Lozan'ın İç Yüzü

Başlatan: adıdeğmez Tarih: 22.04.2009 23:36 Cevap: 36

AD
22.04.2009 23:36
#1

Bera-yı malûmat size gönderildi.

 

Büyük Doğu’nun yirmi dokuzuncu sayısında; "Lozan’ın İçyüzü" diye yazılan makaleden.

 

İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyledi. Dedi ki:

"Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz."

Lozan’da Türk murahhas heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:

"Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden, yani an’ane-i İslâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri-yâni İsmet’in beslediği-azmin, inkâr edilmez delilidir."

Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, Türk başmurahhasının, yâni İsmet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediği kat’î azimle ne kasdettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lâzımdır.

Konferansın birinci defasında Türk başmurahhası, bizzat karar vermek vaziyetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafa Kemal’e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaşa’dan Ankara’ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir’den Ankara’ya götüren trenle Eskişehir’de buluşuyor. Bir arada ve baş başa seyahat... Sonra Ankara gizli meclis toplantıları... Fakat esas meselelerde daima baş başa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içtimaları ve karar: "Din öldürülecektir."

Lozan Konferansının ikinci sayfası: "..... Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk ile herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti) bundan böyle, bu millette, İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i salip kumandanlarından, dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut dışı değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden varestedir."

 

 

Nihaî Vesika

Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında, "Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?" diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon’un verdiği cevap:

"İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.

 

Yani Mustafa Kemal ve İsmet’in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır."

Artık bunun üzerine herşey ap açık anlaşılıyor, değil mi?

 

 

Gizli anlaşmanın entrikası

 

Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile, Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum’dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur’ân’ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:

"Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum."

Aynı Hayim Naum Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet’i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş. Ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kalmamıştır.

Hayim Naum o sırada Ankara’ya kadar da uzanarak plânın muvaffakiyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde-yani Mustafa Kemal yanında-emin bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki, bu tesir, mahut mevzuda Hayim Naum’dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık Türkü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır.

 

 

 

İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hadiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediyeye ihanet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakikatını gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.

 

 

Risale-i Nur - Emirdağ Lahikası

S: 277 - 278

 

 

------

 

Ekleme: Tıklayınız:  Lozan Yazıları

..
24.04.2009 16:08
#2

Allah razı olsun efendi.Ellerine sağlık...

YE
27.04.2009 12:49
#3

Bu konuda kadir mısırlıoğlunu tavsiye ederim. eserleri lozan safsafatasına ışık tutuyor...

NU
28.04.2009 21:19
#4

Lozan barıs mı hezimet mi kitabı..gercekten güzel

SU
27.07.2009 14:47
#5

Çok yazık...

Hani hiçbir belge yok.

Adam ilham gelmiş yazmış sanki...

Lozan'a nasıl safsata dersiniz

Yazıklar olsun

Damat ferit kahraman mıydı size göre yazık çok yazık

Bunlar doğruysa said nursiye doktora unvanı verseydik

Atatürk düşmanı saide inanmayın.

Belgesi yok, gösterin bana belgesini inanayım

27.07.2009 14:59
#6

Belge mi dedin?

Belge senin, benim bildiğim şeyler... Lozan maddeleri, belgedir.

Hadi yaz bakalım maddeleri...

AH
27.07.2009 15:01
#7
Belge mi dedin?

Belge senin, benim bildiğim şeyler... Lozan maddeleri, belgedir.

Hadi yaz bakalım maddeleri...

 

Hacegan kardeşim

 

Bırak bu tür hayvandan aşağı taklitçileri muhattab alma...

SU
27.07.2009 17:27
#8

Hayvandan aşağı mı

İnsan müslüman kardeşine hayvan der mi

Saidin kaynağı yok

Kendisi de açıkça söylüyor bana ilham geliyor diye

Ben belge olmadan inanmam

AH
27.07.2009 17:50
#9
Hayvandan aşağı mı

İnsan müslüman kardeşine hayvan der mi

Saidin kaynağı yok

Kendisi de açıkça söylüyor bana ilham geliyor diye

Ben belge olmadan inanmam

 

 

Müslümansın demek bana Allah'ın var olduğuna dair bir belge getir bakalım! Herşey belgeyle olacaksa.

27.07.2009 18:15
#10

Yavuz Bahadıroğlu - Vakit

2009-07-26

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Lozan’da neler kazandık, neler kaybettik?

 

24 Temmuz 1923’te (86. yıldönümü) imzalanan Lozan Antlaşması’nı Türkiye yıllardır tartışıyor...

Net Tv’de bu konuyu işlediğim program (her Cuma günü saat 21.00’de “Tarihçe” başlıklı programımda tarihi konuları işlemeye çalışıyorum) yüzünden bir sürü tehdit aldım: Yani kavga sürüyor. Çünkü insanımız bu konularda tek kaynaktan besleniyor, “şartlanmış” kafalarla konuya bakıyor. Farklı şeyler duyduğu zaman ise tepki gösteriyor. Tepki o kadar derin oluyor ki, muhatabını yok ederek (zindana-hicrana atarak) ondan kurtulmaya çalışıyor.

Hâlbuki bu çare değil: Olsaydı, Adnan Menderes’ten Deniz Gezmiş’e kadar insan asa asa geldiğimize göre, çareyi çoktan bulmuş, bir “uzlaşma” atmosferinde çoktan uzlaşmış olurduk.

Kaldı ki ideolojik ve siyasi mensubiyetimizden dolayı biz rakamlarda dahi uzlaşamayan bir millete dönüştük. Birbirimizi yok etmekle besleneceğimizi zannediyoruz. Çok yanlış.

Mesela, Lozan’a “Zafer mi, hezimet mi?” çerçevesinden bakmak yerine neler verip neler aldığımıza bakmak bence daha doğrudur.

Öncelikle şunu hatırlamakta fayda var: İsmet Paşa (İnönü) önderliğinde Lozan’da masaya oturan Türk heyeti, Kurtuluş Mücadelesini zafere taşımış bir milletin temsilcileriydi... Yani galiptik...

Savaştığımız Yunanistan ise mağluptu. Ama Lozan’da karşımıza Yunanistan’ın yanı sıra, Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri çıktı: İngiltere, Fransa ve İtalya... Bizimle en çetin pazarlıkları yapan, hattâ dişe diş dövüşen ise İngiliz Heyeti Başkanı Lord Cürzon’du.

İngilizler ülkemizi dört bir yandan işgal etmişlerdi, ancak hiçbir cephede aramızda düzenli bir savaş cereyan etmemişti. (Fransızlar ve İtalyanlarla da öyle). İngilizlerle hiçbir cephede savaşmamıştık. Geldikleri gibi dönmüşlerdi. Bazı tarihçiler bu noktaya bir “mim” koyarak, soruyorlar:

“Türkiye ile İngiltere arasında, Milli Mücadele döneminde gizli bazı anlaşmalar mı yapıldı?.. Yapıldıysa bunların mahiyeti nedir?.. Türkiye’nin asla komünist olmayacağı, Sovyetler Birliği’ne yanaşmayacağı, saltanatı ve hilafeti kaldıracağı yolunda İngiltere’ye taahhütler mi verdik?”

Zira İngiltere, Fransa ve İtalya Yunanlıların arkasında dursalar ve Türkiye’ye farklı noktalardan cephe açsalardı, Türkiye’nin durumu çok zorlaşabilirdi.

Lozan görüşmelerinin kesintiye uğradığı günlerde Lozan’dan dönen İsmet Paşa’yı yanına aldığı Konya tren yolculuğunda Mustafa Kemal’in gazetecilere söyledikleri ilginçtir. TBMM’deki gizli oturumu kastederek şöyle diyor:

“... gizli celselerde bir takım beyanatta bulunanlar oldu, nihayet ben Meclise gittim; dedim ki: ‘Efendiler! Ne istiyorsunuz? Karaağaç, Musul vesaire için harp mı edelim? Millet harpten usanmıştır. Takatı kalmamıştır. Harp edemeyiz. Milleti harbe sürüklemek için pek hayatî, son derece mühim meselelerin mevzubahis olması lâzımdır.’”

Demek ki Mustafa Kemal Musul Vilayeti’ni (Kerkük ve Süleymaniye de bunun içinde) “hayatî” ve “son derece mühim” bulmuyor. Bu durumda İngilizlere bırakılması çok da önemsenmemiş oluyor.

Şimdi Lozan’da kaybettiklerimize bir bakalım...

• Kıbrıs, İngiltere ile aramızda tartışmalı bir konuydu. Hak bizimdi. Lozan’da İngiltere’ye terk ediliyor. İngiltere de tutuyor Yunanistan’a armağan ediyor. (Adada yaşayan Türkler, ya İngiliz vatandaşlığına girecek, ya da Türkiye’ye göçeceklerdi.) [20. madde].

• Birinci Dünya Savaşı öncesinde İngiltere’ye sipariş edip parasını nakit ödediğimiz savaş gemilerine İngiltere haksız ve hukuksuz bir şekilde el koymuştu: Lozan’da bu gemilerin kurtarılması gerekiyordu, ama İngiltere’ye bırakılıyor... [Madde 58].

• Mısır, Sudan ve Libya üzerindeki tüm hak ve ayrıcalıklarımızdan Lozan’da vazgeçiyoruz. [Madde 17-22].

• Batı Trakya Yunanistan’a veriliyor. [Madde 1].

• Boğazların kullanım hakkının 5 devletin kontrolüne bırakılmasına razı olunuyor. Kıyıdan itibaren 8 kilometrelik alana asker sokmamayı bile taahhüt ediyoruz. [boğazların kullanımına ait sözleşme Madde 1-6].

• Antlaşmaya göre, Rum-Yunan ve Türk azınlıklar karşılıklı olarak değiştirilecek, ancak İstanbul’da yaşayan Rumlarla Batı Trakya’da yaşayan Türkler bundan müstesna tutulacaktır. (Buna ilişkin sözleşmede belirtilen ince bir nokta var: Rumlardan “Rum” diye bahsedilirken Batı Trakya’lı Türkler “Müslüman” olarak anılıyor. Herhangi bir olumsuzlukta müdahale hakkımız böylece engelleniyor! [bu konudaki sözleşmenin 1. ve 2. maddeleri].

