İçeriğe git

muhalif

muhalif

Kayıt tarihi: 27 Oca 2012
Çevrimdışı Son görülme: Ağu 07 2012 02:47 ÖS
-----

Konu:Mehmet Şevket Eygi

04 Ağustos 2012 - 02:37 ÖS

Yeni Sivas Oyunları

Sivas hadisesi plânlı programlı bir provokasyon idi. Piyesin yazarı kimdi? Bunu bilmiyorum ama başrolde oynayanı biliyorum.
Sivas'ta ne yapılmak istenmişti? Sünnîler ile Alevîler karşı karşıya getirilmek, bir iç savaş çıkartılmak istenmişti.
Bunun için Pir Sultan Abdal şenliklerini alet ettiler. Bu şenlikler bir köyde yapılıyordu, kasıtlı olarak Sivas'ın içinde yaptılar.
Hiç alâkası olmadığı halde Salman Ruşdi'nin Peygamberimize (Salât ve selam olsun ona) iğrenç şekilde saldıran rezil kitabının tercümesini yayınlanmaya başladılar.
Sivas Sünnîlerini üzdüler, gerdiler, kışkırttılar...
Sonra müessif hadiseler oldu.
Madımak otelinde solcu bir müzisyen tabanca ile iki kişiyi öldürdü, cinayet örtbas edildi.
"Birileri" yangın çıkarttı ve otuz küsur kişi boğulup öldü.
Hadiseler çorap söküğü gibi birbirini takip etti.
Sivas'ta öteden beri Sünnîler ile Alevîler birlikte barış içinde yaşarken, nasıl oldu da böyle hadiseler çıkmıştı? Bunlar hep planlıydı, programlıydı, provokasyondu.
Türkiye'yi bölmek isteyen Kriptolar böyle olmasını istiyorlardı. Sünnîler ve Alevîler, Türkler ve Kürtler, dindarlar ve laikler birbirine girip gırtlaklaşacak ki, onlar emellerine ulaşabilsinler.
Şimdi yeni iddialar var:
Dumandan öldü denilenlerin kurşunlanmış olduklarına dair resimler bulunmuş...
Sivas davasına bakan mahkemeye baskılar yapılmış...
Sivas faciası yetmemişti. Birkaç gün sonra Erzincan'ın Başbağlar köyünü bastırttılar ve camiden çıkan otuz küsur vatandaşı kurşuna dizdiler.
Ah milyonlarca Sünnî ve milyonlarca Alevî birbirlerine girseler... Kriptolar asıl bayramı o zaman yapacaklardı...
O günden bu güne Kriptolar dezenformasyon yaparak halkın beynini yıkamaya çalışıyor.
Yeni tiyatro:
Malatya vilayetinin bir beldesinde gece Ramazan davulu çalınırken bir tartışma olmuş, davul çalan Sünnî'ymiş, tartışan ve davulcuyu biraz tartaklayan aile Alevî imiş, bizim Kriptolar yaygarayı bastılar: Alevî Sünnî çatışması! Alevîlere baskı yapılıyor! Alevî ailenin evlerinin camları kırıldı! Halk Allahu Ekber diye haykırdı! Vaziyet çok vahim, durum pek gergin!
Tek kimlikli gerçek Alevîler ile Sünnîler, aralarında farklılıklar olsa da bu memlekette barış içinde yaşamaktadır.
Birbirlerine düşmanlık etmek, çatışmak, iç barışı zedelemek iki tarafın da aleyhine ve zararına olur.
Gerçek Alevîlik İslam'ın bir dalıdır. Onlar Allah'a, Peygamber'e, Kur'an'a, Ehl-i Beyt'e, âhirete inanır. Namaz kılan, oruç tutan Alevîler vardır.
Alevî görünen Kriptolar öyle değildir.
Görüyorsunuz, "Ben Alevîyim ama Müslüman değilim" diyeni vardır.
Haçlısı vardır, Yahudi'si vardır...
Pakraduni'si vardır.
Aman şu Türkler ile Kürtler, şu Sünnîler ile Alevîler, şu dindarlar ile laikler kardeş kavgasına girişsinler de biz kavga esnasında yorganı alıp kaçalım. Yorgan ne? Türkiye Türkiye!
Türkiye'de bir buçuk milyon Kripto siyon, bir buçuk milyon Kripto haçlı olduğuna dair çok ciddî iddialar var.
Şu anda bir tek Kürt Yahudi'si piyasada görünmüyor. Ne oldu onlara? Hepsi İsrail'e göç etmediğine göre kalanlar hangi boyaya girdiler? Sakın bir kısmı yalancıktan Alevî veya Sünnî Kürt oluvermiş olmasın?
Şu medyaya bakınız: Sünnîler Ramazan davulundan şikâyetçi olan Alevî aileye saldırdı, Allahu Ekber diye bağırdı, taş atıp camlarını kırdı diye nasıl da ciyak ciyak bağırıyorlar.
Yangının üzerine teneke teneke benzin döküyorlar.
İçleri yanıyor onların... Ah yeni Sivaslar olsa, ah yeni Başbağlar olsa... Ah ah ah! Sünnîler ile Alevîler, Türkler ile Kürtler birbirine girseler... Ah 1915'in intikamı alınsa... Ah mega Ermenistan... Ah Eretz İsrael... Ah Megali İdea Ah mikra Türkiye...
Allah bu memleketin Alevî'sine Sünnî'sine, Türk'üne Kürt'üne akıl ve feraset versin de hep birlikte bu Kripto tuzaklarına düşmesinler.
"İkinci yazı"

