Hayyam

HAYYAM

Nişapur’da, Hicrî 450 sularında doğuyor ve yine Nişapur’da 520 sularında ölüyor. Hayyam’ın doğum ve ölüm yıllarına ait rivayetler muhteliftir. Onu, Beşinci Hicrî Asrın son nısfı ile Altıncı Asrın ilk nısfı arasında yaşamış ve devrini tamamlamış kabul edebiliriz.

Firdevsî’ye ve Gazneliler devrine kadar gördüğümüz İran edebiyatının, Hayyam, Selçuk devrine ait en meşhur simasıdır. Hele dünyaca tanınmış Şark ve İran şairleri arasında, en baştadır.

Hayyam, ilk gençliğinden sonra Horasan kıtasındaki meşhur beldeleri geziyor; Belh, Buhara, Merv gibi ilim merkezlerini dolaşıyor, Bağdat’a kadar uzanıyor, hattâ bir rivayete göre Hac borcunu da yerine getiriyor. Hayyam’ın ilk büyük temayül ve faaliyeti, zamanındaki anlayış kadrosuna göre müsbet bilgilerdir. Bu sahada o kadar ileri gitmiştir ki, zamanının en büyük âlimleri arasında sayılmaya başlamıştır. Selçukî Melikşah, meşhur Bağdat Medresesi kurucusu Nizamülmülk, İslâmın en büyük mütefekkirlerinden İmamı Gazali ile muhabereleri vardır. Bilhassa (heyet), (tıb ) ve felsefe ile alâkası derindi.

Melikşah (Selçukî)nin takvimi ıslah için memur ettiği heyetşinaslar arasında Hayyam da varmış… Fakat Hayyam’ın asıl şöhreti şiirinden ve rübaîlerindendir. İlmin ağır bahislerinden yorulduğu zaman arasıra söylediği rübaîler pek gözalıcı olmuştur. Evvelâ lisan bakımından çok muntazam ve pürüzsüz… Kelimeler, gayet itina ile seçilmiş ve mânayı tamamen kavramıştır. Kâinat muamması karşısında muallâkta kalan bir ruhun en şüpheli ıstıraplarını aksettirdiği için aynı nasipsiz ıstırabı çeken büyük bir insan kütlesine hitab etmiş, mahallî kalmamıştır.

Rübaîlerinin sayısı hakkında ihtilâf vardır. Kendine isnad edilen birçok rübaî, İbni Sîna, Hâce Abdullah Ensarî ve Ebu Said gibi diğer rübaî şairlerine aittir. Muhtelif yazma ve matbu eserlerde, kendisine (76’dan 1200)e kadar rübaî isnad edilmiştir. Fakat yapılan tetkikler neticesinde ilk zikredilen rakamın hakikate daha yakın olduğu zannedilmektedir. Hayyam; muasırı olan Aruzî Semerkandî’nin rivayetine göre [H. 530 – M. 1135] senesinden bir kaç sene evvel vefat etmiştir, Nişabur’da İmamzade Mahruk’un türbesi yanında medfundur. Son zamanlarda mezarı türbenin biraz ilerisine nakledilerek üzerine bir âbide inşa edilmiştir.

Hayyam’ın şiirlerinde dikkate en çok çarpan mâna unsurları ve kelimeler şunlardır: Mey, meyhane, îş, nûş, şarap, saki, saz, zevk; ve mezar, ölüm, fânilik, yokluk, hiçlik… Bu mânaların ilk kısmı, ikinci kısmına ait dehşetin aksülâmel sahasıdır. Zaman akıyor!.,. Her şey gelip geçiyor!… Buraya niçin ve ne zaman geldiğimizi bilemiyoruz!.. Öyleyse şu yaşadığımız zamandan daha gerçeği ve daha iyisi yoktur!.. Onu fırsat bilelim ve kaybetmeyelim!.. Sarılalım meye, meyhaneye, îşe, nûşa, şaraba, sakiye, saza ve zevke; ve gerisini düşünmeyelim!..

Hayyam bundan İbarettir.

