ŞEMS (Tebrizi)
Büyük ve meşhur velî... Tebriz... Hicrî Yedinci Asır...
Mevlâna Celâleddin (Rumî) Hazretlerinin en büyük dostu... O kadar büyük dostu ki, iki erkek, hele Allah yolcusu iki erkek arasında en ileri ve mefkûrevi mânasiyle bir dostluğa dünya, bir daha şahid olmadı.
Şems, irşad edicisinin elinde pişip olduktan sonra, aldığı emirle Tebriz'den yola çıkıp Konya'ya kadar geldi ve bir hana indi. Orada, ismi ve şahsiyeti her tarafı dolduran Mevlâna hakkında sorup soruşturdu:
- Kimleri sevmez?.... Bana onun sevmediği, hazzetmediği, nefret ettiği şekiller ve şeyler üzerinde bilgi verir misiniz?....
Dediler:
- Kalender edalı, kalender kılıklı insanları hiç sevmez! Onlara karşı gayet haşindir!..
Bunun üzerine Şems, kendisini kalender edalı, kalender kılıklı bir şekle soktu ve yolunun üstüne dikilip Mevlâna'yı beklemeye başladı. Mevlâna sokağın bir ucundan göründü. Etrafında ilim ve fazilet adamlarından bir kafile... Güzel bir ata binmiş, ağır ağır geliyor... Mevlâna tam önüne gelince, Şems, atıldı, atın dizginine yapıştı ve haykırdı:
- Ey müslümanların efendisi! Söyle bana. Bayezid (Bestâmi)mi daha büyüktür, yoksa Hazret-i Peygamber mi?
Mevlâna sarsıldı, atından düşecek gibi oldu. Balmumundan daha sarı bir renge girdi: ve derin, gökler kader derin gözlerini bu garip adama çevirip karşılık verdi:
- Bayezid ümmetten bir ferddir; Hazret-i Peygamber ise Alemlerin Efendisi! Onun yanında Bayezid kim olabilir?....
Şems devam etti:
- Ya niçin Hazret-i Peygamber her ân Allahtan marifet isterken Bayezid "sultanlarının sultanı benim; Sübhan ben ve büyük şân benim!" dedi?..
Mevlâna cevap verdi:
- Çünkü Bayezid, susuzluğunu bir damlayla giderir ve sarhoşluğa geçerken, Alemlerin Fahri, Allah'ın şakkettiği göğsündeki sonsuz tahammül, feza kadar derinlikle, her ân daha ziyadesini alıyor, hiç bir derecede kalmıyor, daima biraz daha yakınlık diliyor, bu eşsiz derecenin temkin makamına çıkmış bulunuyordu.
Şems bu cevap üzerine yırtıcı bir nâra attı, kendinden geçti, toprağa yığıldı. Mevlâna atından inip Şems'in mübarek başını kucakladı, kendisine gelinceye kadar kucağında tuttu ve sonra yanındakilerine onu kendi evine götürmelerini tenbih etti.
Mevlâna, bir havuz kenarında oturmuş... Yanında bir takım kitaplar... Şems göründü ve sordu:
- Bunlar ne cins kitaplar?..
- Bunlara dedikodu derler!..
Şemd kitapları alıp havuza fırlattı. Mevlâna telâşa düştü:
- Ne yaptın? Bunlar bana atalarımdan kalmış şeyler... İçlerinde çok faydalandıklarım vardı.
Ve müteessir oldu. Şems elini havuza doğru çevirince kitaplar eski yerine geldi ve hiç birinde en küçük bir ıslaklık eseri yok... Mevlâna hayretle sordu:
- Bu ne haldir?.. Şems:
- Buna da zevk ve halet derler; ya sende bundan eser var mı?..
Ve Şems ile halvete çekilip üç ay, geceli gündüzlü sohbet ettiler; yanlarına kimseyi almadılar ve kimsenin yanına gitmediler. Mevlâna'ya sonsuzluk yolu açılmıştı.
Bir gün Şems, Mevlâna'dan bir sevgili istedi. Mevlâna hemen zevcesini alıp getirdi. Şems dedi ki:
- Bu benim kız kardeşimdir! Genç bir çocuk olsaydı!
Mevlâna hemen oğlu Sultan Veled'i getirdi ve şu karşılığı aldı:
- Bu da benim oğlumdur! Biraz şarap olsaydı da zevk etseydik...
Ve Mevlâna hemen çarşıya gidip mübarek ellerinde birer testi şarap, elâlemin içinden geçerek Şems'e getirdi.
Şems'in sözü:
- Biz Mevlâna'nın teslimiyetindeki dereceyi ve meşrebindeki kuvveti imtihan etmek istedik. Dediklerinden çok fazlaymış!
Şems bir çok defa Mevlâna'dan ayrılıp bir çok defa onunla buluştu. İki dost arasındaki ayrılıklar her ikisine de hasret ve ıstırapların en acısını tattırıyor. Nihayet birinden biri yollara düşüp deli gibi öbürünü arıyor, buluyor.
Bir gün Tebriz'de bir yahudi, Şems'in karşısına dikiliverdi:
- Müjde yâ Şems, Mevlana geliyor!..
Ve Şems, ne kadar malı ve mülkü varsa bu yahudiye hediye etti. Biraz sonra başka biri Şems'e dedi ki:
- Yahudi seni aldattı ve bütün malını aldı. Ortada ne Mevlâna var, ne birşey... Gelen giden yok... Yahudi sana yalan söyledi!..
- Biliyorum, dedi Şems; ben malımı ve mülkümü bu sözün yalanına verdim, doğrusuna canımı vermek lâzımdı.
Gerçekten dostluk mevzuunda, o gün bugün, bundan daha güzel bir örnek gösterilemedi.
Şems ile Mevlâna arasındaki münasebet bir takım anlayışsızlar ve nasipsizler arasında binbir türlü tefsir ediliyor, Hattâ Mevlâna'nın Alâeddin Mehmed isimli oğlunu kandırıp:
- Şems; senin annen ve kardeşinle bilsen neler yapıyor?
Tarzında onu çileden çıkarıyorlar.
Bir gün Şems Konya'da, Mevlâna ile yanyana sohbet ederken, Alâeddin, etrafında kendisi gibi yedi cani kapıdan Şems'e işaret ediyor:
- Buraya gel!..
Şems ayağa kalkıyor ve Mevlâna'ya hitap ediyor:
- Bizi ölüme davet ettiler!
Mevlâna başını hafifçe göğsüne eğip bir âyet okuyor.
Şems dışarı çıkar çıkmaz bekliyenlerden her biri ellerindeki hançerlerle üzerine üşüşüp onu şehid ediyorlar. Şems'in ağzından, yalnız:
-Allah!..
Diye bir sayha çıkıyor. Vaka yerine koşan insanlar. yerde birkaç damla kandan başka bir şey göremiyorlar; ve o mâna sultanının nişansız bir tarzda göz plânından kalktığına şahid oluyorlar.
Tefsirci:
- Mevlâna ile Şems'ten hangisi hangisinin irşadçısı diye hayli çekişmeler olmuştur. Kimi Mevlâna, kimi Şems'tir der. Biz de diyeceğiz ki, başlangıçta Mevlâna'yı irşad ettikten sonra, Mevlâna'nın derecesi kendisininkini geçince onun irşad kanadı altına girmiş olabilir, Şems...