• Ek protokolde, Türkiye ve Yunanistan karşılıklı olarak ülkelerinde Yunanlı, Rum ve Türkler için genel af ilan ediyor... Bu aftan az sayıdaki Türk faydalanırken, işgal sırasında Anadolu’da katliam yapan, Osmanlı vatandaşı iken Osmanlı Devleti’ne ihanet eden binlerce Rum ve Yunanlı affediliyor. [Madde 1-2-3-4].

• Kapitülasyonlar kalkıyor, ne var ki adalete ilişkin protokole, Türk adaletini 5 yıl için Avrupalı yargıçların denetleyeceği maddesi konuluyor. Avrupa bu süreçte Türk yargısına karışabiliyor. [Madde 1-6].

• İzmir ve havalisinde katliam yapan, İzmir’de taş taş üstünde bırakmayan Yunanistan’dan savaş tazminatı bile alınamıyor.

• Musul, Kerkük, Süleymaniye İngiltere’ye terk ediliyor.

• Hatay BM’ye kalıyor, alınamıyor.

• Ortodoks Patriği Ankara’nın arzusuna rağmen yurt dışına çıkarılamıyor.

• Türkiye, Fransız ve İngiliz şirketlerine bazı ticari avantajlar sağlamayı kabul ediyor. (Mesela, Türkiye, demiryolu yapımı için uluslararası bir ihale açmışsa, bunu bu şirketlere bildirmek zorunda olacak).

Lozan’da kazandıklarımıza gelince:

• Batı, Türkiye ile eşit şartlarda masaya oturmayı kabul ediyor.

• Türkiye’nin bağımsızlığı tanınıyor...

• Kapitülasyonların büyük bölümü kalkıyor.

• Dış borçların ödenmesinde kâğıt para kullanılması kabul ediliyor.

Yani bu konuda kavga etmemiz gerekmiyor!

NU
27.07.2009 18:21
#11
Bunlar doğruysa said nursiye doktora unvanı verseydik

Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin dünyevi hiç bir makama ihtiyacı yok(tu) .

 

EK 17 MADDESİ HÂLÂ SIR

 

Toplam 142 maddeden oluşan, ancak gizli tutulan Ek 17 maddesi hâlâ sır özelliği taşıyan Lozan Antlaşması’nda, kapalı kapılar ardından ne pazarlıklar yapıldığı tam olarak bilinmiyor. Lozan’da İngiliz Delegasyonu Başkanı Lord Curson, İngiliz Avam Kamarası’nın ‘Lozan’da Türklerin istiklalini neden tanıdınız’ şeklinde yapılan itirazlara “Asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski şan ve şöhretlerine kavuşmayacaktır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinde söndürmüş bulunuyoruz” şeklinde cevap vermişti.

W-
20.02.2010 18:00
#12

Aziz Okuyucu !...

Lozan; muazzam bir imparatorluk mirasının han-ı yağmasıdır...

Türkün şahsına islamdan intikam alınarak, bütün bir islam dünyasının başsız bırakılmasıdır!...

Lozan'ın getirdiği, adalarla yunan stratejik çemberine alınmış iktisadi kaynaklardan mahrum, her türlü ünvan ve sıfatı yolunmuş gayrı tabii hudutların çizdiği küçük bir Türkiyedir.

 

 

Kadir Mısıroğlu ("lozan zafer mi hezimetmi" kitabının arka kısmındaki yazı)

SEBİL YAYINEVİ

SE
22.02.2010 16:45
#13

Ne yazıkki lozanı sevrle karşılaştırıp lozanın ne kadar büyük bir başarı olduğunu ispat etmeye çalışanlar vardır.Halbuki sevr bir yenilginin lozan ise bir zaferin anlaşmasıdır yada öyle olması gerekiyordu.Genel hatlarıyla bakıldığı zaman eğer toprak büyüklüğü farketmez vatan vatandır ille bağımsızlık dersek bir başarı fakat adaların ve kıbrısın büyük çoğunluğunun kaybedilmesiyle sanki kazanan değilde o konferansa katılımcı bir devletin hak alması gözüyle ancak bakılabilir.Kadir Mısırlıoğlu'nun kitabında yazdığıyla yunan tarafı mutlu bir şekilde ayrılmış ve asıl kazanan biz olduk demiştir.türkün 700 yıllık şanlı tarihinden sonra zaten olması gerekenden dahada küçük bir kareye sıkıştırılmış olarak bırakıldığı bir anlaşmadır.Bir diğer tarafı da zafersiz kahraman olarak bilinen İsmet İnönü'nün daha da büyütülüp milli kahraman yapıldığı anlaşmadır LOZAN.

TH
29.05.2010 23:31
#14

bu konuda üstadın(nfk) yakın arkadaşı kadir MISIROGLU üstadımıza müracaat etmeniz,bu konu hakkında tam bir bilgi sahibi olmanızı sağlayacaktır.

bakınız: lozan zafer mi hezimetmi

üstad necip fazıla dair

yazar:kadir MISIROGLU

sebil yayınevi

SE
19.09.2010 20:26
#15

Biz yaradanı görmeden sevmedik mi?

GE
28.09.2010 18:09
#16
Biz yaradanı görmeden sevmedik mi?

Evet

EN
29.09.2010 11:00
#17

Rıza Nur ve Kadir Mısıroğlu'na ilaveten Erol Manisalı'nın eserlerinde de Lozan'daki kayıplar ele alınmaktadır. Kıbrıs'la ilgili maddeler vd...

FO
17.10.2010 19:50
#18

Kardeşim; kadir mısırlıoğlunu tavsiye etme. Yazdıkları üstad taklidçisi, kendisi üstad düşmanı, hastalığı şeref eksikliği olan bir yazardır. therasmus'un belirttiği üstad necip fazıla dair isimli kitapta üstad'a olan ard niyeti açıkça görülmektedir. Taklitler asıllarını yaşatır. Necip Fazıl Okuyunuz Bal yemeden keçi boynuzu muhabbeti yapmayınız. Neden böyle diyorum çükü Necip Fazılı okuyan biri Kadir mısırlıoğlu gibi adamların okduklarından etkilenmez bu durum güneşi es geçip ışığı sönmüş yıldızdan ışık aramaya benzer. Sözüm Kadir mısıroğlunu övenlere.

W-
18.10.2010 16:34
#19
Kardeşim; kadir mısırlıoğlunu tavsiye etme. Yazdıkları üstad taklidçisi, kendisi üstad düşmanı, hastalığı şeref eksikliği olan bir yazardır. therasmus'un belirttiği üstad necip fazıla dair isimli kitapta üstad'a olan ard niyeti açıkça görülmektedir. Taklitler asıllarını yaşatır. Necip Fazıl Okuyunuz Bal yemeden keçi boynuzu muhabbeti yapmayınız. Neden böyle diyorum çükü Necip Fazılı okuyan biri Kadir mısırlıoğlu gibi adamların okduklarından etkilenmez bu durum güneşi es geçip ışığı sönmüş yıldızdan ışık aramaya benzer. Sözüm Kadir mısıroğlunu övenlere.

 

Önceki mesajımızda iktibas ettiğimiz kitap arkasında ki yazı; büyükdoğunun kitap için okuyucusuna sunumudur.

K.Mısıroğlunun üstad hakkındaki kitabını okumadım henüz, ancak kitabın ismi bile söylediklerinizle çelişmekte.

Kaldıki dedikleriniz doğru bile olsa bu, yazarın lozan hakkında ki oldukça cesur bir kalem ile hazırlanmış malum eserini karalamaya yetmez.

Hele ona, adaba aykırı bir üslüpla hakaret hakkını size hiç vermez.

Lütfen üslübunuzu düzeltiniz...

18.10.2010 16:41
#20

Kadir Mısıroğlu ile ilgili konuya buradan ulaşabilirsiniz.

FO
18.10.2010 18:52
#21
Önceki mesajımızda iktibas ettiğimiz kitap arkasında ki yazı; büyükdoğunun kitap için okuyucusuna sunumudur.

K.Mısıroğlunun üstad hakkındaki kitabını okumadım henüz, ancak kitabın ismi bile söylediklerinizle çelişmekte.

Kaldıki dedikleriniz doğru bile olsa bu, yazarın lozan hakkında ki oldukça cesur bir kalem ile hazırlanmış malum eserini karalamaya yetmez.

Hele ona, adaba aykırı bir üslüpla hakaret hakkını size hiç vermez.

Lütfen üslübunuzu düzeltiniz...

Kadir Mısırlı oğlu Lozan, Sultan Vahdettin ve Uluhakan gibi konularda Üstaddan alıntı yapmaktadır bu bir. Ki alıntı yapsın sorun deği ama alıntı yaptığın sözlerini kendine mal edip söylediğin sözlerin sahibine hakaret ve iftira etmek şeref eksikliğidir bu iki.

Sen diyorsun ki kitabı okumadım adamın kitabını okumadan üstadla ilgili sohbetini dinlemeden savunmak çok yalnıştır bu üç. Benim Üstadıma kumarbaz diyen adama Şerefsiz lafı azbile. O kişi benim Üstadıma delili olmadan iftira atan biridir. Ben ise kitabındaki deliller ile ona malum sözleri söylüyorum.

W-
19.10.2010 09:53
#22

Konunun bilgi paylaşımının ötesinde hakaret mesnetli bir polemiğe dönüşme korkusu, konuyla ilgili bu son mesajımızın oluşmasına yegane sebeptir.

Kendinize üstad olarak kabul ettiğiniz kişiye yapılan eleştiriye cevabınız somut açıklamalar yerine hakaretten ibaret ise hiç şüphe yok ki hakaret ettiğiniz kişiyi kendine üstad olarak kabul etmiş birinin hakaretlerini peşinen kabul ediyorsunuz demektir.

Şu halde;

Mısıroğlu'na üstad diyen bir kalem çıkıp size ettiğiniz hakaretin dozajını biraz daha arttırıp iade etse müsterih kalacaksınız anlaşılan. Öyle kalmanızda [sizin felsefenizle] doğal olan olur.

Eee! artık sonraki safha; sizi üstad olarak kabul eden birilerini bulup ona cevap verdirmek olur.

Aynı felsefeden hareketle muhtevası yalnız hakaretten ibaret olan bir cevap.

