Jump to content

Ya-Leyl

1001 Çerçeve (Büyük Doğu Dergisi)

Recommended Posts

Üstadın Büyük Doğu dergisinde 1001 çerçeve adı altında yayınlamış olduğu her biri üzerinde ''ne kadar düşünülse az'' dedirtecek yazıları....(Şuan hafta sonu dağıtılan Büyük Doğu dergilerinde bulunan yazıları.Alıp okuyamayan merak eden arkadaşlar için buyurun..)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

BİR HÜKÜMET İSTİYORUZ!!!

 

Hareketsizliğin,işsizliğin,ruhi memuriyetsizliğin,içtimai mesuliyetsizliğin ve her türlü pislik ve kötülüğün tarihi ve ananevi kaynağı olan kehvehaneleri,Şark hududundan Garp sınırlarına kadar kapatacak bir hükümet istiyoruz.

İçkiyi tam ve mutlak şekilde yasak edecek bir hükümet istiyoruz ! Devlet geliri bakımından , gerekirse dışarıya ihraç edecek,fakat bizi onun tek damlasını kullanmayan bir cemiyet haline getirecek,yani icabında meyhaneciliği sarhoşluğa tercih edecek bir hükümet istiyoruz !

Kumarı,bütün alet,edevat ve mekanıyla tahrip edecek bir hükümet istiyoruz !

İzdivaç borcunu, en genç ve belli başlı bir çağda,askerlik mükellifiyetinden farksız tutacak ve ancak tahsil çağındaki gençleri ve özürlüleri tecilli sayacak bir hükümet istiyoruz !

Fuhşu, bütün kibar ve süfli şekilleri içinde dibinden kazıyacak bir hükümet istiyoruz !

Beyaz perdeye,baldır ve bacak mecmuacılığına,şehvet,cinayet,casusluk kitapçılığına kadar,şahsiyetsizlik,fikirsizlik ve hayvanlık temayülünün bütün tesir kutuplarını tuzla buz edecek bir hükümet istiyoruz !

Halk arasında,göz göre göre köşe başlarında işeyenlerden,yere tükürenlerden,kusanlardan,elaleme sarkıntılık edenlerden,dilenenlerden;örnek kılıklar ve ifadeler altında yapmadığı kepazelik bırakmayanlara kadar,sokağı ve hayatı murakebe edeci bedii ve ahlaki zabıta müeyyidesini kuracak bir hükümet istiyoruz !

Komünizma işportasının modası geçmiş reçeteciliğiyle,uyuzlaşan ırkçılık kaplanının oltacı Türkçülüğü tarzında,kolay,ucuz,açıkgöz ve kalpazan ideolocya oyunlarına bütün tecelli zeminlerini paydos edecek bir hükümet istiyoruz !

Ve sonra , Devletimizin tarihte bütün kuvvet ve zaaf sebeplerini yani baştan tetkik ve tefahhus edecek ; ve ister ileriye , ister geriye,yani daima ileriye doğru sadece hak ve hakikate bağlanacak ve ”Kendimi kendimde keşfettim ! ” diyebilecek bir hükümet istiyoruz !…

İş ve fikir budur ! Gerisi yalnız oyun ve teselli !..

 

12 Temmuz 1946 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Necip Fazıl Kısakürek

  • Like 4

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

DEVE-CÜCE-PİRE-DEV

 

Bir deve gördüm.Hörgücünde şöyle bir yazı vardı: "Şiirde mânâsızlık meselesi''...

Sordum: Ne bu yahu?

Dediler:

_Bu hakikatte bir piredir;yedirdiler içirdiler deve oldu! Bir pire gördüm.Konduğu yatak çarşafında şöyle bir yazı vardı:

"Münekkidi olmayan Türk edebiyatı meselesi.."

Sordum:Ne bu yahu?

Dediler:

_Bu hakikatte bir devedir;yedirmediler,içirmediler,pire oldu!

 

Bütün develerimiz pire,bütün pirelerimiz deve oluyor...Fani siyaset tekerlemesi deve,ebedi cemiyet davası pire...Dallarda kötülük hikayesi deve,köklerde ahlak telakkisi pire..Salonda madde ve inkar kahkahası deve,tavan arasında ruh ve iman hıçkırığı pire..

 

Lâf deve,akıl pire ...Dedikodu deve,sohbet pire...Münakaşa deve,hakikat pire...Gözbağcılık deve,ilim pire...Açıkgözlülük deve,liyakat pire...Hezeyan deve,san'at pire...

 

İşte size develerin devesi:

_"Allah ömürler versin efendim!.." Ve işte size pirelerin piresi: _"Allah akıllar versin efendim!.."

 

Haydi gözlerini yum;ve dümdüz bir satıh üzerinde makasvari iki yol tasarla!

Yolların birinden develer,öbüründen pireler geçsin!

 

Ne görüyorsun? Develeri cüceler,pireleri develer güdüyor değil mi?

 

İşte manzaramız!..

 

8 Şubat 1946 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Necip Fazıl Kısakürek

  • Like 3

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

YENİDEN KEŞFOLUNMAK

 

Cebimizde olduğu halde farkına varmadığımız, unuttuğumuz ve bilmediğimiz bir şeyi keşfetmek, başkalarının ceplerindeki şeyleri keşfetmekten çok daha zor. Gelin de,cebinizdeki delikten astarın dikiş yerine kaymış kasa anahtarını, dışarıda İstanbul'dan Şimal Kutbuna kadar her tarafta arayın; hem bulamayacak, hem de her aradıkça bir kat daha kaybetmiş olacaksınız.

 

Bizim bütün davamız ve devamız, bu misal içinde hülasâlanıyor.

 

Biz, herşeyimizi, herşeyimizi yeni baştan keşfetmek ve herşeyimizle, herşeyimizle yeni baştan keşfolunmak zorundayız.

 

Evvelâ Doğuyu ve Batıyı keşfetmek...Kendi kendimizi keşfetmek...Ruhumuzu ve maddemizi keşfetmek...Maden damarlarımızdan evvel duygu ve düşünce damarlarımızı keşfetmek...Dünümüzü, bugünümüzü ve yarınımızı keşfetmek...İman ve inkâr hedeflerimizikeşfetmek...Dinimizi, dilimizi, tarihimizi, siyasetimizi keşfetmek..

Anadoluyu, Rumeliyi, isterseniz İstanbulu, Boğaziçini, Adaları keşfetmek

...

Nasrettin Hoca'nın teker teker üzerlerine işedikten sonra, 'Buna değmiş, buna değmemiş!'diye yine teker teker yediği meyvalardan, öz meyvalarımızdan, hiçbirine hiçbir şey değmemiş olduğunu keşfetmek...

 

Sürek avına çıkar gibi, bütün madde ve ruh kıymetlerimizi çepçevre sardığımız, bunların tahlilini,terkibini,

nisbetini,mukayesesini yaptığımız ve her şeyi bir kıymet hükmüne bağladığımız gündür ki:

 

Keşfolunmuş olacağız!

 

Keşfolunmanın arkasından da kurtulmuş olmak gelecektir..

 

25 Ocak 1946 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Necip Fazıl Kısakürek

 

  • Like 2

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

İktidar Bizde Olsa Ne Olur?

 

 

Kadın evine döner. İçki yasak. Kumar paydos. Kahvehane yok. Fuhş imkânsız.Yeni baştan programlaştırılıncaya kadar sinema namevcut…Her fert, devlet emrinde vazifeli murakabeli, semereli.

20 yaşından sonra bekâr erkek bulunamaz.

Çocuk doğurma seferberliği.

Bütün hapishaneler boşaltılmış, herkes serbest bırakılmış ve “dileyen bundan sonra dilediğini yapsın ve görsün!” denmiştir.

Adam öldüren yarım saat içinde muhakeme edilir ve hemen öldürülür.

Hırsızlık edenin kolu kesilir.