Görülüyor ki, Hayyam da Maarri gibi, bedbinlik ve hiçlik yolunun, oradan ilerisine geçit bulamamış menfi ve müntehir dehalarından birisidir. Şu farkla ki, Maarri’nin hikmeti daha fikrî ve derin, Hayyam’ınki ise daha telkinî ve hissîdir. Buna rağmen his örgüsü olarak Hayyam’ın ulaştığı İfade iklimleri Maarri’ye nazaran çok daha san’atkârane bir hususiyet belirtir. Hayyam’da, büyük bir fikir çilesi yaşamaksızın peşin ve acı bir dudak büküşü halinde eşya ve hâdiselere karşı alınmış bir his tavrı vardır. İşte Hayyam’ın bütün kıymeti, olsa olsa, bu his tavrının üslûbundadır. Yoksa ruhta ve muhtevada Hayyam, muhteşem yarım adamlar serisinin büyük unsurlarından biri olmak talihini delip geçememiştir.

Bu, şüphe ve ümitsizliğin daima ayni şüphe ve ümitsizlik mihveri etrafında hep ayni şeyi tekrarlamanın ve derin bir sanatkâr mizacına rağmen bir türlü büyük tefekkür ve nasibe geçememenin, böylece büyük nasip ve tefekkür üstadlarının mazhariyetine uzak, büyük şüpheden büyük imana atlayamamış ve yarım kalmış olmak mahkûmiyetinin hâlis bir örneğidir. Onun içindir ki Hayyam, Doğu âlemine hakikî seciyesini veren İslâm nurunun kalplerde gölgelendirilmeğe başladığı ferdî ve içtimaî yıkılış devrini temsil etmiştir. Bu bakımdan Hayyam, ne kadar hususî ve ferdî bir Örnek telâkki edilirse edilsin, büyük nur ve iman devrinden uzaklaşmış olmanın da İçtimaî bir ifadesini ve haberciliğini getirmiştir.

Hayyam’ın tesiri, Şarktan ziyade Garp âleminde olmuştur. Hayyam’ın Şarktaki tesiri ise, kısım kısım kendini red ve kısım kısım kabul eden, fakat bütünlük bakımından her biri bir telden çalmaya başladığı için şairi kendi başına ferdî ve hususî bir örnek halinde bırakan bir dünyada çok mevziî bir daire içindedir.

Ömer Hayyam’la alâkalı Şark müelliflerinin başında Nizamüddin Aruzî Semerkandî vardır. Bu müellif, (Cihar makale) isimli eserinde, Hayyam’dan uzun uzun bahseder; ve onu hem mükemmel bir riyaziyeci, heyetşinas, hem de şair gösterir ve Hayyam’a ait bir çok vaka ve marifetlerle sahifeler doldurur, Buna mukabil, şeyh Necmeddin Razî (Mirsadül-ibad) isimli eserinde, Hayyam’ı, sadece fikir ve başıboş tefekkür mânasına felsefeci, tabiatçi ve zevkçi telâkki eder. Böylece Hayyam hakkındaki Şark görüşü, daha ziyade onun mizacını reddedenlerin hâkimiyeti altında ve mahdud ve mevziî bir çerçeve içindedir.

Hayyam’ın en büyük tesiri Garpta olmuş; ve son devirlerin Garp budalası Şarklılarına da Hayyam, işte Garptan dönüp gelen bu tesirin yüzü suyu hürmetine görünmüştür.