İslam'ın Paralı Askerleri

Müslümanlar şu sekiz şeye hizmet etmelidir: İman, İslam, Kur'an, Sünnet, Şeriat, Ümmet, İmamet-i Kübra (Hilafet), İslam Ahlâkı...
Sünnî Sünnî olsun, Şiî Şiî, Vehhabî Vehhabî ama bütün İslamî hizmetler sırf Allah rızası için, maddî menfaatsiz yapılsın.
İstisnalar var mıdır? Vardır... Niyetleri halis olmak şartıyla gazeteciler, tv'ciler, hademe-i hayrat (din görevlileri) ve diğer hizmet erbabı, geçimlerini temin için ücret ve maaş alabilirler. Lakin din ve mukaddesatı alet ve vasıta kılarak, istihdam ve istismar ederek zengin olamazlar. Böyle bir şey lanete ve nefrete mustahiktır.
Müslümanlar aralarındaki ihtilafları, çekişmeleri, tefrikayı kaldırmak, azaltmak için neler yapabilirler? İyi niyetli âlimleri, fazılları, ziyalıları olumlu ve yapıcı olmak şartıyla ilmî seviyede tartışabilirler.
Yukarıda saydığım sekiz şey için maddî manevî hiçbir dünyevî menfaat, ücret, karşılık almadan çalışanlar var mıdır? Vardır, bunlar elleri öpülesice has hizmetkârlardır.
Onlar İslam'ın gönüllü erleridir. Onlar paralı asker değildir.
Yabancı devletlerin emperyalist, ulusal, istilacı niyet ve planlarına hizmet etme karşılığında para alanların durumu nedir? Çok kötüdür.
İslam, iman, Kur'an diyor ve malı götürüyor... Böylesi haindir.
Ehl-i Sünnet kökenli iken Sünnîliği bırakmış, şu veya bu sebepten Şiî olmuş... Bu kimsenin mertçe, açıkça "Ben Şiî oldum. İslam'ın gerçek yorumu ve uygulaması Şiîliktir..." demesi gerekir. Taqiyye ve kitman yaparak Müslüman kardeşlerini aldatması hainliktir.
Hem Şiî, hem de şöyle böyle Sünnî görünüyor. Böyle bir şey İslam ahlâkına uymaz. Yakın tarihimizde İslam'ın ve imanın ücretsiz çalışan has hizmetkârları olmuştur. Onlar ücretlerini Haliq'tan istemişler, mahluqattan ücret almamışlardır.
Çoluk çocuklarını geçindirmek için ücret ve maaş alanlara da bir şey dediğim yoktur. Hürmet ederim.
Lakin din ve mukaddesatı alet, vasıta, istismar, istihdam ederek zengin olan dünyevîlerden hiç hoşlanmıyorum. (Bana gelince: Fakirin hizmet sahasında esamisi okunmaz...)
04.08.2012

Konu:En Son Okuduğunuz Kitaplar?