FO
19.10.2010 10:33
#23

Malum kişiyi savunarak,asıl siz kişinin Üstadla ilgili sözlerini kabul ediyorusunuz demektir. Söylediğim sözün kitabında belgesi var. Yani bu bir hakaret değil malumun ilanıdır. Onun belge ve bilgi ölçüsünde sıfırken yaptığı iftiradır.

 

Kitap yazacağım deyip iftira atmak, "bilerek günah işlerdi ve daha yazmaya utandığım şeyler" demek yanında benim sözlerim devede kulak gibi kalır.

 

Sizin yapıtığınız ise kitabın ismine bakarak savunma yapmaktan başka birşey değildir.

üstad hakkındaki kitabını okumadım henüz, ancak kitabın ismi bile söylediklerinizle çelişmekte.

 

Amacım elbette ki polemiği sürdürmek değil lakin cahilce araştırmadan tanımadan bir kişinin yalnışlarının savunulmasına de cevabsız kalamam.

 

Bu saatten sonra diyebileceğimiz tek şey vardır. "Allah kadir mısırlıoğlunu iftiracılıktan ve malum hastalığından kurtarsın"

SA
19.10.2010 14:18
#24

Ne zamandır okuyup, geçiyordum zira daha sabredemeyeceğim! Çilede vasat kafalı olarak bizler Mısıroğlu için konuşacak ağızlar değiliz! Üstadımız hakkında fütursuz dile getirdiği savlar olabilir bu inkar edilemez. Ben o laflarını kabul etmem, tabiri caizse posasına değil özüne bakarım. Bugün Mısıroğlu kadar kitabın ortasından konuşabilen babayiğit kalem kim acaba? Yıllarını bu işe vermiş, kafası yanık bir dava adamıdır, ve bunu hakiki manada hisseden ömrünü bu ideada harcamış bir duayen için ileri geri konuşmak hakkını size hiç kimse veremez! Üstada laf eden herkesi ne yani afaroz mu edeceğiz?! Bizlerin yani islamcı/sağcı geçinenlerin kendi içinde bölünmesi kadar beni yaralayan bir şey yok! Yok muvazenesi eksik, yok üstadın fikirlerini çalıyor, yok kumar hastası demiş.. Bunlar ne kadar sudan sebepler!! Davamız tektir, islamdır; elbette hepimiz bu hususta konuşacağız ya da kitaplar inşa edeceğiz. El-misal Mısır'da Necip Mahfuz islamiyeti devşiren yahut islami gençliği ateşleyen, uyandırmaya çalışan yazılar kaleme alsa idi onu da mı Üstadı mukallitle suçlayacaktınız? Bu ne kadar seviyesi yüksek bir ironidir, yapmayın lütfen!

 

''Hastalığı şeref eksikliği olan..'' bu nasıl bir ifadedir?! Siz aynaya fazla bakıyorsunuz sanırım! Biraz ölçü lütfen, saygı! Sizin yaşınız kadar O'nun eseri mevcuttur! Belli ki Üstadımız'a itham ettiği sözleri okuduktan sonra diğer kitaplarına göz ucuyla dahi bakmamışsınız, buram buram avamlık kokuyorsunuz! İslam tarihi, tarih, gençlere binaen kitaplar,islami kitaplar ilaahir.. eserleri mevcut muhterem hukukçu-tarihçi KADİR MISIROĞLU! Ehl-i sünnet ve de hakiki dava adamıdır! Tabi türevi belli olmayan, deve dikeni gibi sivrilen kafalar çok atıp tutarlar!

 

Ben Üstadımı da okurum, Muhterem Kadir Mısıroğlu'nu da, herkes hangi menbadan beslenmesi gerektiğinin idrakındadır. Ve kimin hakkında konuştuğunu millet üç tartsın, beş düşünsün öyle yazsın! Ben böyle ithamları, böyle seviyesi düşük cümleleri bir Üstadsever'e yakıştıramıyorum! Kesinlikle benim şedid bir şekilde Mısıroğlu hocamı müdafaa etmem Üstadım hakkında dile getirdiği sözleri kabil gördüğüm manasına gelmez, şimdi bu basit akıl oyununu yapanlar olabilir. Yalnız diyorum ki, olmuştur, bir gaf yapmıştır, kendi düşüncesidir saygı duyarım fakat kabullenmem! Ama hepten bu adamı kestirip atamam! Okumayan okumaz eyvallah, nasip meselesi fakat adamın yıllar alan emeklerini sen mantıktan yoksun cümlelerinle çürütemezsin derim ve burada da bitiririm!

FO
19.10.2010 18:42
#25

Muhterem sark mesajını bir yere kadar saygıyla okudum. Ve gerçekten bu adam haklı bir yerde dedim. "Siz aynaya fazla bakıyorsunuz sanırım! " Bu laf sana yakışmadı, Bana şerefsiz demeğe çalışıyorsun Bunu derken neye dayanarak bunu diyorsun. Ben ona o lafı kullandım ama lafı kullanırken O kisinini Üstad için "Günahını bilerek at yarışı oynardı" mealinde ki lafına dayanarak dedim. Yineliyorum kesinlikle sana yakışmadı. Belli zamandır mesajlarını da takip ederdim bu kadar hayasızlık yapmamıştın. Neden şerefsiz olduğumu açıkla... İkinci meselem ise "Üstadımız'a itham ettiği sözleri okuduktan sonra diğer kitaplarına göz ucuyla dahi bakmamışsınız" okumadığımı nerden biliyorsunuz Bir mazlum padişah Sultan Abdülhamit kitabını özlellikle zamanında çok beğenmiştim (O zaman Uluhakan'ı okumamıştım)

Ben o kişinin posasından bahsediyordum.Posasına gereksiz değer verilmemesinden.

Lakin belgelere dayanmadan yani işkembeden birine Şerefiz demiyordum. Senin bana dediğin gibi... bu konuda hesapta görüşürüz zira kesin bir nedenin olması lazım.

 

Hepten adamı kestirip at demiyorum keçi boynuzu sevebilirsin ama asıl tatlı olan baldır. Bana demişsin ki Mısıroğlu için konuşacak ağızlar değiliz! peki sorarım bana bu yüzden şerefsiz diyen sen, Acaba Mısıroğlu ÜSTAD hakkında benim kine rahmet okutacak sözleri söylerken o sözleri söyleyecek ağızmıdır Lütfen Doğru Yolun Sapkın Kolları'nı bir daha oku...

SA
21.10.2010 13:38
#26

Şu an gerçek manada samimiyim; öncelikle dile getireyim ki: '' Kızım görmüyor musun, ne hakaretler dizdirmiş, resmen duruşunu yerle bir et(meye çalışmış)miş, bunun altında mı kalacaksın, ver ağzının payını!.. '' diyen içimizdeki mandanın kepenklerini indiriyor ve onu doyurmadan, en mutedil ve de akli çerçevede yanıtımızı veriyoruz.

 

Gördüğüm üzere üstteki güzel metninize nezih kelimeler serpiştirilmiş bize istinaden. Efendim, kallavi laflar edip, her birini geri püskürtmeyi pekala bilirdik. Fakat görüyorum ki muhatabımız kaygan zemine pek dayanamıyor, açıveriyor bayramlık ağzını. Nitekim daha yüzeysel ve somut şekilde dile getiriyorum ki, sizin söylediğiniz o kelimeyi bizzat telaffuz etmiş değilim. Sizin Mısıroğlu Hocam hakkında yazdığınız metne bir ayna tutuverdim ve siz de birden parlamışa benziyorsunuz. Neden? Başkası hakkında yazarken (ki sebep ne olursa olsun kullanılmamalıydı!) iyi de çuvaldız size batanda neden millet hayasız oluyor?! Nefsiniz adına hazzetmediğiniz bir lafzı diğerinin gıyabında nasıl dile getirebildiniz? Mesnedi olarak ''Üstad hakkında şu şu sözü sarfetti ondan dedimkine..'' gibisinden çürük tahtaya yaslanmayın! Dediğim gibi, hiçbir sebep öyle bir ithamda bulunmanıza garanti olamaz! Karşınızdaki o lafların zerresini haketmeyen emektar dava adamıdır! Hadi yaptıklarını bir kenara koyalım, yaşına da mı hürmetiniz olmadı?

 

Hele ''doğru yolun sapık kolları''nı bana bir daha oku diyen zihniyetiniz.. Ya kardeşim; niye -ıkına ıkına- illa bir delik bulup ısırma savaşındasın? Size şöyle diyeyim, e bana seçiverin mezkur eserden iki sapıtmışın adını, ehli sünnete ters görüşlerini dizdiriverin ve bana deyin ki; ''İşte senin savunduğun adamın şu şu görüşleri bunlarla birebir aynı!'' Yapabilecek misiniz? Bekliyorum!

 

Bugün ''Tarihten bugüne dinde tahrif hareketleri'' diye gelmiş geçmiş tüm sapıtmışları (tarihi ve islami) kaleme almış olan muhteremin(ikinci cildi de çıkacak inşallah), bugün ehli sünnet vel cemaat olan bir tarikatın çıkardığı dergide( Kasr-ı Arifan) yazma hucceti olan bir şahsiyetin tarafınızdan sapık kollara dahili söz konusudur öyle mi? Bu kadar mı miyoptik rahatsızlığınız var efendim ya da bilmediğiniz hususlarda laf etme zaafiyetiniz?

 

Bakın kıymetli gönüldaşım; ben böyle hakikata ters mevzularda muvazenemi sarsabiliyorum ki girişte ''artık dayanamayacağım'' sözüm ve de bol bol ünlemler serpiştirmem olayı izhar ediyor. Diyeceğim şu ki, daha sizi kani kılmak adına bir gayrete yeltenmeyeceğim. Sonra görülmedik edepsizlikler sergiliyorum(!) yakışmıyor bana yani.. Takdiriniz size kalmış. Zira uzatmada mantık görmüyorum. Eğer elimizde olmadan kırdık döktüysek af buyurun; bilirsiniz vebal taşınmaz bir yüktür. Diyorum ve sizi zat-ı alinize munhasır düşüncelerinizle başbaşa bırakıyorum.

 

Buyrun ayna sizde..

