Jump to content

Muvazene

Allahsız

Recommended Posts

Üstadın Dedektif X Bir mahlasıyla Büyük Doğu Dergisinde kaleme aldığı bir yazı:

 

 

 

1 Güya münevver geçinen, fakat ayağını nereye bastığı ve yüzünü ne tarafa çevirdiği belli olmıyan, kokmaz, bulaşmaz bir zümre vardır ki, Birinci Cumhur Reisi hakkında şöyle düşünür: «Onun İslâmiyete hiçbir zararı olmamıştır! Belki de, kaba taassubu yok etmek bakımından dine faydası dokunmuştur! Ne imana, ne ibadete, ne de herhangi bir dini esasa el sürmüş değildir!» Böyleleri, benzerleri ve benzerlerinin benzerleri arasında, Birinci Cumhur Reisini rahmetle ananlar, ona Mevlit okutturanlar bile vardır.

 

2 Halbuki Birinci Cumhur Reisi, herhangi bir temenniye «İnşaallah...» duasını katan insan için «Bak, Allahtan bekliyor, Allaha inanıyor!» diye mukabele edecek ve Kâinatın Mefhari hakkında «Donsuz Bedevi!» hakaretini savuracak kadar Allah ve Resulünün düşmanıydı.

 

3 Bize her şeyden evvel düşen borç, kıymet hükmümüzü izhara lüzum bile görmeden, ukdelerin ukdesi ve bütün tarihi görüş inkılâbının düğüm noktası olan Birinci Cumhur Reisi mevzuunda, sadece ilmî ve (Akademik) hüccetlerle onun din, İslâmiyet ve Peygambere karşı vaziyetini tesbit etmek ve hiç olmazsa «Dine ne yaptı?» sözüne sarf imkânı bırakmamaktır. Renkler, siyahla beyaz halinde belli olsun da, mücadele ona göre dürüst ve namuskârane cereyan etsin; fakat, mevzuları bir türlü çerçeveliyememekte en feci idrak belâsı olan renkleri birbirine karıştırma zaafının önüne geçilmiş olsun...

 

4 Bütün icraatı, baştan başa en keskin din ve şeriat düşmanlığını billûrlaştıran Birinci Cumhur Reisinin bu mevzuda izhar edilmiş (net) ve (ideolojik) sözleri ve görüşleri büyük bir yekûn teşkil etmediği ve bilinmediği için, icraatı sözden daha büyük bir fikir tecellisi diye alacak herhangi bir irfan zümresinin de eksikliği yüzünden, Birinci Cumhur Reisi hakkında «Canım, İslamiyete ne yaptı? Allaha ve Peygambere inanmadığı nereden malûm?» gibi bir demagocyaya muhatap bulunabilmektedir.

 

5 Şimdi bizim yapacağımız, din ve imanı yok etmek için 15 yıllık icraatı dağ gibi yükselen ve bütün bir «lisan-ı hal» ile her şeyi söyliyen Birinci Cumhur Reisinin bu icraata esas teşkil edici kanaat ve sözlerini, üzerinde münakaşa edilmez şekilde vesikalara bağlamak ve onun bu cephesini artık inhiraf kabul etmez bir vuzuhla tesbit etmektir. Böylece, dine en küçük bir temayül ve sevgi içinde, Birinci Cumhur Reisini müdafaaya imkân kalmamalıdır. Müdafaacıları, cephelerini apaçık göstermeğe mahkûm şekilde, Birinci Cumhur Reisi dostluğiyle Allah ve Peygamber düşmanlığını bir arada temsile mecbur tutulmalıdır.