Sokağa tükürmenin bile cezası, en aşağı, suratına tükürülmektir.

Devlet mekanizmasında rüşvet, suistimal, iltimas, ele geçtiği zaman failine Ölümü cana minnet bildirecektir.

En küçük suç mâna ve edasına göre, devlet ve cemiyet bütününe ve bu bütünün dayandığı mukaddesat köküne ihanet sayılabilir ve cezası hemen ölüm olabilir.

Devlet reisi, tesir altında kalan hâkimle, Allahı inkâr eden adam arasında fark görmeyecektir.

Bütün kanunlar, tek kaynaktan ve millî bünyenin içinden doğacaktır.

İçtimaîleşmeyen için nefes almak bile imkânsız olur.

Hususî şekilde yetiştirilmiş 100.000 mefkûreci genç, köy ve köylü kalkınması işine verilecek, bunlar bütün nefs ve hayatlarını köye gömen fedailer olacak.

Garbın müsbet bilgilerini ve fen harikalarını vatana getirip burada mayalandıracak, Türkleştirecek ve ananeleştirecek, yine fedaî çapında 10.000 mefkûreci…

Şahsî servet, kara mazisi bakımından evvelâ topyekûn devlete geçecek ve sonra oradan dağılacağı şekilde fertlerin olacak…

Servet ve sermaye dehhâmesine yüzdeyüz mâni ve ana köke bağlı iktisadî nizam…

Hiç bir fert dilenemez ve hiç bir fert ötekini istismar edemez.

İçinde tek aç olan sokak, tek aç olan semt, tek aç olan şehir, baştan başa hastadır.

Terbiye zabıta ve müeyyidesi. Temizlik zabıta ve müeyyidesi. Sıhhat zabıta ve müeyyidesi. Zarefet ve incelik zabıta ve müeyyidesi.

Kılıkta, edada, yapıda, şehirde, her yerde ve işde şahsiyet.

“En aşağı hayvan, taklitçidir” telâkkisi.

Politikasız tarih, gerçek ilim, saf sanat.

Namütenahi hak ve hakikat esareti içinde namütenahi hürriyet.

Tek hak ve hakikat noktası etrafında tam sınıfsızlık.

Tek hak ve hakikat noktası etrafında tam halkalanış ve fırkasızlık.

İman, lisan ve kan birliği; ve yabancı unsurlardan tam ayıklanış.

Din adamları, cemiyetin en derin, en bilgili, en ince, en yumuşak, en zarif, en zevkli şahsiyetleridir ve yalnız vecd ve aşkla doludur.

Din adına açılacak, bilgisiz, ahmak, karanlık ve kaba ağız hemen bir paçavra gibi yırtılır.

Mazinin bütün putları ve putlaştırmalarıyle büyük ibret müzesi…

Hayırsız adada, tâ alınlarından kızgın damgayla mühürlü, bilmem kaç bin zatı muhterem…

Ve yeni ahlâk, yeni iman, yeni nizam, yeni dünya görüşü, yeni plân ve eski din…

Bunlar olur; ve bunlar olmadıkça hiçbir şey olamaz!

En cahil çobanın bile tahteşşuurunda hasretini çektiği inkılâp budur!

İnkılâp budur!

 

12 Mart 1948 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

İNANMIYORUZ !

 

Seneler senesi, şilteye kıtık doldurur gibi, içimize zehir zakkum tıkıyoruz. Şilte, ruhumuzun şiltesi, dikişlerinden sökülürcesine geriliyor, çatırdıyor, lif lif çözülüyor, duman duman çürüyor; biz yine tıkıyoruz, daha çok tıkıyoruz! Tıkadığımız şey nedir? Söyliyelim: Ruhumuzun en mahrem duygu kutbundan gelen inkâr sesine karşı, korkunç tırnaklarıyle dudaklarımızı yırtmış ve birbirine dikmiş olan “sus! Seni mahvederler!” korkusu!.. Korkuyoruz! Adımızın vatan ve inkılâp haini diye yaftalanmasından, üçayaklı sehpada amudî sallandırıldıktan sonra toprağa ufkî yatırılmaktan, aç bırakılmaktan, süründürülmekten korkuyoruz! Gün yüzlü minicik yavrumuza 100 gram süt bulabilmek için iç gömleğimizi Yahudi (Mişon) a satmaya mecbur oluruz diye korkuyoruz!

 

Bakın siz, insanın inanmadığına sadece “inanmıyorum!” diye bilmesi ne kadar zorlaştırılmıştır. Gelin de söyleyin:

- İnanmıyorum! Sadece inanmıyorum! İnandırmaya iyi niyetle istekliyseniz, çözün dudaklarımı, kaldırın damağımı, dindirin yüreğimin çarpıntısını ve konuşalım! Sonunda ya siz kendinizinkine inandırır, ya bizimkine inanmaya mecbur olursunuz!

Halbuki gerçek mânada vatan ve inkılâp dostu, bu söze söyliyebilecek olandır! Üçayaklı sehpada değil, gerçek fikir meydanında amudî olarak heykelleştirilecek, yine odur! Tekel Bakanlığının sarhoşlardan kazandığıyle değil, akıllı ve vicdanlı mükelleflerin seve seve vereceği altınlarla kökleri gübrelenecek, hakikat, hâlisiyet ve samimiyet örneği yine o…

Allâh -ki mutlak hakikatin habercisi- “Dinde ikrah yoktur” derken, inandığımıza inanmadığımızı ve inanmadığımıza inanmadığımızı söylemekten korktukça, çek kuyruğundan artık sen işlerin!.. 

 

24 Mayıs 1946 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

  • Like 3

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

OLTA ve BALIK

 

Yılbaşından birkaç gün evvel...Beyoğlu...Bütün caddeyi boylu boyunca gören bir nokta...Akşam...Işıklar tektük.. Bütün caddenin ışık demeti.Kuru ve pörsük cılız bir demet...Bu demetin içinde.kan yanaklı,yalnız birkaç gül...Bunlar piyango dükkânlarının.reklâm.ışığı.. Yaşadığını Hân eden yalnız onlar...Henüz meyhane ayık, gömlekçl çıplak, kuyumcu donuk,lokanta aç,eczahane hasta.. Evet.yaşayan yalnız piyango dükkânları...Her birinin camekânında göz önüne serilmiş bir servet tesiri ayrı bir tertip...Tertipler arasında müşterek nokta cazibesi...Ellişer ,onar,beşer liralık paralardan kalın desteler.. Fakat yalan...Destelerin içi kof...Üzerlerinde altın suyundan ince bir zar...Yâni üstüste muntazam bir istifle kabartılmış bir destenin son tabakası hakiki...Fakat hile...Camekânın karşısında bir halka insan...bir kat elbiseden on kat apartımana kadar dehliz hayal...Hazin hazin düşündüm.Halk ne anlaşılmaz şeyi yüzüne karşı haykıran aç olduğu nesneyi şeffaf bir duvar arkasında teşhir eden böylece hırsını nezaketsizce suratına çarpan aşağılık bir hileye hemen talim oluveriyor.Oltanın ucundaki yarım solucana esir koca balık.Zaten seni hep böyle avlamazlar mı ?

 

1 Mart 1946 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

ALTIPARMAK..

 

Cihanın ideolocya manzumeleri..Teker teker batıl...Fakat hepsi fikir ve hakikat çilesine dayanıyor..Herbiri ,kendi batıllığı içinde,eksiksiz ve tezatsız bir mimari cehdi belirtiyor.Alın teri ,göz yaşı,ciğer kanı ve beyin uru,onların hisse senetleri...

 

Bunlara karşılık,bizim Altıparmağın haline bakın!Hiçbir fikir sisteminin ağzına almadığı altı kelime ezberlemiş.Kelimelerden herbirini de tepetaklak bir anlayışla sivri uçlu muştular halinde parmaklarına geçirmiş, kafamıza indirmekte...Cumhuriyetçi parmağı,firavunlar istibdadının ,milliyetçi parmağı garp takliçiliğinin ,devletçi parmağı zümre saltanatının ,halkçı parmağıda mezbahada koyunlara karşı kasap himayeciliğinin aletleri ...