FO
21.10.2010 19:10
#27

Bakın ben olayı uzatmak istemiyorum ama siz hala devam ediyorsunuz, keşke bir sıkıntınızı özel mesajla bildirseydiniz. ..

Şimdi geldiniz

sizin söylediğiniz o kelimeyi bizzat telaffuz etmiş değilim.

diyorsunuz...

Muhterem sark mesajını bir yere kadar saygıyla okudum. Ve gerçekten bu adam haklı bir yerde dedim. "Siz aynaya fazla bakıyorsunuz sanırım! " Bu laf sana yakışmadı, Bana şerefsiz demeğe çalışıyorsun

İma yolu ile dediğiniz ortada, dikkat edersen öyle başladım, bazen öyle laflar söylenir ki hiç küfretmeden karşıdaki insana baya baya küfredersiniz... Yani benim o kişinin kitabındaki sözlerine dayanarak dediğimi siz kendinizin sevdiği bir insanı korumak için benim ki gibi bir gerekçeye dayanmadan dediniz.

 

Ben "Günahını bilerek at yarışı oynardı" mealinde ki lafına dayanarak o kelimeyi diyorum, Bakın söylediği lafları tek tek yazmak istemiyorum, zaten mecbur bırakırsanız özel mesaj ile kitabda bulunan talihsiz yazıları göndereceğim...

Vay efendim şu dergide yazıyormuş, şöyle adammış, şöyle mübarekmiş... muhterem dediklerimin delili kişinin yazdığı kitabı ben açık ve netim. Ne süslü cümleler kullanırım nede dediğimi saptırırım. Hala şu soruya cevap vermedin, sorumu yineliyorum.

Bana demişsin ki Mısıroğlu için konuşacak ağızlar değiliz! peki sorarım bana bu yüzden şerefsiz diyen sen, Acaba Mısıroğlu ÜSTAD hakkında benim kine rahmet okutacak sözleri söylerken o sözleri söyleyecek ağızmıdır

 

Acaba sen Mısırlıoğlunun Üstad hakkında dediklerini biliyormusun, gerçekten samimi olarak soruyorum bu soruyu... Yoksa böyle körükörüne müdafaa yapmak pek doğru gelmiyor

ID
21.11.2011 15:25
#28

bu noktada söylenebilecek şey şu

Üstad kimsenin toplum içinde Allah diyemediği bir zamanda ustalıkla İslam ateşini remzlendiren bir fikir adamı idi. Kadir Mısıroğlu ise gözlemlerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki koca bir arşiv toplayabilecek kadar meraklı topladığı belgeleri ise insanların suratına çarpabilecek derecede cesur.Şundanda eminim ki, Kadir Mısıroğlu üstad hakkında bazı şeyler söylemiş olabilir lakin bu üstadın cihad perdesine yada onun diyalektiğine leke düşürmeyeceği konusuna sizler benden daha vakıfsınız. şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; faraza Kadir Mısıroğlu üstad hakkında kötü kelamlar sarf etmiş yada kağıda dökmüş olsun sırf bu yüzden ,büyük bir tarih adamını kaldırıp çöpe atmak zalimlik değil midir ? Unutmayınız hayat siyah ve beyazdan müteşekkil değil elbette grilerde var. Mesele grideki beyazı çekip alabilmekte.

Başlığa dönecek olur isek Mustafa Sabri Efendinin dönemi ve yaşadığı olayları aktardığı İslam ve Kemalizm adlı eserinin okunmasını şiddetle tavsiye ederim...

BU
16.07.2012 22:01
#29

İlk olarak şunu belirtmeliyim ki 2 dost ismi burda birbiriyle hasımmış gibi göstermek en hafif tabiriyle alçaklıktır...İkisi de Üstadımdır...Üstad Necip Fazıl bir mütefekkir idi,bir tarihçi değil...Üstad Kadir Mısıroğlunun onun için bizzat söylediği şeyler şunlardır ki; Tarih yazıyorsan kaynağın olacak...Üstad Necip Fazıl'ın Tarihle alakalı kitaplı kaynak göstermek açısından zayıftır...Bu Necip Fazılın Mütefekkir şahsına halel getirmez...Bir insanın hatasını söylemek O'nu karalamak demek değildir...Yukarda bir kardeş "Benim üstadıma kumarbaz diyene bende şerefsiz derim" gibisinden birşey diyor,eğer açıp bab-ı ali kitabına bakarsa(tabi Necip Fazıl hayattayken basılmış baskı olursa daha sağlıklı olur çünkü şuan ki varisleri kitapları değiştiriyor!!) bizzat Üstad Necip Fazılın kendisinin itiraf ettiğini görecektir...Bu onun zaafıdır lakin asla kumarı öven veya teşvik eden bir beyanı yoktur,ideolocya örgüsünde aksine beyanları mevcuddur(kumarın dinimizdeki yeri ilh.)Üstad Kadir Mısıroğlu,Üstad Necip Fazıl ile 25-30 yıllık arkadaş,dosttur...Biz canlı canlı Necip Üstadı daha görememişken,çıkıpta "vay sen kimsinde bunları dersin" dememeliyiz...Üstad Kadir Mısıroğlu,Üstad Necip Fazıl'kumar iftirası atmış değildir,bu olayı anlatırkende bunu gerek gazete küpürü gerek başka kaynaklarla göstermiştir...Çıkıpta inkar etmek bundan sonra aptallıktır...Eğer Necip Fazıl bu zaafını kendi serdetmemiş olsaydı bunu söylemek abes olurdu,lakin böyle birşey de yok! yukarıda arkadaş necip fazıldan çalarak kitap yazıyor demiş,ben sana burda açıkça ifade ediyorum bunun çalıntı olduğunu söylüyorsun ispatla mükellefsin,eğer edemezsen sana yukarıda yakıştırılan şeref noksanlığının sebebsizliğide ortadan kalkar! bunlar Tarih kitabı misal: Sultan vahdettinle ilgili muhafazakar kesimin yazdığı kitaplara bakın,kişiler,olaylar,belgeler,yaşananlar aynı olduğu için herhalde bi umumi benzerlik olacaktır.Lakin çıkıpta çalıntı kitap demek alçaklıktır.Üstad Kadir Mısıroğlu Abdülhamid kitabını yazarken 150'ye yakın kaynak kullanmış,acaba Üstad Necip Fazıl her hangi bir tarih kitabında bu sayıya ulaşmış mıdır?(Bunu söylerken asla Üstad Necip Fazılı hakir görmek için söylemiyorum,çalıntı olamdığını ispat için..) bi kere kitapların hacimlerinden belli oluor,üsluptan belli oluyor...Lozan hakkında çalıntı yaptı demek te hakeza alçaklıktır,ahmaklıktır...Üstad Lozan kitabını çıkardığında büyükdoğuda tanıtımı yapılmış,tebrik edilmiş,Üstad Necip Fazıl kendisinden çalma kitabımı tanıtıp,tebrik edecek?? (13 Ekim 1965 tarihli Büyük Doğuya bakınız) Yukardaki arkadaş çıkıp "Kadir Mısıroğlu Üstad'a laf söyleyebilecek ağız mı?" diyor bundan önce kendisinin Üstad Kadir Mısıroğluna laf söyliyebilecek bir ağız olduğu düşünmesi gerekmez mi? şayet sana Üstad Kadir Mısıroğlu'nun sadace 1 hizmetini söylerek bu mertebe farkını göstermek isterim; Dr.Rıza Nur'un Hatıratı herkesçe malumdur...Bunu İngilteredeki nüshasının kopyasını güçlüklerle alıp Türkiyede neşreden Üstad Kadir Mısıroğlu'dur! Eğer bu hatıratın kıymetini biliyorsanız dediğimi anlarsınız...Kıymetini şöyle belirteyim ki;NEcip Fazıl Üstad Rıza Nuru okuyarak m.kemal hakkında kitap neşretmiştir...Büyük doğuda alıntılar yaparak neşriyatta bulunmuştur!! Üstad Kadir Mısıroğlunun,Üstad Necip Fazıl hakkındaki beyanları tamamıyle İslam muvacehesinde yapılmaktadır...Herkesçe Peygamberlerden gayrısının hatasızlıktan beri olduğu malumdur...Misal verirsek:Üstad Necip Fazıl İslam Halifesi Osmanlu Sultanı Sultan Abdülaziz'e "Sirk Hayvanı" demektedir...Kanuniye: kürdan gibi padişah! demektedir...Bir padişahı övmek(Sutan 2.Abdülhamid'i),diğerlerine sövmeyi gerektirmez...Lakin bu olmuş bişey,Üstad bunu yapmış,hatadır,kabullenmek gerekir.Bu hatası O'nun Şairi Azamlığına,Üstadlığını,Mücahidliğine,Davasına halel getirmezki...Son olarak size bir Mevlevi ağzıyla cevap vereyim;

Her insanın gönlü onun kabesidir.Gönül kabeniz de Allahtan gayrısı olmasın! Kimseyi putlaştırmayalım...

04.02.2013 01:41
#30

"Büyük Doğu Dergisi'nin 6 Ekim 1950 tarihli 29. sayısında yer alan "Lozan'ın İç yüzü" başlıklı makaleyi sunuyoruz.

 

Lozan'ın iç yüzünü anlatan yazıda Mustafa Kemal ve Mustafa İsmet'in beraber aldıkları "Din Öldürülecektir!" kararını okuyacaksınız.

 

Üstad Necip Fazıl'ın "Dedektif X Bir" mahlasıyla kaleme aldığı yazıyı Beddiüzzaman Said Nursi "Emirdağ Lahikası -2- " risalesinde neşretmiş."

 

buyukdogu.net'de çıkan "Lozanın iç yüzü" başlıklı haber için tıklayınız

 

_________

 

Risaleforum'da "Lozanın içyüzü, makalenin tamamı" başlıklı konudan..