04 Ağustos 2012 - 03:11 ÖÖ

Normalde Üstad Kadir Mısıroğlu'nun "Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri" eserini okumakta idim. Hayli hacimli olup fazla ağır bilgi olması kısmen canımı sıktı ve soluğu başka bir eserde aldım.Ramazan el-Buti'nin "Mezhepsizlik Bidattir" Üstad'ın "Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu" da aradan bir güzel çıktı..Maksat imece bir şeyler yapmaktı. Sonra bu kitap bitmeden eniştemin kütüphanesinde gördüğümde içimin yağları eridiği Ali Ulvi Kurucu hocanın hatıratı.Zinhar bayağıdır okuma talebinde idim.Şimdi ikisine bayağı yüklendiğim birini ziyadesiyle ihmal ettiğim, üç tane nur topu gibi kitapla oyalanıyoruz işte.

Anlıyorum bir şeyler, kafam yorulsa da.

Konu:Mehmet Şevket Eygi

31 Temmuz 2012 - 12:22 ÖÖ

İlan

Allah ile olan bütün işlerimizde, ibadetlerimizde ihlâs yani temiz niyet şarttır. Namazlar, oruçlar, hac, umre, yapılan hayır hasenat hep Allah rızası için yapılmalıdır. İhlas, katışıksızlık demektir ve kesir kabul etmez; ya yüzde yüz olur, ya olmaz. İnsanlar kendisi için ne dindar adammış desinler niyetiyle kılınan namazlar, tutulan oruçlar yahut halk kendisi için ne hayırsever kimse desin diye yapılan iyilikler, verilen sadakalar ihlâssızdır, bozuk niyetlidir ve makbul olmayacağı bildirilmiştir. Farz ibadetler açıkta yapılır, nafile ibadetler gizlenir. Nafile sadakalar, sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek şekilde verilir. Ramazanda verilen iftar ziyafetlerinde israftan, gösterişten, şatafattan, benim ziyafetim senin ziyafetinden üstündür beyinsizliklerinden, lüksten ve ihtişamdan kaçınılmalıdır. İsraf Kur'an, Sünnet, icmâ-i ümmet ile haramdır; Kitabullah'ta israf edenlerin şeytanın kardeşleri olduğu bildirilmiştir. Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz "En şerli ziyafetler, fakirlerin çağırılmadığı ziyafetlerdir" buyurmuştur. İçkili mekânlarda iftar ziyafeti verilmez. İslam'ın hak din olduğunu tasdik etmeyen, Resulullahı yalanlayan, Kur'ana inanmayan gayr-i Müslim ruhanilerin iftar ziyafetlerine çağırılması ve onlarla muhabbetli bir şekilde yenilip içilmesi günahtır. Milyonlarca fakir ve dar gelirli halkın geçim sıkıntısı çektiği, İslam âleminde korkunç zulümler işlendiği, Suriye ve Arakan gibi yerlerde Müslümanların kanlarının döküldüğü böyle bir devirde israflı ve pahalı iftar ziyafetleri vermek vicdana ve insafa sığmaz. Kur'ana, Sünnete, Şeriata, İslam ahlakına uygun şekilde verilecek mütevazı iftar ziyafetlerinde çeşitli İslamî cemaatlerin liderlerinin, hocalarının, hoca efendilerinin, Efendi hazretlerinin bulunmaları daha münasip olur. Zekâtlar Kur'anın, Sünnetin, Şeriatın ve fıkhın öngördüğü şekilde, Tevbe suresinin 60'ıncı ayetinde açıkça beyan edilen fakirlere, miskinlere ve diğer hak eden gerçek şahıslara verilmelidir. Yukarıdaki gerçekler ahali-i müslimeye hatırlatılır. Ramazan mübarek olsun. Cenab-ı Hak cümlemizi ihlâsla oruç tutan, ihlâsla namaz kılan, ihlâsla hayır hasenat yapan, ilahî rızasına uygun ziyafet veren sâlih kullarından eylesin.
(Bu, bir emr-i mâruf nehy-i münker ilanıdır.)