 

İdeolocyadan veya ideolocyasızlık felaketinden geçtim olsun;bakın siz,iş nerde bitirmişiz!

Cihan ter mendilinde kan kurutarak selamet ideolocyası peşinde gezerken ,sen,ideolocya diye yutturduğun altı parmağınla vur,bizim kafamıza,vur!Suç ,onu indiren yumrukta değil,onu yiyen ve ebediyen yiyeceği hissi veren kafada ...

 

20120916002746.jpg

 

(Şu altıparmaklı ve her parmağın ucu sivri muştalı yumruğa bakın!Bu resmi Büyük Doğu ressamına uzun uzun tariflerle yaptıran Necip Fazıl Kısakürek...Yeni seçimlerin eşiğinde Altıok mümessiline karşı büyük aşkımız,burada da ayrı bir tezahür fırsatına kavuşmuş oldu.Bazen bir kamusluk laftan daha tesirli olan bu resmi C.H.P'ye yegane dürüst ''alamet-i farika''sı olarak takdim ederiz...)

 

27 Ocak 1950 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

24 MADDEDE 24 YIL

 

1-Anavatan düşman istilâsından kurtarıldı. (Bunu Türk milleti başardı.)

2-"Hâkimiyet milletindir" düsturuyle Büyük Millet Meclisi kuruldu. (Milletin hâkimiyeti lâfı, duvarda, milletvekillerinin ensesi istikametinde kaldı.)

3-Bir takım farklarla klâsik cumhuriyet şekli benimsendi. (Eşya dersleri kopyacılığından başka bir şey olmadı.)

4- Din ile devlet birbirinden ayrıldı. (Yâni bütün kâinatla beraber devlet ve cemiyeti de kucaklayan din baltalandı)

5-Medreseler ve şerr'î mahkemeler kapatıldı. (Zaten din olan bir yerde böyle bir tefrik olmaz; din olmayan yerdeyse hiçbir şey...)

6-İslâmî hak ve iş kanunu yerine İsviçre Medenî kanunu aynen tercüme ve tatbik edildi. (Millî hüviyetimizle bu kanun arasında, İsviçre ineğine nazaran Denizli horozunun bakım ve yem şartlarına benzer bir tezad doğdu.)

7-Mekteplerden din ve ahlâk dersleri uçuruldu. (Ve genç adamın ruhu hiçliğe emanet edildi.)

8-Kaçgöç kaldırıldı ve kadın açıldı. (Bütün mumlar söndü)

9-Kadına tütün ameleliğinden hâkimlik makamına kadar her iş sahası sunuldu. (Ev ve aile ocağı güme gitti.)

10-Millî serpuş olarak şapka kabul olundu. (22 yıldır şapka, ruhlar bir tarafa, kellelere bile uydurulamadı.)

11-Millî yazı diye Lâtin harfleri alındı. (Kemiyette kolay okuryazarlığa karşılık, keyfiyette nadide ve çetin okuryazarlık kayboldu.)

12-Hristiyan takvimine uyuldu. (Zaman ölçüsünde bile şahsiyete paydos dendi.)

13-Bütün Garp muaşeret ve kılık edebi esas tutuldu. (Bu papağan marifeti ve maymun zerafetinden en çok Garplı tiksindi.)

14-Bir millî iktisat ve sanayi kurmaya teşebbüs edildi. (Yedek parçalara kadar Avrupaya bağlı taklit ve uydurma tesis ruhu, bu vesileyle muhteşem bir suistimal ve istismar şebekesi meydana getirdi.)

15-Şarap ve kumar kâğıdı imaline kadar her iş devlet elinde inhisarlaştırıldı. (Kötü işlerde bile şahsî teşebbüse yer kalmadı; ve içki, kumar, rezalet, Sodom-Gomore'yi geçti.)

16-Memleket çelik hatlarla örülmek istendi. (Bunda hiçbir iktisadî hesap rol oynamadı; yalnız Demirağların sayısı arttı.)

17-Ortaya, ezel günlerinin idarecilerini Türkler diye gösteren bir tarih tezi atıldı. (Veparayla tutulmuş Garp âlimleri bu tezi alkışlarken, tarih ilmi başını alıp Kafdağı'na kaçtı.)

18-Türkçe adına, henüz insan gırtlağından çıkmamış ve insan kulağına çarpmamış hırıltılar uyduruldu. (Kurbağalarla akraba olduk.)

19-Mekteplerden gramer dersi kaldırıldı. (Dönmelerin bozuk Türkçesi zafer kazandı.)

20-Yüksek mektepler, devlet daireleri, resmî iş merkezleri, ecnebi mütehassıslara tevdi kılındı. (Ruhumuz bile müstemlekeleşti.)

21-Kız ve erkek talebe arasında toplu öğretim kanunlaştırıldı. (Kız ve erkek talebeye, hocaların gözleri önünde birbirinin iştahını kabartmak sanatından başka bir şey sevdirilmedi.)

22-Altı ok ve altı kelimeyle bir ideolocya bina edilmeye kalkışıldı. (6 derste Tango-Profesör Panosyan)

23-Bütün bir dalkavukluk edebiyatı, yazılı ve sözlü nevileriyle, sahiplerini mebusluğa kadar ulaştırdı. (Ve Türk edebiyatı tihanda misilsiz bir sefalet derekesine düştü.)

24-Avrupaya karşı daima sulhçu, emelsiz ve dâvasız bir siyaset; "Beni bana bırak, yeter!" politikası takip edildi. (İstiklâlimizi verenin, sonunda manen kölesi olduk.)

İşte 24 yılın hikâyesi!

 

31 Ekim 1947 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

YOL

 

İsterseniz her yıldızla her yıldızın arasını çizeyim!Meydana yine bu kadar yol çıkmaz!

 

Ey çaresiz insan ;söyle.bunca yol arasında hangisi ulaştırıcı?..Yolun (bir) olduğunda kimsenin şüphesi yok;fakat herkesce yolun kendisinin ki olduğunda da aynı şüphesizlik!

O kadar tersine gittik ki ,aslında şüphe felaketten ,şüphesizlik felaket oldu.(Bir) den başka her sayının aldandığı mutlak olan bir vaziyette namütenehi teselli!

 

Yirminci asrın ortasında insanoğlu,batılla batıl arası kaç nokta varsa hepsine birden bilet kesen,hepsine birden tren kaldıran cehennemi bir yol şebekesinin merkez istasyonundadır.Belki de yalnız Hakka giden hattır ki,işlememekte,üzerinde yorgun öküz arabaları dinlenmekte...

 

Yol,yol,yol...(Bir)in aşkına bunca sayı; ve (tek) in yüzü suyu hürmetine bu kadar yol..! Ve cemaat,nebat ,hayvan,her,herşey yolunda...Suyun yolu,tohumun yolu,kuşun yolu var....Kıvılcım,rüzgar,bulut,ay,sapan taşı hepsi yolunda ....Ya insan?...

''Bir incecik yolum gider Yemene..''diye acı acı düşünen Anadollunun dipsiz hassasiyeti içinden bakalım...;

 

Batıllar arası bu korkunç yol dokumacılığı .1950 (gar)ının tepesine bir atom bombası inmeden önlenemez.Belkide bu icadın hikmeti budur.Herşeyi o kadar dağıttılar ki,büsbütün berhava etmeden toplamak imkanı kalmadı...

Yolcu;(tek)in hangi yol olduğunu biliyorsan;zahirde bunca yolun ,zahirde bunca elektrik lambası altında karanlıklar (metropol) ünden başka bir yere çıkmadığını görüyorsan ;ve bütün işlerin işte o (bir)e şan olduğunu seziyorsan ;ver elini öyleyse,yol bizimkidir....