 

SAYI: 29- 6 EKİM 1950

(Altıncı Yıl)

 

Kapak: Ruh Olmayan Yerde Makine Ezer……………………….….... / s. 1

İslâm İnkılabı -Sıhhat Ve Güzellik (İdeolocya Örgüsü)...........Büyük Doğu / s. 2

Kurtarıcı Hikmet (Çerçeve)..............................KISAKÜREK, Necip Fazıl / s. 2

İsmet Paşa Ve lozan'ın İçyüzü..................Dedektif X Bir / s. 3-10

Çöle İnen Nur : 53......................................KISAKÜREK , Necip Fazıl / s. 4-5

Tasavvuf: Şeyhin Kalbini Hıfzetmek......Merhum Esseyyid Abdülhakîm / s. 4-5

Said-ül Nursî'den Fıkralar.......................................... .................(*) / s. 6

Yıldız (Tarihi Latife)........................................... .............Prof. Ş.Ü. / s. 6

Plan Ve Metod............................................. ...........KORAP, Ali Rıza / s. 7

İnönü (Hadiselerin Muhasebesi)................................. ........Be-De / s. 8 -9

Sağır............................................. .................................R.T. / s. 8-9

Alamünit Kanunculuk..........................ÇAPANOĞLU, Münir Süleyman / s. 11

İnkılap Şeklinde İrtica............................................ .OGAN, M. Raif / s. 12

Sistem (Cemiyet)......................................... ........KARAGÜL, Ömer / s. 13

Ölüm.............................................. ..........Dr. NUR BAKİ, Haluk / s. 14

Görünmeyen İnkılap-5..................................ATILHAN, Cevat Rıfat / s. 15

Sizinle Başbaşa........................................... ......................(*) / s. 16

Gizli Anlaşmanın Entrikası..................................BÜYÜK DOĞU / s. 16

 

*

 

Büyük Doğu Dergisi

SAYI: 2 - 21 EKİM 1949

(Beşinci Yıl)

 

Kapak: Genç Adam! Parola: ALLAH…………………......…............... / s. 1

İslâm İnkılabı - Röformacılar (İdeolocya Örgüsü).................Büyük Doğu / s. 2

Genç Adam! (Çerçeve)....................................KIS AKÜREK, Necip Fazıl / s. 2

İşte!............................................. ......................Dedektif X Bir / s. 3

Çöle İnen Nur : 25 ....................................KISAKÜREK, Necip Fazıl / s. 4-5

Tasavvuf: Sofi .................................Merhum Esseyyid Abdülhakîm / s. 4-5

Mektubat'tan Parçalar (Cilt 1, Mektup 52)...............................M. Işıklı / s. 6

Mümin-Kafir............................................. ....................Zabıt Katibi / s. 6

İmam-ı Malikî (Dinimizin Büyükleri)........................................ ...M. K. / s. 7

Mümin-Müslim (Dininizi Öğreniniz)...................................... .......Vaiz / s. 7

Göte'nin Bir Yazısından…………………………………………..……..(Alıntı) / s. 7

Ah, Şu Vali Bey... (Hadiselerin Muhasebesi)............................Be-De / s. 8-9

Dünyada Fikir Ve Sanat....................................MÜFTÜO ĞLU, Mustafa / s. 8

Kuklalık.......................................... ...................BİNATLI, Numan A. / s. 9

Salahaddin Köseoğlu .......................................Doç. TOPÇU, Nurettin / s. 10

Sanık, Ayağa Kalkınız (Celal Bayar! ).........................MÜFTÜOĞLU, M. / s. 11

Yol (Büyük Doğu Cemiyeti)..................................... .KARAGÜL, Ömer / s. 12

Mavi Defterden Notlar (Tarih).................DANİŞMEND, İsmail Hami / s. 13

İstanbul Sergisi (Ropörtaj)........................................ ...NAİL, Doğan / s. 14

Sizinle Başbaşa........................................... ...........................(*) / s. 15

Köşeniz .................................................. ...........Okuyucu Şiirleri / s. 15

Davanız-Davamız .............................................Okuyu cu Yazıları / s. 15

Muhterem Başbakan! (Vesika)................................. Dedektif X Bir / s. 16

04.02.2013 01:43
#31

(Aynı forumdan)

 

Makalenin tamamı

 

İsmet Paşa ve (Lozan)ın İç Yüzü

 

 

1- Bu sütunların şümul ve ehemmiyeti, hem bugünün, hem de dünün gizli anahtarlarını vermek bakımından o kadar geniş ve büyüktür ki, arada bir bazı tarihî hâdiselere el atıp bütün bir mazi seyrini değiştirici iddialara giriştiğimiz zaman, bizim, geçmiş günlerden değil, gelecek günlerden bahsettiğimizin takdiri lâzım gelir. Biz, tarihî bilgi vermek yerine, bugünü üzerinde taşıyan öyle tarih taşlarının iç yüzünü ortaya koymaktayız ki, bu işin değeri ancak istikbal çapındadır. Bu mânada bir mazi teftişi, içinde bulunduğumuz ve onu takip edecek ân ve zamandan bile üstün bir (aktüalite) kıymeti ifade eder.

 

2- Büyük Doğu'nun bu son devresine ait ilk sayılarda (Lozan) muahedesinin iç yüzünü gösteren birkaç tarihî ifşa yazısı takdim etmiş ve (Lozan) sulhunun, Batı emperyalizmasına karşı, kulis arası bir anlaşmayla, mukaddesatımızın bizzat imhasına memur edilmek gibi korkunç bir fedakârlık sayesinde elde edilebilmiş olduğunu ileriye sürmüştük. Bu iddia, bir gün tespit edilince, vatan, hattâ dünya çapında bir ehemmiyete ulaşacak ve son çeyrek asrın kıymet hükmünü ifadede cümle kapısı anahtarı yerine geçecektir.

 

3- Şimdi bu iddiamızı, (Millî Şef)in artık Devlet Reisi bulunmamasından faydalanarak, biraz daha açıklamanın ve vesikalandırmanın zamanı gelmiştir.

 

4- (Lozan) konferansı, bilindiği gibi, biri 1922-23 İkinci teşrininden Şubatına, öbürü de 1923 Nisanından Temmuzun nihayetine kadar devam etmek üzere iki devre arz eder. Bu devrelerden ilki, Türkiye karşısında gerilen emperyalizmacı devletler zincirinin mâna ve edasına göre, tek hayat hakkı koparmaya muvaffak olunamadığının ve olunamayacağının, ikincisi de tepeden inme gizli bir saikle birçok şey koparmaya muvaffak olunduğunun ve artık olunacağının tam ve sadık tercümanıdır. İki devre arasındaki bariz tezat yakından mütalâa edilecek olursa, bunlardan ikincisinin, ilk temel üzerine atılmamış, fakat öyle gösterilmiş bir bina olduğu meydana çıkar. Zira, ilk devredeki temel, ikinci devredeki inşayı çekemezdi.

 

5- Birinci devrede Lord (Gürzon) gibi bir kurdun karşısında İsmet Paşa gibi bir kuzu -kuzu fevkalâde güzel bir mahlûktur; haydi şuna oğlak diyelim- vardır. Şu farkla ki, bu oğlak, sırtındaki terli abalardan henüz zafer buğuları tüten ve adına işlenecek dalaverelerden haberi olmayan asîl ve saffetli bir orduya dayandığı için, başlangıçta sâf, hattâ bön ve hattâ garip mikyasta cesur; ve her esaret teklifini derhal reddetmekten başka bir mukabeleye akıl erdirmez tıynettedir. Bu çocukça tıynet, kurtlar arasında gizli bir istihza mevzuudur.

 

Lord (Gürzon)un sözü:

 

"İsmet Paşaya ne söyledimse hepsini reddetti; fakat hâlâ ona karşı muhabbetim var."

 

6- Konferansın başında İngilizlerin tavrı, lütfen kendisiyle müzakereyi kabul ettikleri Türk başmurahhasına karşı, âdeta her ân falaka tatbik etmeğe hazır, sert bir mubassır rolüdür. Boğazlar meselesinde Ruslar mecburen Türk emelini müdafaaya geçince, Lord (Gürzon) şöyle der:

 

"İsmet Paşanın kalpağını (Çiçerin)in başında görüyorum!"

 

Biraz sonra da Türk başmurahhasını şöyle haşlar:

 

"-Ben muhtelif tekliflerden hangisinin Türk tezine uyup uymadığını sormuyorum. Sorduğum şudur: (Çiçerin)in beyanatını Türk tezi diye mi kabul edelim, yoksa Türkler dâvalarını ayrıca ortaya atacaklar mı?"

 

Âlemde politika ağzı olarak, bundan daha fazla hakaret yüklü bir lisan görülmemiştir.

 

7- En kısa bir zaman sonra Rus ve Türk temsilcileri hariç, Batı emperyalizması temsilcileri ve peyklerinin ne mutaassıp ve yobaz bir Hıristiyanlık gayretiyle harekete geçtikleri, bam telinin yalnız bu noktada olduğu, Türkiye'yi İslamî hegemonyasından düşürmekten başka hiçbir hedef gözetilmediği, azınlıklar meselesinde Lord (Gürzon)un şu sözlerinden belli olur.

 

"- Türkiye'deki azınlıklar meselesiyle bütün dünya alâkalıdır. Dünyanın gözü, bilhassa, bu dâvaya karşı; (Lozan) konferansına çevrilmiştir. Müttefikler Türkiye ile harbe giriştikleri zaman gayelerinden biri, oradaki Hıristiyan azınlıkları korumak ve hattâ kurtarmaktı. Bu azınlıklar Rumlardan, Yahudilerden, Ermenilerden, Asurîlerden, Keldanîlerden ve Nâsturîlerden ibarettir."

 

Bir muharririn notu:

 

"İngiliz baş murahhası (Hıristiyan azınlıklar) dediği zaman öyle bir heyecan gösteriyordu ki, İngiliz Hariciye Nazırı mı konuşuyor, yoksa Papa'nın vekili mi, belli olmuyordu!"

 

İşte İngiliz Hariciye Nazırının bu sözleri ve hali, Birinci Dünya Savaşının, Türkiye'ye müteveccih cephesiyle "Ehl-i Salip" zihniyetinden başka bir şey belirtmediğini ispat eder.

 

8- Hep bu minval üzere devam eden ve Türk Heyetinin kafasına her defa sopayla vurmak ve gizli emelleri sezdirmekle geçen Konferans içinde Lord (Gürzon) nihayet en manidar sözünü söylüyor.

 

"-Türklerin hayat ve istiklaline herkes hürmetkardır. Türkiyeden istirhamım, tekrar inkişaf edebilmesi için, serbest Türkiye'nin bizimle birlikte, hulûs birliğiyle çalışmasıdır. Böyle bir Türkiye dünyanın hürmetine layık olur."