* (İkinci yazı)
Ramazan Showları

Geçen Ramazan'daki bazı hadiseleri hatırlıyor musunuz? Birkaç ilahiyatçı çıkmış, İslam'da teravih yoktur yaygaraları kopartmıştı.
Bir ilahiyatçı o kadar ileri gitmişti ki, yanındakilerle birlikte Sultanahmet meydanında güneş batmadan önce iftar etmişlerdi. Bunlar imsaktan sonra da sahur yemeğine devam ediyorlarmış.
Sabataycı gazeteler böyle dinsel showlara bayılır.
Geçen Ramazan Ankara'da da 1400 yıllık İslam tarihinde görülmemiş bir bid'at yaşanmıştı. Bir yatsı/teravih namazında Hacı Bayram camiinin içine erkek cemaat alınmamış, mâbet kadınlarla doldurulmuştu!.. Yeterli kadın cemaat bulunamadığı için dışarıdan minibüs ve otobüslerle kadınlar getirilmişti. Peki, erkekler nerede kılmışlardı? Yıldızların altında, camiin avlusunda. İyi ki, mevsim kış değildi, soğuktan donarlardı. Ankara'nın kış soğukları da öyle böyle değildir.
Reformcu ve aykırı ilahiyatçılar ve onların peşlerinden gidenler showsuz duramaz.
Zaman zaman bombalarını patlatırlar:
Rabıta küfür ve şirkmiş, rabıta yapanlar müşrikmiş...
Sahabe, evliyaullah ve süleha türbelerini ziyaret etmek şirkmiş, eden müşrik olurmuş...
İslam'da kader yokmuş...
İslam'da şefaat yoktur...
İslam dininde kabir/berzah ahvali yokmuş...
Üç hak ibrahimî din varmış, üçünün mensupları da ehl-i necat ve ehl-i Cennet'miş...
Farmason Afganî büyük bir Müslümanmış...
Tasavvuf büyükleri İslam'ın Pavlos'larıymış...
Daha neler neler...
Son on-yirmi yıl içinde Ramazanların vaz geçilmez eğlencelerinden biri de, son derece lüks, son derece israflı, son derece ihtişamlı ve de alkollü beş yıldızlı mekânlarında iftarlar verilmesi ve bunlara bazı patriklerin, papazların, monsenyörlerin de davet edilmesidir. İftarı kimler yapar? Oruç tutan Müslümanlar? Peki, o papazların ve patriklerin ne işi var o sofralarda?
Hıristiyan ruhanileri Tevhid'i kabul etmezler, İslam'ın hak din olduğunu kabul etmezler, Hz. Muhammed'in (Salat ve selam olsun ona) Resulullah olduğunu kabul etmezler, Kur'anın Kelamullah olduğunu kabul etmezler ve sonra iftar sofralarında baş köşeye oturtulurlar. Fesubhanallah!
Bakalım bu mübarek ayda ne gibi reform showları yapılacak? Sürprizlere hazır olunuz...
* (Üçüncü yazı)
Müslüman Temiz bir gence
Beş vakit namaz kılan ahlâkı oldukça düzgün bir gençsin. İtlik serserilik yapmazsın, karı kız peşinde koşmazsın, içki içmezsin... Lakin bir ot gibi yaşıyorsun. İlme, irfana, sanata, kültüre, öğrenmeye hırslı olsana. Yaz tatili geldi, serseri mayın gibi dolaşıyorsun. Bir yere gidip tatilde bir sanat öğrensen iyi olmaz mı? Osmanlıca basit bir kitap alıp edebî Türkçeni ilerletsene. İnsanlar analarının karnından kültürlü, hikmetli, görgülü çıkmaz. Evet, bunlara kabiliyeti ve istidadı olmalıdır ama mutlaka bir üstattan ders alıp yetişmek, kemal bulmak gerekir. Bir yere kapılanıp biraz İstanbul âdâb-ı muaşereti öğrensen ne iyi edersin. Fotoğraf makineni alıp bir İstanbul kültürü resimleri albümü yapsana. Bir gece hatimle teravih namazı kılınan bir camiye gitsene. Bitpazarlarından kültürel değeri olan kitaplar toplasana (Ben tanesi 1 liradan topluyorum hâlâ...) Bir gün Yeniköy'deki Sadberk Hanım müzesine gitsene. Ciltli güzel bir defter alıp, ünlü kimseleri ziyaret edip, her birine birkaç satır da olsa o deftere yazı yazdırıp, izin verirlerse birer de resimlerine çekip yazının yanına veya karşısına yapıştırsana. Arada bir, bir tekkeye gidip, bir kenardan kemal-i edeb ile zikrullah dinlesene. Günde en az bir saat, internetten geleneksel el sanatları ile ilgili bilgiler edinsene. Sur içi İstanbul'un enteresan ara sokaklarını gezsene. Eski İstanbul'un eski evlerinin resimlerinden müteşekkil bir albüm yapsana... Yahu biraz kıpırdansana...
30.07.2012