 

3 Mayıs 1946 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

ŞAİRSİZ DEVİR

 

Tarihçi bir fikir adamı Asuriler için şöyle der:

-‘’Sorun, onları yutan unutulma uçurumuna,niçin silindiler?Zira şairleri yoktu!’’Evet,şair o Hüma kuşudur ki,bütün bir cemiyeti;mabedleri,sarayları,yolları,meydanları,bütün maddi ve manevi ağırlığıyla kanatları üstüne yerleştirir,havalanır,asırların tepesinden süzülüp geçer.Sanatkarı olmıyan devir,hatta küçük bir zaman parçasını bile fethedebileceğini ummasın.İstikbale sözü olan devirler,mektuplarını,sanat güvercininin gagasına teslim ederler.

 

Osmanlı tarihinde,içtimai sarsıntı ve kaynayış bakımından meraka en değerli devir,fetret devridir.Buna rağmen o günleri tanımıyoruz.Çünkü şairi yok.Lale devri gibi basit bir sulh ve bolluk mevsimi,Nedim olmasaydı,çizgisi çizgisine içimizde yaşar mıydı?Kanuni Sultan Süleyman'ın,yıkılmayacak olan türbesi,Baki imzalı mersiyedir.Atlarına,ahırlarına kadar hatırımız da kalan Dördüncü Murat Nef’iye dua etsin.Onun içindir ki,Büyük İskender,taş üstünde taş bırakmamak azmiyle yıkmayı kurduğu bir şehri düşürünce şu emri verdi:

-‘’Şehri tarlaya çevirin!Fakat meydan yerindeki şair heykeli,olduğu gibi kalsın!’’

Bakın bir İngiliz,her İngilize tercüman olarak ne düşünüyor:

-(Şekspir)le Hindistan'dan birini seçmeğe mahkum olsak,Hindistan'ı feda ederdik!

Fakat malum ola ki:

Sesleri,çizgileri,renkleri,kokuları ile bütün bir devri omzuna alıp Sırat köprüsünden geçİren sanatkar,siyasi manzumeler peşrevcisi ve dalkavuklar borazanı değildir.

 

1 Kasım 1946 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Köyümüz

 

20 milyona yakın topluluğumuzun onda yedisini aşan köy ve köylü kadromuz,madde sefaletinde,riyazet ehline ve çilekeşler topluluğuna parmak ısırtacak ve bir garplı gözünde,insan hayatının sıfıra indiği yerden ötesini manzaralaştıracak kadar müthiş…

Sel yatağından daha eciç büçüç bir yol,,Yol,üstünde,suların diktiği hissini veren kocakarı dişi taşlar…

İki yanda,ilk insan sığınağı,çamurdan ve samandan evlerin müselles delikli taharet menfezleri ile yol arasında,sızıntı damarları,,,ve her sızıntı damarını sokakta düğümliyen korkunç akıntı…Teneşirlik kadrosu kahvehanede iskambil oynuyan candarma,Şeytana külahını ters giydiren muhtar,ümit ve hayal lanetlisi öğretmen…ve iskeletinde kıl bitmiş,öküz,kulaksız çomar,topal eşek,,Sümükten ve cerahetten maskeler takmış çocuklar ve palasparelerinin her santimetre murabba lif lif deşili, renk renk yamalı insanlar…İşte bu tersinden mucize levhasıdır ki,bizim köyümüzü çerçevelemekte…

 

İlk zamanlar,topraktan fırlamış bir şehadet parmağı gibi süt beyaz minarelerin yükselttiği bir duygu ve düşünce mihveri etrafında kurulan ve çürük imparatorluk devirlerinde sefahat akçesi halinde harcanmanın muhteşem safiyetini asırlar bıyunca muhafaza eden köyümüz,bugün,derilerimizin alt tabakasını bir türlü fethedemeyici içtimai alaboralar yüzünden safiyetini de kaybetme yolunda…

Yepyeni bir davranışın dalkılıçları halinde köylere dağılarak,cemiyetimizin temel taşı köyü ve köylüyü kurtarmanın mevsimi,birkaç asırdanberi,güneşin doğduğu her günün yükünü ertesi günün üzerine bindire bindire bugüne kadar geldi.

 

27 Eylül 1946 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

''SURETİ HAK ‘’ PERDESİ

 

Yobaz Allah adına konuşur.Dinin,şeraitin,kitabın,peygamberlerin reddetmediği işlere din,şeriat ,kitap ve peygamber adına küfür damgasını basar.

 

Halbu ki,kalbinin nur sağan aynasında ,dinin,şeriatin,kitabın,peygamberin,en gerçek akislerini pırıldatan büyük veli derin bir sukut içindedir.

 

************

On altışar yaşında üç haylaz,paltolarının rehine koyup bir mecmua çıkarır ve gençlik adına konuşur.Gençliğin semtine uğramamış temayüllere gençliğin davasına süsünü verir.

Halbuki on altışar yaşında üç haylaz .üç sahipsiz sıpa kadar gençliğe uzaktır.

Halbuki,hakiki gençlik ,hadiselerin esrarlı teknesinde pişmekte;ve olmıya memur bulunduğu cevhere doğru,için için kıvam tutmaktadır.

 

*******

Bir ruh hastası,hastalığı ilerleyip de korku ve nefs mürakabesi duygusunu kaybeder etmez,şiirde yenilik adına

konuşur.Nizam,ahenk,şekil,fikir,unsur,muhteva gibi bütün insani kıymet ölçülerine eskilik ve bunaklık atfeder.

Halbuki,o ruh hastası,her müsbet hadise karşısında menfi tarafı gıcıklanan bir sinir bünyesinin,insanoğlu kadar eski aksülamelinden bayat bir örnektir.

Halbuki yenilik,eski kıymet şekillerinin yüzde yüz tersini yapmak sahtekarlığında değil,eski kıymet şekillerin, aşıp ötesine geçmek marifetindedir.

 

********

Bütün bu ağızlar,hırsızın kanun ,dolandırıcımım fazilet adına konuşması kabilinden …Bu zümrelerin ve daha nicesinin şarlatan örnekleri de,kuvvetlerini,büyük ve sabırlı hakikatin onları hemen yalanlamıyan,tepelemiye tenezzül etmiyen ulvi temkininden alırlar.(sureti hak) perdesi dediğimiz şeytani tecelli zemini ,insanoğlunu yutan en orkunç ejderha,işte budur!

 

Hakkın güzel yüzünü sevenler,(sureti hak).perdesine lanet okur ve onu teşhis ettirecek ölçüleri mukaddes tanırlar.

 

29 mart 1946 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

(DÜYUNUUMUMİYE) RUHU

Avrupalı, (Düyunuumumiye) yi kurarken demek istiyordu ki:
-Sizi artık dilediğiniz gibi kazanmak; dilediğiniz gibi harcamakta başıboş bırakamayız! Alacaklarımızı tashil için kaynaklarınıza el atıyor ve tıpkı bir muvazenesize yapıldığı gibi, sizi hacr altına alıyoruz ! Böylelikle hem borcunuza öder, hem de İş nasıl yapılır, görürsünüz!

Yabancı tesirler ve medeniyetler karşısında: körükörüne teslim olmanın ruhunu ifadede, (Düyunuumumiye) bir şaheserdir. Nüktesi de şudur:

-İraden yok! İrademe teslim ol!

 

(Düyunuumumiye) yİ doğuran maddî bir borçtu, maddî bir takibe uğradı, meydana maddi bir müessese, çıktı. Ya kapısında ( Halk borcu) yaftası olmıyan manevi (Duyunuumumiye) ler ?

İçine milli benlik katılmamış her taklit hareketi, manevî bir (Duyunuumumiye) dir.

Hesapsız, kitapsız hayran olmak tehlikesiz bir iş değil. Hattâ pek tehlikeli. O kadar ki, insanı altından kalkılmaz, bir borca sokar, sonra da mübaşir gibi kovâlar durur.