 

Bu sözün mânası şudur:

 

"-Türkiye, İslâmî alâkasını ve İslâmî temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet minnetini kazanır; biz de kendisine dilediği istiklâli veririz!"

 

Bir muharririn notu: "Müzakereler ilerliyor diye memnun olanlar yeniden şaşırdılar. (Gürzon)un politikası yeniden muvaffak oluyor gibiydi. Bütün Amerika ve İngiliz gazetecileri Hıristiyanlık meselesini hemen günün en mühim dâvası haline koymuşlardı."

 

9- Fakat yukarıda bildirdiğimiz gibi, henüz hakikî kastları anlamak ve ona açıkça muhatap olmak mevkiinde bulunmayan İsmet Paşa, her teklifi reddediyor, sadece reddediyor ve başka hiçbir şey yapmıyordu. Fakat bir aralık bütün emelin Türkiye'yi, mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak olduğunu sezmiş olmalı ki, asla esaret kabul edemeyeceği iddiası altında şu gizli ivaz ve teminatı vermek lüzumunu duydu:

 

"- Hiçbir Türk hükümeti bu gibi muahedeleri kabul edemez, (.......) Türklerin, asrın icaplarına uygun bir varlık temin etmek için, eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden kurtulmak hususunda besledikleri kat'i azmin inkâr edilmez delilidir."

 

Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle Türk baş murahhasının eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslettiği kat'î azimle ne kasdettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lâzımdır.

 

10- Fakat Konferansta hâlâ, her şey, bir tarafın açıkça ve kabaca her defa kafaya dank diye vurması ve öbür tarafın "Kabul etmem de etmem!" tarzında mukabelesinden başka bir şey belirtmiyordu. Muhakkak ki Türk başmurahhasına, Türk mukaddesatının bizzat feda ettirilmesi gibi muazzam bir Hıristiyan zafer ümidi olmasa, müzakereler çok kısa kesilecek ve yapılması gereken işler hemen fiili ve amelî safhaya dökülecekti. Orada sırf böyle bir içten tahrip kasdına mevzu bulunmadığı için, koca Almanya, koca Avusturya ve miskin Bulgaristan ne hale getirilmiş, neleri kabule mecbur tutulmuştu!.. Yunan ordularını denize dökmüş olmasına rağmen herhalde Türkiye'nin kuvveti, bu iki imparatorluktan üstün değildi!!! Onun İçindir ki, İsmet Paşa önünde Lord (Gürzon), her halde muhtemel bir süngü sayısının hürmetine ısrar edip durmuyordu. Nitekim İngiliz gazeteleri baklayı ağızlarından çıkardılar. 29 Ocak 1922 tarihli (Tayms)in başmakalesinden bir parça:

 

"Türkler iki şeyden birini seçmek zorundadırlar. Ya kendilerine teklif edilen âlicenabane vaziyeti kabul ederek memleketlerinin ihyası için kuvvetli müzaheret temin ederler, yahut Türkiyeyi Asya'nın çöllerinde erişilmesi imkânsız bir memleket haline sokarlar."

 

Herhalde bu gazete "âlicenabane" teklifin ne olduğunu bilenlerdendi.

 

11- Fakat İsmet Paşa, izah ettiğimiz basit ruh haletiyle daima ısrarda ve teklifleri reddetmekte devam ediyor, Misâk-ı Millîyi ileriye sürüyor ve Musul meselesi konuşulurken Lord (Gürzon) un "Tarihin hangi devresinde harbi kazanmış bir devletin karşısına böyle bir Misak ile çıkılmıştır?" tarzındaki hakaret dolu istihzasına cevap veremiyor, sadece kabul etmediğini söylemekle kalıyor; İngiliz Hariciye Nazırı da, Konferans Umumi Kâtibine "Resmî tebliği okuyunuz!" emrini vererek Konferansın inkıtaını haber veriyordu.

 

12- İsmet Paşa o aralık hakikî kasttan o kadar habersizdir ki, İslâmî mukaddes emanetlerin muhafaza veya iadesi gibi asla yabancıları alâkalandırmaz ve politikaya girmez bir mesele konuşulurken şu cevabı veriyor:

 

"- Mukaddes hatıraların muhafaza ve istimali, Hilâfet makamının haklarındandır. Peygamber Efendimizin kabri meselesine gelince, bu bahis tamamıyla Müslim ve müminlere ait bir bahistir. Burada müzakere olunamaz. Bu mukaddes bahis etrafında tek bir iddia dermeyan etmek hakkını kendimde göremem. İslâm âlemi bu noktalarda pek ziyade hassastır. Hilâfete ait meselelerin ecnebi mahfillerde münakaşa edilmesini hiçbir suretle tecviz etmez. Ümit ederim ki, İngiliz baş murahhası, iddialarımı kabul ve haklı görecektir."

 

O gün, şu veya bu sebep altında bu cevabı verenin, pek kısa bir zaman sonra vâki olacak icraat hengâmesinde bilfiil hükümet reisi bulunmasına ne buyrulur?

 

13- Artık 1922 yılı nihayet sona ermiş ve yeni yılın ilk ayı da tamamlanmıştır. (Lozan) konferansından hiçbir ümit tütmediğini gösteren bir hava vardır.

 

İşte, işte!.. Gizli müessirin birdenbire hızını artırdığı, gizli emeli iki taraf arasında kulaktan kulağa götürdüğü ve taraflar arasında hususî temaslar temin ettiği ân bu ândır. Mutavassıt, daima olduğu ve ilk sayılarımızda tafsilâtiyle haber verdiğimiz gibi, bir Yahudidir, ismi (Hayim Naum)dur ve Türk heyetinde müşavir sıfatiyle bulunmaktadır. Her şeyden evvel hiçbir tevil, bu adamın nasıl olup da resmî Türk heyeti kadrosuna girebildiğini izah edemeyecektir. Yoksa peşinen ve (dikte) suretiyle mi?..

 

14- Taraflar arası temaslar ilk eserini verdiği ve Türk baş murahhasıyla İngiliz baş murahhası beyninde ânî bir anlayış havası esmeğe başladığı için, o zamana kadar sadece kendilerine bir duvar aramak zorundan Türkiye'yi himaye eden komünist Moskoflar, birdenbire müthiş bir hayrete düşmüşlerdir. (Çiçerin)in hayret derecesine bakın ve onun aşağıdaki sözlerinde toplanan delâlet unsurlarına dikkat edin! (Çiçerin)in başlı başına vesika mahiyetindeki sözlerini, aynen ve kelimesi kelimesine gösteriyoruz:

 

"- Projede Müttefiklerce ve Türk heyetince yapılmış karşılıklı fedakârlıklar görüyorum. Bunların nasıl ve ne sebeplerle kabul edildiğini bilmiyorum. Gizli müzakereler benim için mevcut değildir. Rusya'ya, bilmediği bir mukavele zorla kabul ettirilmek isteniyorsa, açık söylemelidir ki, buna Rusya'nın tahammülü yoktur. Eğer bizimle konuşulsaydı ehemmiyetli müsaadelerde bulunmamız kabildi. Fakat bu vaziyet karşısında....."

 

Lord (Gürzon) vahşi bir komünist ağzında gizli maksadın âdeta ifşa edilircesine bir hal almasından o kadar öfkeleniyor ki, (Çiçerin)e şöyle mukabele ediyor:

 

"- Bazı latifeler vardır ki, hoştur, insanı güldürür; bazı latifeler de vardır ki, fena şakadır. Fakat insan bunların karşısında daha fazla güler. Mösyö (Çiçerin)in sözleri ikinci nevidendir."

 

15- Buna rağmen Türk başmurahhası bizzat karar vermek vaziyetinde olmadığı ve bu son şekli büyüğüne bildirmek zorunda bulunduğu için, zahiren Konferanstaki inkıta vaziyeti olduğu gibi muhafaza edilmektedir. Güya tehditkâr ve müstağni İngiliz Hariciye Nazırı, ayağını, bineceği trenin vagon basamağına dayamış, haykırmaktadır:

 

"-Gidiyorum! Ya imzalayın yahut ebediyen ayrılıyoruz!"

 

16- Vaziyet, fevkalâde gizli tutulmasına rağmen, birkaç umumi cephesiyle hemen hiç kimsenin gözünden kaçmıyor. O kadar ki, (Lozan Palas) otelinde Fransız murahhasının karısı (Madam Bompar) bu vaziyet üzerine, her zevzek ve çaçaron Fransız karısı gibi muazzam bir çam deviriyor. Bir Türk'e diyor ki:

 

"- Konferansı inkıtadan Fransa kurtardı. Hâlbuki siz son dakikada ve birdenbire İngilizlerle anlaştınız ve Fransızlara ait her şeyi reddetmeğe başladınız!"

 

17- Ve Lord (Gürzon), Fransız ve Amerikan murahhaslarının keza sun'î telâşlarına rağmen ayrılıyor. İsmet Paşa da memleketine dönüyor. Kendisini Haydarpaşa'dan Ankara'ya götüren tren, Devlet Reisini İzmir'den Ankara'ya götüren trenle Eskişehir'de buluşuyor. Bir arada ve başbaşa seyahat... Sonra Ankara, gizli Meclis toplantıları;(...)

 

18- Konferansın bundan sonrası tamamiyle (statik) mahiyette ve İngiltere'den ziyade tâli devletlerle ve tâli meseleler üzerinde çekişmelerden ibarettir. Hattâ Lord (Gürzon) bir daha (Lozan)a dönmeğe bile tenezzül etmemiş, başmurahhas olarak (Rumbold) gönderilmiştir. Artık her şey, Türkiye hesabına çantada kekliktir. Yeni hizbin bundan böyle İslâmiyeti katletmekte, hasım dünyanın kumandanlarından ve "Ehl-i Salip kodamanlarından daha hevesli" ve hamarat örnekler bulacağı ve bilhassa hudut dışı değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı, şüpheden varestedir.

 

19- Hâlbuki (Lozan) kahramanlığının tarifi şöyledir: "- Tarihî ân, işte o ândır. İşte o ândır ki, 24 Temmuz 1923 Salı günü saat tam üçü dokuz geçe, İsmet Paşanın attığı bu imza ile Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edilmiş ve yeni Türkiye Devleti kurulmuş oluyordu."

