek... Yani "dır!" ve "tır!"ın yerini emniyet ve sıhhatle bulmak...

 

Defterinin kapağına özene bezene yazdı:

 

"İslam Tasavvufu ve insanlığın beklediği Nizam"

 

...

VA
24.07.2008 06:02
#28

Ben bu kitabı daha önce neden okumamışım. Kitapta kendimi buldum ve kitabı okurken dünyamı unutmuşum! Naci sanki bendim, ben sanki Naciydim...

BU
01.08.2008 14:49
#29

Aynalar mı yalan söylüyor, yoksa bizler mi aynalardan yalan duymak istiyoruz bilmiyorum. Üstad'ın bu kitabını okumadım, fakat bu sitedeki değerli bir üyemizin bazı benzetmelerinden dolayı galiba okuyacağım.

...

 

ALİ

AD
27.08.2008 16:16
#30

Şuan bu kitabını okuyorum üstadın...Diğer eserleri gibi bu da müthiş...Ve beni derinden etkileyen bir bölüm kitaptan:

-Şu levhada ne yazılı?

-''Mutu kable entemutü''...

-Ne demek?

-''Ölmeden ölünüz''

-Müthiş!...

-Siz bu harfleri biliyorsunuz değil mi?

-Ne bilelim!...Günümüzde 60 yaşından küçük olanlar bilmez

Hüsmen Ağa sigarasını yakıp derin derin çekti:

-Öyle...Anaları, babaları oğullarından, torunlarından kopardılar....

AK
17.11.2008 03:46
#31

....YOK da ne demek?o bir ''var''olmak gerek...tam yokta yok da yoktur.öyleyse ''YOK''bir varın var ettiği var ......bir var ki,yalnız o var gerisi YOK YOK da yok...YOK da o var ın icadı....

MÜKEMMEL bir roman okudukdan sonra hayatımı değiştiren beni sürükleyen bir kitap benim için sadece bir kitap değil olmazda zaten...

NA
07.12.2008 20:55
#32

TASAVVUF ALLAH'IN SENİ SEN DE ÖLDÜRMESİ VE KENDİSİYLE DİRİLTMESİDİR....

 

 

*YAŞ ODUNLAR GİBİ HAYKIRA HAYKIRA YANMA.KURU ODUNLARIN ERİYİŞİNE DENK TATLI VE SESSİZ KAVRUL!

 

GERÇEKTEN MÜKEMMEL İFADELERLE BEZENMİŞ BİR ROMAN.OKURKEN ÜSTAD KEŞKE DAHA FAZLA ROMAN YAZSAYMIŞ DEDİM.....

07.12.2008 22:47
#33

Tasavvuf... Resulün batını...

"Bir mimari düşünün... Hayalin görmediği mimari... Bütün çizgileri, motifleri mukavemet hesapları, zarafet üslubuyla muazzam bir mimari... Cephe... Bu şeriattir. İçinde hiçbir ışığın ifade edemeyeceği nurani pırıltıların kaynaştığı has odası da tasavvuf..."

KO
30.12.2008 22:20
#34

Aynadaki yalan..''Zira gördüğün suret senindir,aynanın değil..''

LU
21.09.2009 14:31
#35

Ne kervan kaldı, ne at,hepsi silinip gitti,iyi insanlar iyi atlara binip gitti.

NU
24.11.2009 22:10
#36

Sen aynada yol almaya ne bakıyorsun

Devir o yol vermez sahtekarı da ardında gizlediği gerçeğe ulaş

YA
28.11.2009 19:39
#37

'Batı budur,diye düşündü Naci;gaflet ve gururun ışıklı ve sırmalı mantosunda teselli arayan muhteşem bedbahtlık panayırı...'

W-
30.11.2009 01:38
#38

Ey büyüklüğün yaratıcısı ALLAH'ım!..

sana "yok" diyenleri bir tarafa bırak; "var!" diyenler bile beni incitiyor.