( Jön-Türk ) ler bir ( Düyunuumumiye ) nesli, ( Edebiyat-ıCedide) bir (Düyunuumumiye) edebiyatıdır.

Korkulacak ( Düyunuumumiye ) ler, fikîr (Duyunuumu­miye) leridir. Zira kazanca değil, ruha haciz koyarlar.

(Düyunuumumiye) yi resmî ve zahirî planda lâğvettik edeli hususi ve bâtını planda temelleştirmiş bulunuyoruz.

 

Ya son zamanların Amerikancılık gayretine ne buyurulur?

Çent zamandan beri bütün münakaşalarımızın sınırı, hangi efendiyi seçmemiz gerektiğinden ileriye geçemiyor.

 

30 mayıs 1947
Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

BU İŞİN ŞAKASI KALMAMIŞTIR!

 

 

Zavallı insanoğlu, kendi öz işinin ciddiyet ve heybetine bir türlü inanamaz. Kalblerdeki «aşağılık ukdesi» nin ter­sine dönmüş bir
timsali olan Donkişot, en büyük kahramanlarda bile gizli ve baskı altında bir hayat, sürerken, bazen kendi ken­disini sahibine ifşa edercesine acı bir nefs muhase­besine yol acar; ve insana, ayna karşısında «sakın bir Donkişot olmayasın?» diye vehim terleri dök­türür. Vâkıâ, içinde böyle ulvî bir nefs muhase­besi taşıyanlar, Donkişot’luktan kurtulmuş olma­nın başlica şartına malikdirler; fakat ne olursa ol­sun, eserlerini bir türlü ciddiye ve hakikîye ala­mazlar; ve bazı tecelliler önünde küçülürler, uta­nırlar, kendileri ile gölgeleri arasındaki nisbetsizlikten ürkmeğe başlarlar.
Kayseride öyle şeyler gördüm, öyle intibalar devşirdim ve öyle duygular içinde çalkandım ki, ömrümde ilk defa olarak, şahısları aşan ve mah­rem nazariye satıhlarından çıkıp üç buutlu ameli­ye sahasını istilâ eden bir dâvanın ne demek oldu­ğunu anladım. Ve kendi kendimle yalnız kalır kalmaz, yorganın altında haşyetle büzülerek, eseri kendisini milyarlarca defa aşan bir müessirin mah­cup ürpertisi içinde; şöyle mırıldandım:
Efendiler; artik bu işin şakası kalmamıştır; görürsünüz!

 

 

17 şubat 1950
Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

ÇOCUKLAR! NE GÜN SABAH OLACAK?

 

İki istikamet arasında yalpaladığım oluyor. Bugün bunlardan birini tereddütsüz seçtiğim halde, ruhumun en mahrem vadisinde pusu kurmuş bir (aksi dâva) olarak, yine ters istikamete doğru gözle­rimi kaydırdığım oluyor.

 

İstikametlerden biri, beni doğuran milletin bütün İçtimaî yükünü sivrisinek gövdeme bindirip, sokağa, meydana, orta yere atılmak; ve söylenebilecek ve söyleyebileceğim her şeyi haykırmak ve her âkıbete katlanmak... Sadece ertesi günü yazı yazabilmek, için uyumak, aç olduğumu hatırlamamak için yemek, serseri ve (reklâm)cı sanılmamak için giyinmek; ve fert yaşayışı,hususî hayat adına tek saniye sahibi olmaksızın didinmek... Türk okuyucusuna zevk, Türk muharririne keyfiyet, Türk salâhiyetlisine insaf, gelinceye kadar didinmek.

 

Ya İkincisi?.. Nem varsa, satıp savmak, kitaplarımı okkaya vermek, çoluğumu çocuğumu akraba ve hayr sahiplerine ısmarlamak;kitap namına yanlışsız bir «İlmihâl» den, hafıza namına da «Şehadet Kelime»sinden başka üzerime yük almamak; ve her hangi bif dağ başına çekilip (Con Ahmet) beyin icat edemediği (devri dâim) makinesini, otlattığım keçinin sütünü emerek ve sütünü emdiğim keçiyi otlatarak yerine getirmek; sonra ıssız ufuklardan bir haber atlısı kollarcasına ecel süvarisini beklemek...

 

İkinci istikamete o kadar uzağım ki, önu bu derecede hayalî ve hakikî tafsilâtiyle düşünebiliyo­rum. Merak etmeyin; ekseriyetle yanı başında olduğumuz ihtimaller, hayal edebildiğimiz değil, hak­kında hiçbir şey düşünemediklerimizdir. Ve istikametlerden birincisi, cemiyete karşı, her menfiye rağ­men nikbinlik; ikincisiyse, müsbet kaç tane olursa olsun, zifirî bedbinlik...

 

Evet, her menfiye rağmen buğun ben böyle bir nikbinim! Ve aradabir yaradılışımı tartak­ladığım zaman, akşam üzeri, «çocuklar, acaba sabah mı oluyor ? Haydi kahvaltı etsek!» deyip de son nefesini veren bir ihtiyar gibi, acıklı bir gülünçlük içinde daima böyle bir nikbin kalacağımı sanıyorum.

 

Ve müsaadenizle şimdi işi ters tarafından alayım; acıklı bir gülünçlük İçinde değil, belki gülünç bir acıklılık içinde, nikbin olmakta, kendimi gayet doğru ve (realist) hissettiğimi söyleyeyim. Benim gülünç acıklılığınım, ancak gündelik hayâtımın miskin kadrosuna göre olabilir. Zira inanıyorum ki, bir gün,bu memlekette birdenbire bütün ruhundan ve maddesinden dâvacı bir nesil şahlanacak; ve bir akşam üzeri, üzerine hafakanlar basarak «Çocuklar Ne gün sabah olacak?» diye avaz avaz haykıra­caktır. Ben, bu kadar güzel bir nidaya, bu günden bir takım nota kâğıtları hazırlamaya çalışanlarla beraberim...

 

1 şubat 1946 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

NE Mİ LAZIM?

 

Yarım asırda 20 milyondan 100 milyona çıkmak... Vatan bütününde tetkik ve tefahhus olunmamış, bir fayda ve iş fikrine bağlanmamış tek kum tanesi bırakmamak... İnsan aklının haşmet tahtı olan müsbet bilgiler lâboratuarının, en büyük, en hakikî ve en şahsiyetlisine malik olmak... Umran dâvasını, kaldırmaları fildişinden ve evleri billûrdan yapacak kadar ileri götürmek... Şahsiyet hümmasını, kendi, cinsi içinde tek yabancısı ve yabancılar arasında tek benzeri bulunmayacak mikyasa erdirmek...

 

Ağrı dağında, sırtını kaşıyan çobanın kirini, bizzat kendi gömleğinde görecek derecede içtimaileşmek.., Millet bütününün en kudretli ferdi olan devlet reisini, bu bütün önünde, en âciz fert saymak... Ortada, meydanda, divanda, mecliste, kanunda, usulde, hak ve hakikatten başka hâkim bırakmamak...

 

Bütün ahlâksızlık şubelerini, ilk devirlerde yaşamış (Mamut) lar gibi sadece bir mazi hikâyesi ve ilim mevzuu diye bilmek... Gaflet ve uykuyu, çalışmaya devamın zarurî bir halkası olacak nisbette tatbik etmek... Milli varlık ve ruha zıt, yeryüzünde ne kadar düşman varsa, hepsinin arasından maharetle sıyrılıp, günü gelince hepsinin birden başına na çullanmayı mümkün kılıcı bir politika dehasına varmak... ,

 

Bunun için; muhal çapında görünen bu efsanevi saadet için ne mi lâzımdır?.

 

İslâm Şeriatini anlamak lâzımdır!!!!

 

5 mart 1948 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Necip Fazıl Kısakürek

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Ya Bu Deveyi Gütmeli,ya ...