19’uncu Asırda İngiltere’nin (Oksford) şehrinde bir kütüphanede (525).numara ile rakamlandırılmış bir kitap bulundu. Bu kitap Milâdî 15’inci Asırda yazılmıştı ve Hayyam’a tam 158 tane Rubaiyi ihtiva ediyordu. Eser, epey eski olması dolayısiyle Hayyam’a ait en itimada şayan vesika telâkki edildi. Ve gerçekten o güne kadar Hayyam’a ait eserler arasında en eski nüsha olmak bakımından, derhal etrafında büyük bir alâka topladı. O sırada (Fitz Jerald) isimli bir İngiliz şairi bu eser üzerinde derin incelemelere girişti, esere hayran oldu, onu manzum olarak İngilizceye çevirdi. Bu tercüme dünyada tercümelerin en nefislerinden biri telâkki edildi ve Hayyam bir hamlede bütün (Anglo – Sakson) âleminde meşhur oluverdi. İngiliz şairinin “İkinci bir Rubaiyat” denecek kadar muvaffak tercümesi, Almanya, Fransa, Avusturya ve Rusya’ya da sirayet ederek birdenbire Hayyam, Garbın, Şark ve İran edebiyatı adına hayran olduğu-en ileri şahıs halinde pırıldamaya başladı. Hayyam hemen her Batı diline tercüme edildi; İngiltere’de kendi ismine kulüpler kurulacak derecede hayranlar elde etti. Rindliği, eşya ve hâdiseler üzerindeki meyus fânilik duygusu, bedbinliği, cesareti, ölüm korkusu ve tek saniyelik zevk tesellisiyle, Hayyam Avrupalılara, yanlış olarak, Şark hassasiyeti üzerinde ters tarafından müthiş bir örnek teşkil etti.

Ayrıca (Nikolâ), (Valântin Zukovski), (Profesör Bravn) gibi müsteşrikler, Hayyam üzerindeki hayran incelemelerini derinleştirdiler; ve Şarkın bu makûs çehresini, esrar, hayal ve derinlik fukarası Avrupa (burjuvalarına, bir nevi sanat ve edebiyat baş örneği halinde göstermeğe muvaffak oldular.

Ömer Hayyam hakkındaki umumî bilgileri ve kıymet hükümlerini sıraladıktan sonra, artık Hayyam bahsini bir “son hüküm” altında kapatabiliriz.

Devrinde her şeye aklı erer ve son derece hırçın, asabı, huysuz bir hakîm geçinen Hayyam, birgün, meşhur İmam Gazalî’ye rastgelir. Gazali ona hikmetten bir sual sorar. Hayyam ise birdenbire şaşırdığı bu mesele karşısında cevap verememiş olmaktan utanır gibi bir korkuyla, hiç alâkası olmayan meseleler üzerinde bir araba lâf söyler… Gazali bunları sabırla dinler ve tam o esnada öğle ezanı okunmaya başlayınca, Gazali, vaziyet hakkında cevabını bir Âyetle vererek çekilip gider. Âyetin meali:

“Hak geldi ve bâtıl muzmahil oldu.”

İşte Ömer Hayyam’ın üstüne aksettirilebilecek en güzel Ölçü budur!

Ömer Hayyam, evvelce de belirttiğimiz gibi, son derece basit ve malûm birkaç unsur etrafında döne döne hep şu şeyleri gevelemiş, belki hususî bir hayal ve hassasiyet zarafeti gösterebilmiş ve herkesi bu zarafetle büyülemiş; fakat hakikatte büyük sanatkâr ve mütefekkiri cücesinden ayıran Ölüm dönemeçlerinden dönememiş, ebedî Hakka yönelememiş ve böylece bazı bâtıllara maharetli perendeler attırmaktan ileriye varamamış, muhteşem bir Hiç şairidir.

Hayyam’ın Şarktaki tesiri pek mühim olamamış, bilhassa Garptaki tesiri (Fitz Jerald)in gayretiyle pek derinlere ulaşmış, oradan da her moda şey gibi bize gelerek, bilhassa Meşrutiyet sonrası Türkiye’sinde bir hayli (Hayyam)cı peydahlanmıştır. Bunlar arasında Abdullah Cevdet, Hüseyin Dâniş, Hüseyin Rıfat gibi kimseler vardır.

Müthiş ve gizli bir (monotoni), müthiş ve apaçık tezatlar; ve büyük esrar perdesi ve dinî hakikatler levhası önünde müthiş ve aptal, fakat inadına açıkgöz tavırlı bir hafiflik ve lâubalilik içinde boğulan Hayyam’ı Doğunun ters kıymetleri içinde ibretle seyredebilirsiniz.

(Edebiyat Mahkemeleri-Doğu Edebiyatı, Büyük Doğu Yayınları, s. 153-vd.)

Share

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.