Zira varlık zatiyle ve herşeyiyle senin kulun ve oyuncağın...

Sen okadar varsın ki, sana "var!" demek seni kuluna ve oyuncağına tasdik ettirmek gibi geliyor bana...

(shf:158)

 

birçok eleştirmen(!)in dediği gibi başarısız bir roman olduğunu düşünmediğim okuduktan sonrada keşke bukadar geç kalmasaydım dediğim muazzam bir başyapıt.

MU
29.01.2010 02:58
#39

Muhteşem bir eser.

 

Kitapta "aşk" mefhumu üzerinde yapılan tespitler çok önemli.

Üstad, gerçek aşkı ve aşk diye yaftalanan yalanın farkını pek güzel anlatmış.

Farkettim ki, kitabın bu konudaki mesajını anlamak için ikisinin de tadını bilmek gerekiyormuş...

Şimdi kitabın son cümlesini daha iyi anlıyorum...

ME
31.01.2010 00:47
#40

Üstadın bu romanını yakın zamanda okudum. Ben Aynadaki Yalanı bir psikolojik tahlil olarak yorumluyorum. İnsanın iç yüzüne dönüş ve aynaya baktığında gördüğü yalanı tahlil etme ve gerçeğe ulaşma çabası. Benim manevi dünyamda derin izler bırakmıştır. Bu vesileyle Üstad Necip Fazılın ruhuna rahmet diliyorum.

AN
05.02.2010 19:32
#41

her maneviyatçı türk gencinin okuması gereken bir roman

SE
08.02.2010 05:53
#42

Kitaptan bir alıntı

Üniversiteden bir profesör Üstada diyor

-Siz bu fikirlerinizle çağ dışı kalmaya mahkumsunuz Yazık ne kadar da istidatlı bir gençsiniz kıymayın kendinize

Üstad:

-Çağ dışı olmak için önce çağ nedir onu anlamak peşinden bütün illetleriyle çağımızı bilmek lazımdır. Çağ bir takvim işi değildir asıl doğum sancısı çekenlere ''çağ dışı'' mührünü basanlardır ki, çağ dışıdır. Kendi kendisine yetemeyen, çağların gebe kaldığı yavruları göremeyenler, onların yüz çizgilerini heceleyemeyenler İslamiyet lav gibi fışkırdığı devirde çağının neresindeydi,üstünde mi, altında mı, içinde mi, dışında mı?... Çağ dediğiniz, onu açanın, geçmişi kapatanın ve geleceğe hükmedenindir...

RA
18.08.2010 17:54
#43

Üstâd'ın bu eserini birkaç defa okudum.. Gerek mâhiyeti gerek tesiri müthiş..

 

Üstâd'ın bu romanı, roman endişesinden çok, bir ideali anlatma şuurunu taşımaktadır.. Her satırı kuvvetli teşbihlerle donatılmıştır..

 

İnişli çıkışlı bir hayatın tasavvufla düzene sokulması, şeriât-tasavvuf bütünlüğünün sık sık vurgulanması, İslâm'ın kadına bakış açısıyla küfür zihniyetinin bakış açısının farklılığı.. yine Doğu-Batı karşılaştırılması..

 

Bilmiyorum, hâlâ okumayanlar var mı.. gerçekten okunması gereken eserlerdendir.. vesselâm.

FU
20.08.2010 15:50
#44

Reis Bey,Bir Garip Koleksiyoncu gibi benzer filmleri izledim ve Reis Bey kitabınıda okudum.En son Mümin ile Kafiri izledim acaba Aynadaki Yalanında çekilmiş bi filmi varmı?Yardımcı olursanız sevinirim.

20.08.2010 16:22
#45
Reis Bey,Bir Garip Koleksiyoncu gibi benzer filmleri izledim ve Reis Bey kitabınıda okudum.En son Mümin ile Kafiri izledim acaba Aynadaki Yalanında çekilmiş bi filmi varmı?Yardımcı olursanız sevinirim.