 

Ferdi ve içtimai erdiriş gayeleriyle,mücerret plânda İslâm?Onun müşahhas plânda,doğuşu,kuruluşu,yayılışı ve oluşu?İslâmdan evvelki mazisiyle Türk?Türk'ün İslâmdan sonraki hali? Tam o zamanki dünya manzara ve muhasebesi?İslâmın, Türkte, vecd ve aşkla saffet ve asliyetini muhafaza ettiği devir? Nasıl,niçin ve ne kadar? Sonra bu devrin kararışı?Nasıl,niçin ve hangi şartlar altında?

 

Tam o zamanki dünya manzara ve muhasebesi?(Rönesans) nedir?Garp dünyası (Rönesans) ile ne gibi bir oluşa ayak bastı?Garbın oluşuyle Türkün artık olamaz oluşu arasındaki girift muvaziler?Gitgide müsbet olarak karakter kazanan Batı;ve gitgide menfi olarak seciye bağlayan Doğu Alemleri arasındaki mana sınırları?Bütün İslâm dünyasının tutmaya başladığı kabuk?Bu macera boyunca dünya manzara ve muhasebesi?Garplının gözünde Şark,Şarklının gözünde Garp?

 

Asırlardır İslâm ve Doğu âleminden bir türlü çıkmıyan dünya çapında mütefekkir,inkılâpçı,aksiyoncu suali?Acaba niçin?Suç kimdeyse tâyini?Tanzimatın bütün ruh ve iç seciyesi?Taklitçi, züppe, şahsiyetsiz, köksüz adamın tahlili?Her şeyin unsur unsur sebep ve netice vâhitlerine ircaı?Tanzimattan Meşrutiyete kadar 65 yıl,nesil üstüne nesil üreten «Hasta Adam»ın şaşkın ve karmaşık ruhu?Bütün İç faktörleriyle Meşrutiyet?Tam o zamanki dünya manzara ve muhasebesi?

 

Yirminci Asır?Yirminci Asırda buhranını idrake başlıyan Garp?Onun karşısında dünya ve Şark?Garbın bulamadığı eksik;ve Şarkın kullanamadığı fazla?Müsbet bilgiler,makine,ruh ve insan?Gizli müessirleriyle Birinci Dünya Harbi ve neticeleri?Her sahada ihtilâç depremleri ve muvazene yıkılışı?İhtiyar liberalizme ve kapitalizma karşısında,genç sosyalizma komünizma? Her tül ve arz dairesiyle dünya?Batan Türk İmparatorluğu?«Kuva-yı Milliye» isimli hareket?Nasıl muvaffak olabildi?Bu hareketin kahramanı ve gerçek kıymet hükmiyle bütün ettikleri?Madde ve mekân plânında kurtulmuş görünmemize karşılık,ruh ve zaman plânında ne olduk?

 

Biricik müzakere usulü olarak,bütün kadrosu,kıymet ölçüleri,tarihi sebep ve neticeleriyle inkılâbın müşahede ve murakabesi?İkinci Dünya Harbi ve Batının birbirine dolaşan üç ayağı?Netice ve bugünkü dünya?Bugünkü dünyada biz ve Müslümanlık?Bir tarafta eski Garbın azmanı dost edalı Amerika,öbür tarafta da eski Garbın cellâdı düşman tavırlı Rusya?Sahte hürriyet madalyalı ruhi esaret mi;büsbütün ve simsiyah ölüm mü?Bu iki şart arasında,asliyet ve şahsiyet temeline dayalı oluşun mücerret ve müşahhas sahalarda plânı?

 

Bugünkü Türkü uyandırmanın,yılgınlıktan ve alâkasızlıktan kurtarmanın,düşündürmenin,okutmanın,haberdar kılmanın,teçhizatlandırmanın ve sonra onu Doğu âlemine örnek tutarak,Kafdağından azametli dış engellerden atlatmanın ve dünya çapında oluşa erdirmenin muammalı maddeleri?

 

 

3 şubat 1950 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

AFFETMİYORUZ!

 

Af kanunuyla çıktık.Şükürler olsun ki,bu kanunu,evvela taahhüt ettiği halde,sonra,efsane çapında dolandırıcılığa razı olarak,celladımız çıkaramadı.Onun yerine,aynı evde oturan ,aynı zevkleri taşıyan ,yalnız cellatlık sıfatından iğrendiğini söyleyen ve mesleğini acemice ''Hürriyet'' yazılı tabelalar boyayıp pazara çıkarmakta bulan,bu kadarcık bir emekle de bütün bir memleketi satın alan süt kardeşi ve ilk mektep arkadaşı çıkardı.Eğer bu kanunu celladımız çıkarmış olsaydı,şöyle yapacaktık:

 

Bileklerimizdeki zincirlerin kırıldığını gösteren bir resim yaptırıp kapağımıza koyacak ve üstüne yazacaktık:''Bu affı Allah'tan bir lütuf,senden de vermeğe mahkum olduğun bir haraç diye alıyoruz.!''Ya şimdi ne yapalım?Asli manalarda bir değişiklik yok ama,üslupta var.Daima Allah'tan bir lütuf ,berikinden de bir göstermelik olarak!.Yoksa bizi suçlandırıp da affetmek ne kelimedir?

 

Allah kulluğunu,peygamber köleliğini,onun bağışladığı topraklar ve tarih üzerinde sistemleştirmek istediğimiz için mi suçlandırılıp zindana tıkılacağız!.Üstelik anasının ırzına geçenlerle beraber affa mahzar olacağız ???Acaba böyle bir edayı her iyi cephesiyle evvela takınanlar ,sonra da mücrim mevkiinde kabul edenler hesabına,suç, anasının ırzına geçmiş olmaktan kaç milyar defa şenidir?Mahut edayı, bizi zindana atan fiilin sahibi olmadığı için,şu anın dürbüniyle Demokrat Partinin ötesinde görür ve asli sahibine bağlamakla ''kesbi şeref'' eyleriz.Bizim kabul ve red edamıza gelince,gördünüz.!

 

Kısacası;af lafını çıkaran siz,kanunu çıkaran da sizsiniz!!!Ala! ....Allah'tan lütuf,birinizden haraç ,öbürünüzden de göstermelik diye kabul ettiğimiz şeye karşılık,biz,hiçbirinizi,hiçbir noktayı,hiçbir rengi,hiçbir çizgiyi,hiçbir manayı,hiçbir nükteyi gözden kaçırmıyor ve affetmiyoruz!!!.

 

Elbette bu davanın da sırası gelecektir.!!! Göreceksiniz.!!!

 

18 ağustos 1950 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

KIRAAT KİTABI

 

''Uludağ yüksektir'' derken Uludağı ilk defa keşfetmiş gibi eşekce bir emniyet içinde abuk sabuk laf ederler:

-Dünya çapında şairimiz yok,romancımız yok,mütefekkirimiz yok,bestekarımız, (aktör)ümüz yok.mimarımız yok!....

Evet yok; zira 7 yaşında ki çocuğa okutmak için kendi çapımız da bir kıraat kitabımız yok ....

 

(Mark Orel) in çizmesinde tek çivisi eksik olsaymış.Roma medeniyet bütünü tam olamazmış....Öyle.!...(Mark Orel)in çizmesinde tek çivi,bütün Roma medeniyet bütününü tutan ,belki en uzak, fakat bir bakıma en yakın teferruat halkası...(Bütün) bütün olduğunu,işte o en uzak ve hurda halka üzerinde hülasa edecektir.

 

(Eskimo)lu çocukların bile fok balıklarına ve sabahsız gecelere dair annesinden dinlediği ninni,onun kıraat kitabıdır.(Eskimo)lara kadar gerilerseniz bu işi yalnız annelerin elinde bırakabilirsiniz.Fakat kendi kendinizi tepeden tırnağa bir tartaklayacak olursanız,aynı işi annnelerin elinde bile körlettiğinmzi

fark edemez misiniz?

