Vaktiyle Ankara'da, birkaç maarifçi, parlak bir ilkbahar günü, bir temiz hava safası yapalım demiş ve kırlara dökülmüştük. Yanımızda bir de Fransız profesör... Yalçın bir step zemini üzerinde yol alırken birdenbire kulağımızda sert ve iç çekici bir ses... Merkep anırması... Gayet neş'eli ve hayatiyetli...
Şöyle mırıldanmıştım:
- Bahar münâdisi, kuraklık içinde yeşile hasretini ilân ediyor!
Biraz ilerleyip merkebin bulunduğu yere gelince ne görsek iyi?.. İskeletinin üstüne tek tek kıl ekilmiş gibi, bir deri, bir kemikten ibaret bir hayvan... Kuru kafasını bile kıpırdatamayacak bir zayıflık halindeyken ensesini kabartmış ve kulaklarını dikmiş, hayat şevkini haykırıyor.
Fransız profesör manzaraya hayretle baktı ve dedi:
- Ayol; sizin bütün harikanız, Allah'ın bir mahlûkunu adetâ zorla yaşatmanın dehâsına ermenizdir. Şu gördüğünüz hayvan, bizde, bu hale gelmeden çok evvel ölür. Çünkü ondan önce öyle bir bakımdan gelir ki, bu şartlara tahammül gücünü yitirir.
Bu sözde müthiş bir gerçek vardı. Bahis mevzuu da hayvan değil, belki insandı.
Demek istiyordu ki:
- Siz insanları yaşamanın gereklerine göre değil de katlanmanın şartlarına göre yetiştiriyorsunuz! Marifet, insanı sefalet ve felâket rejimlerine alıştırma yerine üstün hayata hazırlamadadır.
İkinci Dünya Harbi'nde bir İsviçre gazetesi, harbe girmediğimiz halde geçirdiğimiz iktisadî, içtimaî ve ahlâkî buhranlara bakıp şöyle yazmıştı:
"- Türkiye'de bir ihtilâlin bütün şartları hazırdır. Fakat öyle bir katlanma ruhu vardır ki, orada, herkes her baskıya boyun eğer ve kimse yerinden kıpırdamaz!"
Dinimizin emrettiği tevekküle tamamiyle zıt olan, bu, şerre katlanma tabiatı bize, iman, aşk ve ahlâkımızın gölgelenmesiyle beraber musallat olmuştur.
14 Şubat 1978
(Necip Fazıl Kısakürek - Çerçeve 4 kitabından iktibas edilmiştir)