Konu:Mehmet Şevket Eygi

31 Temmuz 2012 - 12:21 ÖÖ

Tek parti faşizminden bu yana tarihimizin en liberal günlerini yaşıyoruz. Vesayet ve resmî ideoloji sisteminin beli kırılmıştır. 1920'lerde, 30'larda olduğu gibi vatandaşlar inançları, ibadetleri, kanaatları yüzünden hapse atılmıyor, bazısı idam edilmiyor. Artık tabutluk işkenceleri yapılmıyor, Varlık Vergileri alınmıyor...
Bugünkü sistem veya düzen İslamî ölçüler bakımından iyi midir?.. İyidir denilemez... Eskisine göre daha az kötü müdür? Bu husus tartışılabilir. Lakin zinanın suç olup olmaması bakımından eskisine göre daha kötü olduğunda zerrece şüphe yoktur.
Çoğunluğu oluşturan Sünnî Müslümanlar için (yüzde yüz olmasa da) artık çok büyük hürriyet vardır. Müslümanlar bu hürriyeti iğtinam edip (ganimet bilip) dinlerine, ülkelerine, halklarına, insanlığa gereği gibi hizmet edebiliyorlar mı? Bu, tartışmaya açık bir konudur. Bence edemiyorlar.
1920'li, 30'lu yıllarda Müslümanlar büyük darbeler yemişler, sersemletilmişler ve henüz kendilerine gelememişlerdir.
1924'te Hilafet'in kaldırılmasından sonra Müslümanlar başsız kalmıştır.
İslam düşmanları, "Böl, parçala, hükm et" siyasetiyle Ehl-i Sünnet Müslümanlarını birbirinden kopuk irili ufaklı bin kadar cemaate, hizbe, fırkaya, kliğe, sekte ayırmıştır.
Tevhidî eğitimin kaldırılması, onun yerine ideolojik Tevhid-i Tedrisat anti eğitiminin getirilmesi, Müslüman halkın 1928'den önceki bin yıllık yazıyı okuyamaması, bu yetmiyormuş gibi Türkçenin faşist devlet terörü ile radikal bir değişime tabi tutulması millî, İslamî kültürde kapatılması çok zor rahneler açmıştır.
1960'lardan itibaren Haçlılar ve Siyonistler Türkiye'de yeni bir İslam türetmek için çalışıyorlar ve hayli başarılı olmuşlardır. Onlar münzel(=indirilmiş) İslam'ı kaldırıp, onun yerine uydurulmuş bir İslam getirmek istiyor.
İslamî kesimde yüzlerce yeni bid'at fırkası türemiştir.
Râfizîlik, Necdîlik, Selefîlik, mezhepsizlik, telfik-i mezahib, Sünnet düşmanlığı, Mealcilik, Fazlurrahmancılık, İslam'ı Feminizme uydurmak, İslam'ı AB norm ve standartlarına ayarlamak gibi sapık cereyanlar gece gündüz faaliyet gösteriyor.
Halkın yüzde doksanı namazı terk etmiştir.
Kadınların yüzde kırkı tesettürü terk etmiştir.
Cemaat, hizip, fırka militanlığı, holiganlığı, fanatizmi dehşet saçmaktadır.
Dinî hizmet ve faaliyetler yüz milyarlarca dolarlık bir sektör haline gelmiştir.
Müslümanların başında bir İmam-ı Kebir yok.
Müslümanların tek bir hizmet ve faaliyet plan ve programı yok.
Müslümanların tek bir bütçesi yok.
Son yüz yıllık tarihimizin en hür, en fırsatlı, en imkanlı devrini yaşıyoruz ama...
İslamî kesimin içinde köpek sürüleri kadar casus, ajan, provokatör, manipülatör var. Çağdaş İbn Sebe'ler, Lawrence'lar, Hempher'ler, Moiz Kohen(=Tekin Alp'ler) kol geziyor.
İslam adına Sünnete saldıranlar bile görülüyor.
Fıkıh mezheplerine saldırılıyor.
Sahte müftilerin (aslında muhtiler), naylon müctehidlerin bini bir paraya.
Rezalet o dereceye geldi ki, "Allah gerçek bir Janus'tur" (Huda Janus-i hakikî est) diye yazarak yüce Allahı bir Roma putuna teşbih eden (=benzeten) İranlı yazar, bir İslam büyüğü ve önderi olarak tanıtılıyor.
Cumhuriyet tarihinde eşi görülmemiş bir hürriyet, genişlik, fırsat ve imkan geldi ama bununla beraber bir gevşeme, yumuşama, keyif, oh kekâh, yan gel de yat, haram rantlar devşirme devri de başladı. Haram yeme, lüks hayat, israf, bin türlü beyinsizlik, sefahat ve fuhşiyat(=azgınlık) yaygınlaştı ve yoğunlaştı.
Farz değil, vacib değil Müslümanlar akın akın turistik lüks umre seyahatlerine gitmeye başladı.