 

(Kanser ) hastasının altın dişe özenmesi gibi (klasikleri) tercüme ettiren -ki bu tercümelerin iş ve fikir madeni tenekedir.-Maarif ölçümüz ,bir kıraat kitabının şamil manası ve temel değeri üzerinde bizimle konuşabilmek ehliyetinde midir? Değildir; çünkü bize şöyle diyecektir:

-(Okul)lara git de gör ,(okuma) kitabımız var mıymış ,yok muymuş!...

 

İntihar,sinema,(futbol) ,fuhuş,kumar,sarhoşluk,iltimas,dalkavukluk,karaborsa,yalancılık,cinayet,hırsızlık,yedisinden yetmişine kadar,kendi kıraat kitabını her gün biraz daha ezberlete dursun......Ortada dağ gibi yükselen,ufuk gibi kucaklayan,gök gibi yutan kötülük ,mekteplerde kıraat kitabı olmayışına karşılık,bu işi menfi tarafından başı boş hayatın deruhte etmesinden....

 

Fabrika yapmayın, işlemez; kanundan bahsetmeyin,önlemez;demokrasi bahsini açmayın,olamaz;Türk san'atkar ve mütefekkirini beklemeyin,gelemez;zira kıraat kitabımız yoktur!.Bütün bir milleti,ruhunu dayadığı bütün kaynaklarla 7 yaşında ki çocuğa göre cici cici renklendirecek,şekillendirecek , seslendirecek kıraat kitabı!...Hani?...

 

18 ocak 1946 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Müslüman Muharririn Vasiyeti

 

Vasiyetim 11 maddeliktir:

 

1.Cenazemde namazımı kılacak olanlardan başka kimseyi İstemiyorum!

 

2.Cenazeme çiçek gönderilecek olursa, onları, cami aptestbanelerini tenzih fikriyle meyhane ve kerhane aptesthanelerinin kuburlarına atsınlar!

 

3.Cenaze alaylarında çalınan bandomızıkadan, bir C. H. P. hatibinin din aleyhindeki nutkundan fazla tiksindiğimi biliniz!

 

4.Mezar taşım, yerden bir karış yüksekliğinde ve gayet sade olacak, üzerinde de tek kelime yazı bulunmayacak., Eğer istediğim gibi yazılabilseydi şöyle yazın derdim :

13ubat1948.jpg

 

5.Gusul, kefen, tabut, dua, cemaat, tezkiye, merasim, defin, Kur’an; ve daha neler, neler; bana yalnız Şeriat'in yap dediğini yapınız, ve yapma dediğini yapmamak şöyle dursun, yap demediğini yapmayınız !

 

6.Mezarımda sözüm ona bir fikir ve sanat adamının, sözüm ona bazı kıymetlerim ve faziletlerim hakkında nutuk vermeğe başladığını görürseniz, hemen ağzını tıkayınız ve ona deyiniz ki: “Bu sözleri söylemekle, biçare Ahmed’in geçmiş ve gelecek bütün cedlerine ve torunlarına ağız dolusu sövmek arasında fark yoktur!,, Ah, yalnız sükûtu; büyük, derin, muhteşem, hikmet ve gufran sükûtunu istiyorum!

 

7.Allahın rızasından başka muradı oimıyan bir kaç Müslümanı davet ediniz; onlardan, toprağımın yanı başına çömelmelerini rica ediniz ve yetmiş bin Tevhit kelimesi okuyup Allahın beni affetmesi için adıma niyet ve hediye etmelerini isteyiniz!

 

8.Çocuklarıma benden beş on kuruş kalacak olursa, bunları borçlarıma yatırsınlar; geriye de -muhal farz - bir kuruş bile artsa, bunu, kanun yolların

dan üzerlerine çevirdikten sonra, aralarında Şeriat ölçüsüne göre paylaşsınlar! Allah'ın lâneti,. hakkını bu ölçüye göre almaya razı olmıyacak olan mirasçımın üzerinde olsun...

 

9.Düşüncenin, duygunun, ilmin, sanatın, insanın, cemiyetin son hikmet noktasını, Allahın bir ve Peygamberinin hak olduğunda bulduğum günden evvel, eğer Şeriata aykırı birşey söyledim ve yazdımsa bunlardan hiç biri benim değildir! Bunları inkâr ediyor, bunlardan istiğfar ediyorum! Ve son söz olarak şu kadar söylüyorum ki, düşüncenin, duygunun, ilmin, sanatın, insanın, cemiyetin son hikmet noktasını Allahın bir ve Peygamberinin hak olduğunda bulmıyanlar beni sevmesin ve kendilerini bir fare ölüsünden daha murdar tanıdığımı bilsin...

 

10.Bana Kur’an okuyunuz!

 

11.Benim için “çok günahkârdı ama Allaha ve Sevgilisine, iliklerine kadar bağlıydı...» deyiniz!

 

13 şubat1948 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

  • Like 2

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

NEREDEDİRLER ?

 

Bize, akıllıkar değil,divaneler lazım ! Nerededirler?

 

Bize ,deftere bakıp hesap çıkaranlar değil,defteri ve hesabı bir toplayışta kapatanlar lazım! Nerededirler?

 

Bize,babasından lüpçüklükle öğrendiği hakkı sürükleyen ve süründürenler değil,kalbinde çileyle süzdüğü hakikati fışkırtan ve şahlandıranlar lazım ! Nerededirler?

 

Bize,mafsal yerlerindeki maddi alışkanlıkla Kıbleye dönüp iskelet kıyamıyla duranlar değil,namaz hakikatinin ruh kıyamıyla doğrulanlar lazım ! Nerededirler?

 

Bize,İslami ölçülerin kerrat cetveli ezbercileri değil,aşk habercileri lazım ! Nerededirler ?

 

Bize,edebiyatı feda edip birkaç yıllık pis ömrü alıkoyan açıkgöz hasisler değil,pis ömrün topunu birden verip ebediyeti sağlayan gözü kapalı cömertler lazım ! Nerededirler ?

 

Bize,arkasından gittikleri adamın hususi tıynetini münakaşa edenler değil,umumi istikametini görenler ve öyle yürüyenler lazım!Nerededirler ?

 

Bize,sahiplik mevkiinde bulunanlar değil,bu toprağın gerçek sahipleri lazım! Nerededirler ?

 

Bize,lafta değil,hakikatte Müslümanlar lazım ! Nerededirler?

 

 

29 eylül 1950 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

  • Like 2

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

KURTARICI HİKMET

 

Marifet , makineyi yapan makineyi yapabilmekte… Yoksa onu ne satın almakta, ne işletmekte, hattâ ne de bazı entipüften örnekleriyle derleyip çatabilmekte… Böyle olmayınca; makine fikri ruhumuzun rih gibi incecik kumdan yataklarında plân ve metotla dökülemeyince, makine insan topluluklarını her sahada ezer, çarkları içinde öğütür ve olanca şahsiyet ve tamamiyetinden sıyırır. Bu sır, asrımızın en ince ruhî, içtimaî, siyasî ve iktisadî nüktesidir.

 

Şarkla Garp dünyaları arasındaki çatışmanın Şark hesabına iflâs günlerini eşiklendiren Tanzimattan zamanımıza doğru Avrupadan ne aldıksa hep bu dış, ezici, öğütücü, sömürücü, büsbütün mahrum bırakıcı ve bizi olanca şahsiyet ve tamamiyetimizden sıyırıcı düşman cephesiyle aldık.

 

Bütün ıslahat tarihimiz, Meşrutiyetimiz, hürriyetimiz, müsavatımız, adaletimiz ve nihayet Cumhuriyetimiz, işte bu soy eserlerdendir.