 

Üstadın Aynadaki Yalan kitabının bildiğim kadarıyla filmi yapılmadı.

BD
22.08.2010 01:53
#46

Değerli yöneticimizin de ifade ettiği gibi üstadın bu eseri filme aktarılmamıştır.

 

Saygılarımızla...

SE
22.08.2010 02:53
#47

Keşke yapılsa. Ne güzel olurdu!..

SA
03.09.2010 22:01
#48

Hiçbir harita, tasavvuf kahramanlarının çizdiği ruh topoğrafyası derecesinde emin olamaz. Kur'an'ın; ''Ruh Allah'ın bir emridir ve insanlar ondan çok az şey bilecektir.'' haberini verdiği varlık, onların elinde ve dilinde, bütün girintileri ve çıkıntları, dolambaçları ve düzlükleri, mağaraları ve dehlizleriyle, göz önünde... Onların ruh üzerinde verdiği ''bilinmez'' hükmü, başta değil, nihayette ve nice bilgiden sonra vardıkları merhale...

 

Allah'ın:

 

_''Emaneti dağlara ve taşlara teklif ettik; çekindiler ve almadılar... İnsan ki, zalum ve cehuldür, kabul etti.''

 

Dediği ruh...

 

Ruh ve zıt kutbu nefs... Biri ak, öbürü kara iki erimiş maden gibi kalb potasına dökülüyor ve orada bir karışım billurlaştırarak kalbin hakikatını daire içine alıyor.

 

Tasavvufa kaynak Allah'ın Sevgilisi, hayat iksirini iki koldan veriyor: Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ali kolları... Emanet bu iki kol üzerinde, avuçtan avuca devredilmiş ve tek zerresi kaybedilmeksizin asırlar boyu devam etmiştir. Hele Ebu Bekir kolunun hakikilerindeki, emanetten tek zerre kaymetmemek titizliği belirtilebilir gibi değil... Bu kolun büyüklerinden biri nefsine şöyle hitap ediyor:

 

_''Sen ayağı yanmış bir köpeksin ki, şan kafilesinin arkasından üç ayakla sekmektesin!''

 

İnanıyor ki, büyük şan böyle köpek olabilmektedir.

 

Aynı yolun büyük üstü bir büyüğü de, kendisinden niçin az keramet görüldüğü sualine, en muhteşem kerametten daha muhteşem şu cevabı veriyor:

 

_''Bence vebal altında ayakta durabilmemizden büyük keramet mi olur?''

 

Aynı büyüğün ıssız kırlarda ve at sırtında akşam vakti müridiyle beraber giderken müridin kalbine korku düşmesi üzerine, onu batmayan bir güneş altında yürüten ve menzillerine varır varmaz koy karanlığa bırakan kerameti üzerinde yorumu:

 

_''Bunlar tarikatın oyunlarıdır; gaye bu değil...''

 

GAYE ALLAH!!...

 

Başlangıçta Mansur (Hallac)a kapılandı. O'nun, şeriatı en nazik yerinden yaralıyıcı ''Hak benim!'' sözünü de fazla kurcalamaya davranmaksızın tehlikeyi bulmaya yanaşmadı, hatta ana yol üzerindeki bazı büyüklerden de buna benzer sözler fışkırdığını görmedi değil... Fakat kısa zamanda büyük edebi ele geçirdi ve meselenin çözümlenmesini yine büyüklerden öğrendi:

 

_''Bu hal manevi ''sekr'', sarhoşluk halidir ve aşkın istilasıyle aklın elden gitmesi neticesinde meydana gelir. Eğer Mansur, ana yolun büyüklerinden en hakir bir müride rastlasaydı bu sözü etmezdi.

 

Cüneyd de bu sırrı çözer:

 

_Biz yolun sırlarını izbelerde, mağaralarda gizli gizli konuşurduk; Mansur onları meydana vurdu.