 

Büyük Doğu Dergisi, 6 Ekim 1950, Sayı:29

 

(Vesikalar Konuşuyor, Büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı / s. 174-181)

04.02.2013 01:46
#32

İŞTE!

 

Davamızın fikrî temelini belirten başlangıç kısmını geçen sayımızda gördünüz. Şimdi sıra tamamiyle müşahhas hâdiselere, vakıalara, kaskatı maddeye, apaydınlık vesikaya dayanan kısma geldi:

 

1 - Millî müdafaa hareketinde, operet askeri düşman ordusunu denize döktükten sonra, prensip bakımından tasfiyesi kararlaştırılmış bulunan Türkiye'nin, büyük İtilâf Devletleri tarafından hiçbir maddî tazyik görmeden istiklâlini tasdik ettirmeğe muvaffak olması, selim aklın tabiî görebileceği bir iş değildir.

 

2- Herbiri Garp familya zümresinden bulunduğu ve orduları perişan edilemediği halde Almanya ve Avusturya İmparatorluklarının uğratıldıkları akıbet hesaba katılacak olursa, bir operet ordusunu denize dökmekle Türkiye'nin, bütün bunlardan daha iltimaslı vaziyete geçmesi, hiçbir suretle izah edilemez.

 

3- Türkiye'ye, Birinci Dünya Harbi bozgunundan itibaren tatbik edilmeğe başlanan şartlarla Lozan konferansında tatbik olunan son şart arasındaki mesafe, sadece Anadolu zaferinin temin edebileceği bir iş olmadığına göre, mutlaka Garp âlemine, kendi elimizle, konferans kulislerinde gizli olarak büyük bir ivaz verilmiş olmalıdır.

 

4- Henüz hiçbir şey bilmeksizin, hâdiselerin seyrindeki mantık silsilesine göre şüphelerin en büyüğü karşısında bulunulur. Evet, onlara ne verdik ki, bize istiklâlimizi hemencecik verdiler, bizi kendi halimize başıboş bıraktılar?

 

5- Surî istiklâlimizi elde edebilmek için onlara, bir milletin hayatında dünyalara bedel bir kıymet feda ettiğimiz aşikârdır. Acaba bu kıymet nedir?

 

6-BU KIYMET, TÜRK CEMİYETİNİN BÜTÜN DİNİ VARLIĞI, MUKADDESAT ALAKASI, MANEVÎ MÜESSESELERİ, RUHÎ TEMELİ, TEK KELİMEYLE TOPYEKÛN MANEVÎ HAYATIDIR.

 

7- Yani, Garp dünyası bize, bütün bunları feda etmek, manevî hayatımızı çiğnetmek pahasına maddî hayatımızı bağışlamıştır.

 

8- Bugüne kadar, ehramlar büyüklüğünde bir külçenin kum altında kalması gibi gizlenen bu hâdise, Türk tarihinin, şeksiz ve şüphesiz, en büyük olayıdır.

 

9- Hâdisede en büyük müessir, her zaman ve mekânda olduğu gibi Yahudi parmağıdır.

 

10- Birinci Cihan Harbinde Yahudiliğin, A, B, C, D halinde tam dört tane dâvası vardı:

 

A) Bilhassa dinî ve askerî mahiyetiyle Rus Çarlık manzumesinin ortadan kalkması...

 

B ) Alman militarizmasının ve askeri kudretinin ortadan kalkması...

 

C) Avusturya İmparatorluğunda tecessüm eden katolik birliği mefkuresinin ortadan kalkması...

 

D) İslâmiyet tehlikesinin, müstakil İslâm devletleri bünyesinin ve İslâmî temsil ifadesinin ortadan kalkması...

 

11- Nitekim Birinci Cihan Harbi sonunda, Garp demokrasya âleminin perde gerisi "görünmez insan" heyulası olan Yahudilik, bu dört gayesinden dördünü birden istihsal edivermiştir. Şu kadar ki, harb biter bitmez ilk üç gaye derhal istihsal edildiği halde, sonuncusu, yani yegâne müstakil İslâm cemiyetinin bütün dinî bağlarından koparılması gayesi, birdenbire devşirilememiştir. Bunun için biraz beklemek, bazı zuhuratı kollamak ve bazı cereyanları netice bakımından zıt gayeye doğru kanalize etmek, Türk birliği içindeki zümrevî temayülleri zamanında ve mekânında ustaca istismar etmek lâzımgelmiştir.

 

12- İşte bu gayet kurnaz istismardır ki, Garp âleminin hâkimi Yahudilik teşekküllerine, Türk istiklâl hareketini başından sonuna kadar dikkatle takip ettirmiştir. Yahudilik, Türk istiklâl hareketini en ince bir müşahede zekâsiyle tahlil süzgecinden geçirmiş, bu hareketi İdare edenlerin şahsi temayülleri ve fikrî kaynaklariyle, temsil ettikleri millî dâva arasında ne oldukları, ne yapmak istedikleri ve ne yapabilecekleri bakımından her türlü muayene ve muhasebeyi yerine getirmiştir.

 

13- Hâdise şöyle başlamıştır: Lozan konferansı başında İtilâf Devletlerinden İtalya, Türkiye'yi müstemlekeleştirme dâvasından, İngiltere'nin aslan payını alıp Akdenizde müthiş bir avantaja geçmemesi ve böylece İtalya'nın durumunu sarsacak bir muvazenesizlik doğmaması için vazgeçmiş, aynı tavrı İngiltere'den de beklediğini ima eden bir tavır takınmış ve işgal altında tuttuğu yerleri tahliye etmiştir. İtalya'yı bu salim politikaya sevk eden âmiller arasında, bazı İttihat ve Terakki paşalarının da telkinleri rol oynamıştır.

 

14- Biraz sonra, Fransa da, sırf İngiltere'yi hudutsuz bir avantaja kondurmamak için İtalya'nın fikir ve temayülüne iştirak eder gibi olmuştur. Bu hava doğar doğmaz, üç büyük İtilâf Devleti unsuru arasında en kuvvetlisi olan İngiltere yalnız kalmış ve hiçbir tazyike kapılmamaktaki ısrarında devam etmiştir.

 

15- Hâdiselerin, namütenahi ince bir kader cilvesiyle, düşmanlarımızı birbirinden ayırdığı ve bize hayat hakkını bağışlamak istidadını va'dettiği bu andadır ki, müthiş, kelimenin tam mânasiyle müthiş bir adam birdenbire sahneye çıktı.

 

16-Bu adam, o zaman İstanbul Hahambaşısı (şimdi Mısır Hahambaşısı) meşhur Hayim Naum...

 

17- Hahambaşının sahneye çıkışı, Yahudi metodunun en korkuncuyla, Amerika'ya gitmek ve orada üniversite üniversite dolaşarak Türkler lehinde(!) konferans vermek suretiyle başladı.

 

18- Böylece, daha evvel Ermeniler tarafından zehirlenmiş bulunan Amerikan umumî efkârı, Hayim Naum gibi bir Yahudilik otoritesinin lehteki propagandasiyle düzelmeğe başlıyor ve hâdise Türkiye'de görülmemiş bir hayret, hassasiyet ve minnet uyandırıyordu. O devrin gazetelerine, bilhassa "Vakit" gazetesine bir göz atmak yeter.

 

19- Hayim Naum, bir eşine âlemde rastlanmamış bir "suret-i hak" tertibiyle Türk milletini göklere çıkarıyor, istiklâlin bu tarihî millete ait en tabiî hak olduğunu bildiriyor, medeniyet âleminde Türkün parlak mevkiinden bahsediyordu. Hâlbuki bu şefkat ve himaye maskesinin altında, Türkün maddî vücudunu serbest bırakıp kalbini ve onun merkezindeki ruhunu yiyecek kanlı sırtlan dişleri pırıldıyor, fakat henüz kimse bunu fark edemiyordu. Zira oyun gayet ustaca oynanıyor; ve sıra, üçü istihsal edilmiş olup dördüncüsü henüz ele geçmemiş bulunan gayeye, Türkün mukaddesat temelini berhava etmek gayesine gelmiş bulunuyordu.

 

20- Hayim Naum isimli müthiş şahıs, aslen Manisalıdır; korkunç bir Yahudi dehasına maliktir, bir aralık Paris'te de hahambaşılık etmiştir. Şimdi de Mısırda bulunması, İslâmî esaslar bakımından gittikçe bozulmaya yüz tutan Mısırın belirttiği vaziyet ve hedefi pek güzel ifşa eder.

 

21-İşte bu Hayim Naum, Yahudilik genel kurmayınca idare edilen kapitalizma ve emperyalizma dünyasında Türkler lehinde vaızlar (!) vermeğe koyularak, işe, Türkiye'yi müstakil hale getirdikten sonra içinden yıktırmak maksadiyle ilk defa Amerika'da başlamıştır. Fakat Türkiye ve bütün İslâm âlemi dâhil, bundan hiç kimse şüpheye düşmemiş, üstelik derin bir minnet duygusuna kapılmış, bu hareketi meleklere mahsus bir şefkat tecellisi gibi alkışlamıştır.

 

22- Hahambaşı Hayim Naum, Amerika'ya hareketinden evvel, Beyoğlu'nda, Tünelin yukarısında "Beneberit" isimli Mason karargâhında, tam bir Yahudi genelkurmayı olan bu yerde, Alber Karasu, Nesim Mazilya, dişçi Sami Könzberg, fotoğrafçı Vaynberg gibi, Türkiye'deki gizli Yahudilik hükümetini temsil ve teşkil eden insanlara karşı şöyle demişti:

 

- Gayelerimizin üçü de istihsal olunmuştur. Sıra dördüncüsüne gelmiştir. Bunun için de en mükemmel bir fırsat doğmuştur. İşte Anadolu'da millî bir Türk mukavemeti peydahlanmış ve ilk neticeyi almış bulunuyor. Bu hareketin başındaki zat, bizim, bütün şahsî fikir ve temayüllerini tanıdığımız bir kimsedir. Son derece İleri görüşlü, ananeye zıt kafalı bir zattır. Ruhunda, garp medeniyetine karşı çözülmez rabıta ukdeleri vardır. Fevkalâde tesir ve telkin kabiliyetindedir. Türk milleti gibi uysal bir kütleye her türlü yenilikleri sindirecek bir şef olmak kabiliyeti, yalnız bu zattadır. İşte bizim de plânımız, şimdi, bu müstesna kabiliyet ve istidatları vâdeden zata, İslâm birlik ve şuurunu çözdürmek olmalıdır. Bu ân, Türkiye'de din hâkimiyet ve timsalini yıktırmak için en bulunmaz tarihî fırsat dakikasıdır.