Ramazanlarda içkili mekanlarda papazlarla, hahamlarla neş'eli iftarlar yapılır oldu.
Mübarek kutsal ayda İslam'a ve Şeriata sığmayan eğlenceler, etkinlikler, şenlikler, azgınlıklar... Camilere kiliselerde ve havralarda olduğu gibi sıralar, sandalyeler, tabureler koyma bid'ati...
Medenî İslam kültürünün yerini alan bedevî, a'rabî, göçebe kültürü...
Eski radikal mücahitlerin müteahhit olmaları...
Kur'ana, Sünnete, Şeriata zıt uyduruk, rüküş, rengarenk o biçim şeytanî tesettürler.
Bugünkü hürriyet, değeri bilinmez ve iğtinam edilmezse (ganimet bilinmezse) hep böyle sürmez.
Bugünkü imkanların, fırsatların, zenginliklerin bir gün sonu gelir.
Lükse, israfa batan, şehvetlerine uyan Müslüman toplumların sonları iyi olmaz.
Allah bize nasihat etmiştir... Resulullah (Salat ve selam olsun ona) bize nasihat etmiştir... On dört asır boyunca ulema, fukaha, meşayih, mürşidler , Sadat-ı Kiram bize nasihat etmiştir.
Bugünkü zenginlikler, genişlikler, konforlar, lüksler, müzeyyen meskenler, pahalı otomobiller, Karunvari gibi servetler keramet değil, istidractır.
İslam tarihine bakalım... Gaflet, ihmal, gevşeklik yüzünden ne büyük facialar cereyan etmiş. Niçin ibret dersleri almıyoruz?
Neler yapılmalıdır?
Yapılacak ilk iş ehliyetli ve liyakatli bir reis, bir İmam seçip ona biat ve itaat etmektir.
İkincisi, sürüler halinden çıkıp tek bir Ümmet olmaktır.
Üçüncüsü bedeviyetten medeniyete yükselmektir.
Dördüncüsü namazı ikame etmektir.
Beşincisi, bir tür ırkçılık olan cemaatçiliği ve hizipçiliği bırakmaktır.
Altıncısı Kur'ana, Sünnete uymaktır.
Yedincisi İslam'ı, Kur'anı, Sünneti ve Şeriatı icazetli ulemanın, fukahanın, meşayihin anladığı gibi anlayıp hayata tatbik etmektir.
Sekizincisi ihtilaflı meselelerde ve konularda Sevad-ı Âzam dairesi içinde bulunmaktır.
Dokuzuncusu, İslam'ın Cadde-i Kübrasında yürümektir.
Onuncusu, Cumhur-i Ulema yolundan gitmektir.
On birincisi, Selef-i Sâlihîn Efendilerimizi örnek almaktır.
* (İkinci yazı)
Okuma Yazma Öğrenmeyen bir Gence
BU millet anadilini bin yıldan fazla İslam/Kur'an alfabesiyle yazmış. 1928'den önceki basma ve yazma kitaplar, belgeler, mezar taşları, kitabeler hep bu yazıyla. Sen Müslüman bir gençsin ve bu yazının cahilisin. Yazık değil mi sana? Hiçbir şeye yanmam da senin bu konudaki umursamazlığına çok acırım. Okuma yazma bilmiyorsun ve bunun üzüntüsünü çekmiyorsun. Keyfin yerinde.
Bu sene yurt çapında bine yakın Osmanlıca kursu açıldı. Bunlardan birine kaydını yaptırıp millî yazımızı öğrensen iyi olmaz mıydı?
Kültürlü bir Müslüman genç olmak istiyorsun ama okuma yazma öğrenmiyorsun. Olacak şey midir bu?
Bir Fransız genci 1928'den önce basılmış, yazılmış Fransızca kitapları ve evrakı okuyamasa, onun kültürlü bir Fransız genci olması mümkün müdür?
Okuma yazma biliyorsun elbette. Hangi okuma yazmayı? Latin harfleriyle 1928'den sonraki kuşdili Türkçesini... Bu, sana yeterli midir sanıyorsun?
1928'den bu yana kaç sene geçmiş?.. 84 sene... Millî yazımız ise bin yıl sürmüş... Senin okur yazarlığın pek kısa, pek güdük...
Sen şu cemaate veya tarikata mensupmuşsun, senin hocan çok büyükmüş, cemaatin çok uluymuş... Bırak bu edebiyatları... İlmin, irfanın, kültürün, medeniyetin en büyük aleti ve vasıtası yazıdır. Onu biliyor musun, bilmiyor musun, ondan haber ver bana.
Okur yazar olmadığına üzülseydin, bin yıllık millî yazımızı öğrenmek için niyete, cehde, iradeye sahip olsaydın seninle görüşmeye devam edecektim. Lakin bugünkü halin ümit verici değil. Selam ve dua sana veda ediyorum. Ne halin varsa gör!..
29.07.2012