Marifet, makine misalinde olduğu gibi, bunlarda veya bunların dış çizgileriyle kopyasında değil, bunları meydana getiren müessirlerin bünyeleşmesindedir. Bizse, kendi içinde salâh ve aslına ircaını bekliyen öz bünyemizi feda ederek, her şeyden evvel bizde öz bünye hakkını idam eden yabancı bünye ifrazlariyle gıdalanmak istedik; ve buyurun, işte ne hale geldik!.. Zira ilk vazifesi tabiî bünye ifrazına mâni olmaktan ibaret bulunan bu yabancı ifrazlar, dışarıdan alınan ve böylece içeriden meydana gelmesine set çekilen sun’î (hormon) lar gibi, bir faaliyet zaafını büsbütün tatil edip yerine yabancıyı ve iradesi elimizde olmıyanı geçirmekten başka hiçbir şey ifade etmez. Bu da, insana, hastalığını bile hatırlatmıyan ve ıstırap dahi çektirmiyen sonsuz bir maraz, yani ölümdür. Biz de, tam 111 yıldır, bize ölüm getirenleri hayat getirmiş olmakla vasıflandırıyoruz.

 

Bu kurtarıcı hikmette, bütün oluş dâvamızın tek şartiyle bütün olamayış tarihimizin tek müessirini çerçevelenmiş görerek netice hükmünü kaydedelim:

 

Artık marifet, lâfta değil, hakikatte inkılâbı yapacak inkılâbı yapabilmekte… Sıra onun, yani bizimdir!

 

6 ekim 1950 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

NEREDEDİRLER ?

 

Bize, akıllıkar değil,divaneler lazım ! Nerededirler?

 

Bize ,deftere bakıp hesap çıkaranlar değil,defteri ve hesabı bir toplayışta kapatanlar lazım! Nerededirler?

 

Bize,babasından lüpçüklükle öğrendiği hakkı sürükleyen ve süründürenler değil,kalbinde çileyle süzdüğü hakikati fışkırtan ve şahlandıranlar lazım ! Nerededirler?

 

Bize,mafsal yerlerindeki maddi alışkanlıkla Kıbleye dönüp iskelet kıyamıyla duranlar değil,namaz hakikatinin ruh kıyamıyla doğrulanlar lazım ! Nerededirler?

 

Bize,İslami ölçülerin kerrat cetveli ezbercileri değil,aşk habercileri lazım ! Nerededirler ?

 

Bize,edebiyatı feda edip birkaç yıllık pis ömrü alıkoyan açıkgöz hasisler değil,pis ömrün topunu birden verip ebediyeti sağlayan gözü kapalı cömertler lazım ! Nerededirler ?

 

Bize,arkasından gittikleri adamın hususi tıynetini münakaşa edenler değil,umumi istikametini görenler ve öyle yürüyenler lazım!Nerededirler ?

 

Bize,sahiplik mevkiinde bulunanlar değil,bu toprağın gerçek sahipleri lazım! Nerededirler ?

 

Bize,lafta değil,hakikatte Müslümanlar lazım ! Nerededirler?

 

 

29 eylül 1950 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

 

Orhan Okay'ın Üstadla alakalı eserinde hakkında yapılan tenkidden biri de Üstad'ın tekrarlayıcı yanının çok olduğuydu. Şu yazıda benzerlik hayli fazla;

 

Bize, kuru akıllar değil, ulvi divaneler lazım.... hani ya?

 

Bize, deftere bakıp mantık hesabı çıkaranlar değil, kör defteri ve bön mantığı bir toplayışta dürüp üstün sezişe yapışanlar lazım.... hani ya?

 

Bize, babasından meccanen devşirdiği iman ruhunu kilitli dolabında ekşitenler ve kokutanlar değil, onu her an ocak üzerinde tutan ve fıkır fıkır kaynatanlar lazım... hani ya?

 

Bize mafsal yerlerindeki maddi alışkanlıkla kıbleye dönüp, Allah'ın huzurunda iskelet kıvamı halinde duranlar değil, ruh şahlanışı içinde dizilenler lazım.... hani ya?

 

Bize islam ölçülerinin kerrat cetveli ezbercileri değil, aşk habercileri, rahmet müjdecileri ve sırasında kahır bildiricileri, savaş naracıları lazım..... hani ya?

 

Bize, ebediliği feda edip, bir kaç yıllık pis ömrü elde tutan açık göz hasisler değil, fani hayatı topyekün gözden çıkarıp, sonsuzluğu arayan gözleri cömertler lazım.... hani ya?

 

Bize, kötülüğü derece derece eli dili ve kalbiyle önlemek emrine karşı, işi kalbe bırakanlar değil, dili bile az görenler ve elden başka hiç bir çareye inanmayan, güvenmeyenler lazım.... hani ya?

 

Bize, içi boş ve cilası dökük konserve kutuları halinde marka müslümanları değil, 'nar-ı beyza' gibi, içine düşen ve içine düştüğü her şeyi kendisine çeviren, keyfiyet müminleri lazım.... hani ya?

 

Biz, bonmarşe arslanının gerçek arslana benzediği kadar müslümanız!

 

11 ARALIK 1966

 

http://Bize, kuru akıllar değil, ulvi divaneler lazım.... hani ya?

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

DİNLE EY GENÇ ADAM!

 

Genç adam! Senin için bir mefkûre inşâ ediyoruz.

 

Ellerimizde baltalar, kazmalar, topuzlar; ve cetveller, pergeller, şakuller... Habire kesmek, habire yıkmak, habire ezmek; ve habire ölçmek, habire biçmek, habire ayarlamak borcundayız. Tükürükle çimentolaşmış yalancı direkler kesilir, pamuk ipliğine bağlı sahte çatılar yıkılır, (galvaniz)li tezekten uydurma mâbutlar ezilirken, çıkan toz duman içinde bir an yapıcılığımız göze görünmeyebilir. Yahut, plânının karşısında, gözleri ölü gözü gibi, donmuş kalmış bir mühendise de benzeyebilir, yapıcılık hummasından başka bir şey düşünmeyen bir tecrîde de mıhlanabiliriz. Aldanma! Mutlaka yapmak için yıkmanın ve mutlaka yıkmak için yapmanın ne demek olduğunu, Allah isterse sana göstereceğiz.

 

Biz ki seni sağ kaburga kemiğimizin altındaki ciğerden, sol mememizin aşağısındaki yürekten, kızgın kafatasımızın içindeki beyinden daha aziz ve hayati bir varlık biliyor ve o çapta seviyoruz, sakın seni sık sık ele aldığımız, teşhir eder gibi olduğumuz, yaralar gibi göründüğümüz zaman bize kızma!

 

Mukaddes emanetlerin, henüz kanında rüya gören doğmamış çocuklara doğru, bayraktarı olan seni, ne anne, ne baba, ne kardeş, ne de sevgili bizim kadar sevebilir. Müsaade et, hissî olmayalım ve sana afyon, (kokain), (eter) gibi değil kaynar su, ateş, kezzap gibi gelelim! Gâye, belki asırlardır, üstüne tabaka tabaka kir, küf ve pas yığılan kendi öz mâdenini sana göstermek, seni bu öz mâdeninin dâvâcısı kılmaktır.

 

Sen, bir sebep değil, neticesin! Ve eğer bu gün, bir netice olarak bâzı iflâsların mahzun ve mazur tablosunu çiziyorsan, lânet olsun sana bu neticeyi aşılayan müessirlere!..

 

Kıyasıya vurduğumuz, sebep; çıldırasıya koruduğumuz da netice, yani sen.. Dâvâya netice yolundan, cümle kapısından girmeyip de nereden dolanalım?..

 

Senin, - ister farkında ol, ister olma - Mahşer günü bizden dâvâcı olmaman için, biz bu dünyada senden dâvâcı olacağız. Bunu anla, tahammül et ve bizi anne, baba, kardeş, sevgili derecesinin üstünde olmasa bile yanıbaşında sev!

 

Bil ki murâdımız sensin!

 

23 kasım 1945 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

  • Like 2

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...

×
  • Create New...