 

Bütün incelik aynadaki hayal ile zatın aynı olmadığını kavrayabilmekte ve muazzam bir fikir inzibatı içinde aklın payını koruyabilmekte... Bu ve buna benzer sözler akılla söylendi mi küfür olur...

 

Aşkların aşkı ve o güneşi eritecek hasretiin muazzam bir akıl inzibatı içinde korunması... İşte ''Ne akılla olur, ne de akılsız'' ölçüsündeki sır!...

 

Ya bu inzibatın ismi nedir?

 

Şeriat...

 

Şeriat O'nun, O var diye her şeyin var olduğu O'nun dışı, tasavvuf ise içidir.

 

Bir saray düşünün... Bulutların üstünde, duvarları zümrütten ve çatısı yakuttan bir saray...

Pencerelerinde, içeride binbir avizeli bir ziyafet salonunu ihtar eden ışıklar... İşte O'nun ruhaniyet abidesi olan bu sarayın dış mimarisi şeriat, içi de tasavvuf; ve ne dış içten ayrılabilir ve ne iç dıştan...

 

***

NU
04.09.2010 15:13
#49

Yapılmaması yapılamayacak anlamına gelmiyor lakin sinemaya uzak kaldığımız da gerçek. Manasız binlerce yapım masraftan kaçınmayıp sinemaya uyarlanırken Üstadımızın bu eserinin hala ilgi görmüyor olması da üzücü

BI
04.09.2010 23:25
#50

İNŞAALLAH BİR GÜN SİNEMAYA ÇEVRİLİR BİZİM DE ÜMİDİMİZ O ÜSTADIN RUHUNU ANLAYABİLEN BİRİLERİ ÇIKARDA GAYESİNDEN UZAKLAŞMADAN BU BÜYÜK ESERİ SİNEMAMIZA HEDİYE EDER.BU ESERDE GÜNÜMÜZ SİNEMASI İÇİN BİR TEMEL TAŞI OLUR ÜMİTLE O GÜNÜ BEKLİYORUZ.

FO
18.10.2010 20:13
#51

"Doğrusu olmayan yalan olamaz" bu söz aklımdan çıkmaz. Ne müthiş eserler. Allah eserleri sinemada izlemeyi nasip etsin

MU
22.10.2010 15:26
#52

Üstad'ın Aynadaki Yalan romanındaki mekânlardan biri olan köyün mahiyetini Kamil Eşfak Berki şu şekilde açıklıyor:

 

"Çocukluğunda Çanakkale Savaşı'nda İstanbul'un düşmesi tehlikesi karşısında ailece 1 yıl kaldıkları Aydınlık Köyü'nü (Tuzlaya bağlıdır) bir fon olarak yerleştirdiği bu romanda köylü kızı Hatçe'de Necip Fazıl kesin bir tipleme başarısı göstermiştir."

 

(Kamil Eşfak Berki - Türk Hikayesinde Necip Fazıl Kısakürek'in Yeri - Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları - Necip Fazıl Kısakürek s.193)

KE
29.07.2011 22:02
#53

Üstad'ı daha iyi anlamak için Berkson'u da biraz okumak gerekiyor sanırım. Bu başlıkta bunu nereden çıkardığımı soracaksınız kendi kendinize. Aynadaki Yalan'da geçen bir gaflet bölümü var. İnsanlara gafletleri dolayısıyla güldüğümüzü anlatan o nefis kısmı hiç unutmuyorum. Berkson'un Gülme adlı kitabını okurken, kitabın bir kısmında Aynadaki Yalan'daki o harika parçaya esin kaynağı olabilecek ufak paragraflar fark ettim. Berkson'u okudukça Üstad'ı biraz daha iyi anlıyorum, ona daha da teslim oluyorum. Çünkü insanların yetersizliğinden şikayet eden Üstad'ın Berkson'un üzerinde boşuna bu kadar fazla durmadığını, bir insanı boşu boşuna övmediğini tekrar görüyorum.