Konu:Mehmed Niyazi

31 Temmuz 2012 - 12:19 ÖÖ

Gerçekten Nuh'un Gemisi'ydi


Basın İlan Kurumu'nun gayretleriyle Ramazan eğlencelerinin arasına, yıllarca önce kapatılan "Marmara Kahvesi" de katıldı.


Bu ünlü kahve Bayezıd Meydanı'nın, Soğanağa tarafında kalırdı. Girişteki on beş kadar masaya oyun kâğıdı, tavla, okey takımı verilmezdi; bu bölüm, erbaplarının sohbet etmeleri için ayrılmıştı.
Sözünü ettiğimiz kahvenin cazibesi değişik sebeplerden gelirdi. Bayezıd, üniversite muhiti olduğu için çoğunlukla öğretim üyelerinin bu civarda oturmaları, emekli olanların da alışkanlıklarından dolayı ikamet için bu semti tercih etmeleri, öğrenci yurtlarının bu çevrede toplanmaları, basının merkezi Babıali yakınında bulunduğundan gazetecilerin her fırsatta buraya uğramaları ilk akla gelen unsurlardı. Kahvenin hayatı yıllarca sürdüğü için ünü belli çevrelerde yaygınlaşmıştı. Ankara'dan, İzmir'den, değişik illerden, yurtdışından herhangi bir sebeple İstanbul'a gelen bir bilim insanı, politikacı, gazeteci, romancı, şair Marmara Kahvesi'nde sohbet olduğunu bilir, dostlarını görmek, ülkede ve dünyada neler olup bittiğini anlamak, halkın duygularını yakalamak için oraya uğrardı. Burada sadece vatanın değil, dünyanın nabzı atardı; her gün Le Monde gazetesini okuduğundan "Le Monde" lakabını alan Hasan Bey Avrupa gazetesi okuyan tek kişi değildi. "Figaro" mu , "Süd Deutsche Zeitung" mu okuyana, insan rastlamazdı. Fransız Parlamentosu'ndan emekli bir Cezayirli, Marmara Kahvesi'ne her gün gelebilmek için İstanbul'da yaşar, bu ünlü kahveye "Nuh'un Gemisi" derdi.
Devamlılarının arasında her dünya görüşünden insan vardı; milliyetçiler, Batıcılar, dindarlar, ateistler, demokratlar, komünistler, faşistler aynı masada oturur, birbirlerine hürmette kusur etmeyerek rahatça tartışırlardı. Marksist Abidin Nesimi ile İslamcı Hilmi Oflaz saatlerce dünyanın meselelerini ele alıp konuşurlar, dinleyenler de gerçekten zevk alırlardı. Buradaki dostluklarda fikirlerin aynılığı değil, yaş, seviye önemli rol oynardı. Emekli profesörlerden, yaşlı yazarlardan gençlere doğru inerken birbirinden farklı gruplar oluşurdu. Gençlerin yaşlılara ilgisi fazlaydı; nereli olduklarını, nerede okuduklarını, hangi üniversitede doktora yaptıklarını, neler yazdıklarını bilirlerdi. Onlar ise gençlerin dünyalarına fazla girmezlerdi; ama Marmara Kahvesi'nin havası sadece bu iki grubu değil, memurları, işçileri, hatta meczupları kuşatır, onları bütünleştirirdi. Herkes haddini bilir, büyüklere saygısızlık yapmayı kimse aklının ucundan geçirmezdi. Kimse kimseyi küçümsemezdi; bazen dünya bilim literatürüne girmiş emekli öğretim üyesi veya ünlü bir şair, bir gençle, kahvenin sakini bir meczupla saatlerce sohbet ederdi.