 

Azasını teker teker saydığımız ve bilâhare biri rejimin alâyiş fotoğrafçılığını, öbürü de rejim şefinin dişçiliğini yapan iki malûm şahısla beraber Yahudi meclisi, bu fikirlere tamamen iştirak etmiş, aralarında gerekli bütün plânlar tespit olunmuş; ve bunun üzerinedir ki, Hayim Naum isimli zata Amerika seferi düşmüştür. Fakat hâdiseden, tertibattan, görüşülen şeylerden ve alınan kararlardan hiç kimsenin, hattâ bahis mevzuu büyük zatın da haberi olmamıştır. Böylece Hayim Naum, bir gölge gibi sinsi, vapura bindiği gibi Amerika'ya doğru çekip gitmiştir.

 

23- Hayim Naum, her şeyden evvel Amerika'dan Yahudilik merkezleriyle temas edip bunların mütalâa, tasvip ve himayesini temin ettikten sonra, daha evvel bildirdiğimiz, Türkiye lehindeki konferanslar serisine geçmiştir. Ve işte bu harikulade melekhaslet (!) ve Türk dostu (!) zatın beklenmedik propagandaları Üzerinedir ki, Hayim Naum ismi, Türk matbuatının minnet ve şükranla başköşesine geçirilmeğe başlanmıştır.

 

24- Hayim Naum, Amerika'da işini bitirir bitirmez, plân icabı, hemen Londra'ya geçti ve aynı propagandaya orada da devam etti. Fakat iş kuru bir propaganda ile bitecek soydan değildi. Propaganda, ancak zemini hazırlayabilirdi. Bu zemine atılacak temel için bir devlet eli lâzımdı. Hayim Naum ise bu devlet elini, daha plânının en başında hesaba katmıştı.

 

25-Hayim Naum, Londra'da, derhal Lord Kürzon ile temas aradı ve temin etti. O zamanki İngiliz politikasının nâzımı mevkiinde bulunan bu Lord, nesebinin bir tarafiyle Yahudi idi. Hahambaşı, dâvayı aynen kabul etmek için bütün şartlara malik bulunan Lord'u, ancak Türkiye'ye bazı ivazlar vermek ve istiklâlini kabul etmek mukabilinde ona islâmiyete arka döndürtmenin mümkün olacağı mevzuunda ikna etti. Böylece Türkiye'de, İslâm âlemi üzerinde nüfuz ve ehemmiyet ifade edecek hiçbir vasıf kalmayacaktı. Hayim Naum, İngiliz Lord'una, milyarlarca Sterling ve yüz binlerce insan feda ederek elde edilemeyecek bir kazancı, basit ve bedava bir formülle takdim ediyordu. Hayim Naum'un son sözü şu oldu:

 

-Türkiye'nin mülki tamamiyetini kabul ediniz; onlara, ben, İslâmiyet temsilciliğini attırmayı kabul ve taahhüt ediyorum!

 

26- İleride, ileri bir müverrihin en ince noktalarına kadar teyit edeceği ve kaynakların en emininden devşirdiğimiz bu bilgiye ilâveten kaydedelim: Lord Kürzon, Hahambaşının bu teklifi karşısında o kadar heyecana düştü ki, bir İngiliz politikacısına yakışmayacak bir tarzda hislerini belli eden bir taşkınlık gösterdi, elini hararetle uzatıp teklifi kabul ve Hayim Naum'u tebrik etti.

 

27- Bunun üzerine Hayim Naum, derhal koşar adımla Lozan yolunu tuttu. İsmet Paşa Lozan'dadır ve o güne kadar hemen her devletle anlaşmış olduğu halde bir türlü İngilizlerle anlaşmanın çaresini bulamamıştır. Şüphesizdir ki, Ankarayla beraber, hiçbir tertipten haberdar değildir.

 

28- Hayim Naum derhal İsmet Paşa ile bir konuşma yaptı ve onunla, geceleyin, geç vakitlere kadar beraber kaldı. Son derece nazik, gizli ve hileli bir dil kullanan Hahambaşı, teklifini, Türk Murahhaslar Heyeti Reisine, mümkün olduğu kadar zehirsiz ve yumuşak şekilde bildirdi. Heyet Reisi, hayretler içinde, bu teklif ve telkine şu cevabı verdi:

Meseleyi Ankaraya bildirip mütalâa ve direktiflerini aldıktan sonra size cevap verebilirim.

 

Ve İsmet Paşa, teklifi, şifreyle Ankara'ya bildirdi.

 

29- Ankara'daki Devlet ve Hükümet Başı, haberi alır almaz, derhal Hayim Naum'un Ankara'ya gelmesi talimatını gönderdi.

 

30- Hahambaşı hemen Türkiye yolunu tuttu. Amerika'da giriştiği propagandalar muktezası olarak, büyük ve son derece sempatik bir Türk dostu tavrını almayı unutmamıştı.

 

31- Hayim Naum'un dâvaya verdiği ehemmiyet derecesini düşünün ki, kendisi aile efradına fevkalâde düşkün bir kimse olduğu ve ailesi Haydarpaşa taraflarında oturduğu halde bunca hasrete rağmen onlara bir "Nasılsınız?" bile diyememiş, Sirkeci garından inip doğru Haydarpaşa garında trene atlamış ve dosdoğru Ankara'yı boylamıştır.

 

32- Lozan'da İsmet Paşa, maiyetinden birine, bir gece evvel Hahambaşının kendisine geldiğini şu şu, şu, şu tekliflerde bulunduğunu anlatıyor ve o zatla Paşa arasında, aşağıdaki konuşma geçiyor:

 

-Yahu, bu kerata bize İslâmi temsilciliğimizi kaldırtmak istiyor:

 

-Hiç olacak şey mi bu?

 

-Vallahi öyle...

 

-Ya ne olacak şimdi?

 

-Ankara'ya yazdım; bakalım ne cevap verecekler?

 

33- Hayim Naum Ankara'da bir gece kalıp derhal İstanbul'a dönüyor ve Ankara'dan aldığı talimatı hâmil olarak Lozan'a damlıyor.

 

34- Gerisi malûm... Lozan'daki Türk Murahhaslar Heyeti, resmen imzaladıkları muahede hükümleriyle, hiç de böyle, bütün bir tarih ve hayata bedel fedakârlık ifadesinde bulunmadıkları ve sadece dürüst bir anlaşmaya imzalarını atmak vaziyetinde oldukları halde, birdenbire aradan her mâniin kalktığını ve anlaşmanın imkân safhasına girdiğini görüyorlar.

 

35- Fakat zahir yüzüyle pek iyi tanıdığımız Lozan Muahedesi, tâ Ankara'daki kulis arkasından bu şekilde idare olunuyor; ve bu kulis anlaşmasından Lozan'daki Heyet ve Reisi, her türlü mesuliyet payına uzak kalıyor. Zira, hükümleri dürüst olan muahedeyi imzalayan onlar, mukabil teminatın merkezi ise başkalarıdır.

 

36- Hayim Naum, o gün bugün, bir daha Türkiye'ye dönmemiştir. Yeni istikamet ve dâvalar peşinde başka iklimlere ulaşmış, Mısır Hahambaşılığına geçmiştir.

 

37- Hayim Naum'un derhal Türkiye'den uzaklaşmasını, belki bir gün işin içyüzü sezilir de dinine ve milliyetine bağlı bir Türkün tecavüzüne uğrar diye korkusuna atfedenler de vardır.

 

38- Fakat bizce bu uzaklaşmadan gaye, Türkiye dâvasının hallolunmuş bulunduğuna ve günden güne de biraz daha hallolunacağına dair itimattan başka bir şey değildir.

 

39- Böylece aziz Türk vatanı (...) sistemle ve yavaş yavaş aslî kaynağından uzaklaştırılmış; Mohaç Meydan Muharebesinin gazileri, garp âleminin asırlar boyunca istihsal edemediği bir neticeyi (...) devşirivermiştir.

 

40- Gizli Yahudi kurmaylar emrindeki Avrupa politikası, şu ince (döviz - düstur)la ifade olunabilir: Yabancı medeniyetleri garba özendirip kendi kendilerinden uzaklaştırmak; böylece onların, başkalarını kendilerine benzetmesi tehlikesine mâni olmak; maksat yerine gelince de gerçek terakkinin işte bu olduğu medihleriyle pohpohlamak; ve mukabil millî cereyanları irtica, gerilik damgası altında suçlandırmak... Garbın işte bu plânı, bir Yahudi buluşuyla ve Türk milletinin en nazik ânında, hikâyesini arz ettiğimiz şekilde işlemiş ve sene 1923'ten itibaren sular işbu noktadan akmaya başlamıştır. Yarının tarihçisi bu hakikati görecektir.

 

Büyük Doğu Dergisi 21-28 Ekim 1949, Sayı:2-3

 

(Vesikalar Konuşuyor, büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı / s. 96-104)

24.02.2015 08:37
#33

Kaynak: http://www.risaleforum.net/bediuzzaman-said-nursi-ve-risale-253/bediuzzaman-said-nursi-267/risale-i-nura-ve-bediuzzamana-429/52670-lozanin-icyuzu-makalenin-tamami.html

AL
25.02.2015 11:03
#34

Bu konuda kadir mısırlıoğlunu tavsiye ederim. eserleri lozan safsafatasına ışık tutuyor...

 

 

 

Mısıroğlu bunamış. İlim adamlığı kalmamış. Mevcud iktidarı her yanlışına rağmene destekliyor

29.09.2016 23:44
#35

Dedektif X Bir (Necip Fazıl Kısakürek) | Gizli Anlaşmanın Entrikası / Büyük Doğu Dergisi 29. sayı (06.10.1950)

image.jpeg

18.11.2016 00:44
#36

Aynı sayıdan:

IMG_4733.bmp