Buraya kimler gelmezdi... Menderes'in Afganistan'da Tıp Fakültesi'ni kurdurduğu Ali Saib Atademir, belki de ülkemizde ilim namusu bakımından öne çıkarılması gereken Mükrimin Halil Yinanç, Emin Ali Çavlı, Orhan Münir Çağıl, Ziya Nur Aksun, Mehmed Genç gibi bilim adamları müdavimlerindendi. Burayı "Eshafil-i şark" olarak nitelendiren büyük şair ve mütefekkir Necip Fazıl da bazı kaynaklara ulaşmak amacıyla uğrardı. Sezai Karakoç, Sedat Umran gibi şairler, Erol Güngör, Nureddin Topçu gibi mütefekkirler ilgi odağı olurlardı. Adları listelere sığmayacak kadar çok sayıda gazeteci, politikacı ve aydın da akşamları masaları doldururlardı. Sahaflar şeyhi olarak ünlenmiş Muzaffer Özak Beyefendi, genellikle yatsı namazından sonra gelirdi. Sohbeti çok tatlıydı; yaptığı esprilerle çevresindekileri kırıp geçirirdi. Bilim, fikir ve sanat erbaplarını dinlemek isteyen gençler için de belki orası fakültelerinden daha çok şey öğrendikleri bir mekândı. Tiryakisi olan işadamları, esnaflar, işçiler de az değildi. Bir de meczupları vardı. Tabii sivil polisleri de unutmamak gerekir. Orada hangi konular ele alınmaz; milletin, hatta insanlığın geleceği hakkında en ince ayrıntısına kadar ne girift planlar yapılmazdı!
Kahvenin müdavimi olmak, adeta bir cemiyete dâhil olmaktı. Resmi dairelerde çalışanlar bakımından hangi fikirden olurlarsa olsunlar, kahvede aynı masada sohbet etmemiş olsalar bile, işi düşenlere yardımda bulunmaları için göz aşinalıkları yeterdi.
Bir Batılı ülkede böyle bir kahvenin yok olmasına kamu kuruluşları razı olmazdı. Bizde yıkılarak çarşı haline getirilmesini kimse umursamadı. Daha sonraları "Marmara" adında kahveler kurulmaya çalışılmışsa da tutmadı. Elbette tutmazdı; Marmara sadece büyük bir kahve değildi; oraya atmosfer kazandıran müşterileriydi; yapılan sohbetlerdi. Cemaleddin Server Revnakoğlu'nun, Filozof Cemal'in, Hilmi Oflaz'ın yerini kim doldurabilir!.. Marmara Kahvesi kültür hayatımızda bir dönemdi; müdavimlerinin hafızalarında hasretle yaşayacaktır. 30 Temmuz 2012,