 

6 Bu hususta tek, kafi ve riyazi hüccet, Birinci Cumhur Reisinin bizzat yazdığı, devlet işlerini bırakarak mevsimlerce meşgul olduğu ve 1931 yılında Maarif Vekâleti armasiyle devlete mal ve tabettirdiği meşhur tarihtir. Bu tarih onun bütün ruh (portre) sini ve dünya görüşünü hulâsa eder. İşte bu tarihin daha ilk sahifelerinde, Birinci Cumhur Reisinin zekâdan başka (idealist) hiçbir kıymete inanmadığı ve bütün ruh ve mavera âlemini insanlarca uydurulmuş birer masal saydığı hemen belli olur:

«Bundan, tabiatı anlamakta zekâmı en büyük cevher ve müessir olduğu anlaşılıyor ki, tabiatın fevkinde ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka bir şey olmadığı meydana çıkar.»

Cilt 1, sahife 2, satır 35 ilâ 39.

 

7 Birinci Cumhur Reisi, sadece umumi mânada bir «Allahsız» değil, ruhunda en küçük (idealist) havaya pay bırakmıyan koyu ve sert bir (materyalist) tir. Bu bakımdan, belki de (Karl Marks) ve (Lenin) i aşacak bir istidatta, kaba maddeden başka bir hedef tanımaz:

«Her halde hayatın, herhangi bir tabiat harici âmilin müdahalesi olmaksızın, dünya üzerinde tabii, zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek lazımdır.»

Cilt 1. sahife 5. satır 10 ilâ 17.

 

8 Umumi mânadaki bu ruh seciyesinden sonra Birinci Cumhur Reisi, pek, ama pek hususî mânada tam bir İslâmiyet düşmanıdır:

«Mekkeliler Arapları kendi mabetlerine çekebilmek için Arap yarımadasının muhtelif yerlerinde mabut tanılan 360 putu Kabede yerleştirmişlerdi. Kabenin kutsiyetini Yahudi ananelerine de raptetmişlerdi. Bu uydurmalara göre İbrahim, karısı Hacer ile oğlu İsmail'i buraya getirmişti.

Bunların hepsi, bittabi, sonradan uydurulmuş masallardır.»

Cilt 2, sahife 85, satır 19 ilâ 27.

 

9 Birinci Cumhur Reisinin bütün hayat, fikir ve hamlelerine hâkim olan en büyük nefret kutbu, bizzat Allahın Sevgilisidir. Bu tarih kitabında, en küçük bir hürmet edası gösterilmeksizin sadece hâs ve mukaddes ismiyle, polis zabıtlarındaki sanıklara ait üslûpla anılan Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamber (Salât ve Selâm O'na olsun) hattâ kasden methediliyormuş gibi durulduğu noktalarda bile sistemle düşürülmek istenmiştir. Mukaddes ismi nokta nokta göstererek metinleri takdim ediyoruz:

«........ 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını, kendisinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davet etmeğe başladı.»

Cilt 2, sahife 89, satır 15 ilâ 18.

 

10 Birinci Cumhur Reisince her şey Allah Resulü tarafından (hâşâ) uydurulmuştur. Bu uydurmaların (namütenahi defa hâşâ) mecmuası da Kur'andır; yoksa o. sanıldığı gibi, Allahın kelâmı değildir:

«........'in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur'an denir.»

Cilt 2. sahife 90. satır 25 ila 26.

Bakınız, uydurma diye iddia ettiği mukaddes oluşların izahını nasıl yapıyor ve Peygambere nasıl bir hile isnat ediyor:

«O, Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunların ıslahı için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.»

Cilt 2, sahife 40, satır 33 ilâ 36.

Aynı hile isnadının devamı:

«........ uzun bir devredeki tefekkürlerin mahsulü olan âyetleri, lüzum ve ihtiyaçlara göre takdir ediyordu.»

Cilt 2, sahife 41, satır 26 ilâ 27.

 

11 O kadar İslâmiyet düşmanıdır ki, bu dinde samimî olanları bile yabancılar kabul eder ve onun kaynak teşkil etliği ırk ve kavmi, İslâmiyetle beraber düşürmek ister:

«Arap olmıyan, kavimler İslamiyeti hırsla benimsediler, halbuki asıl Araplardan olan sınıflar İslamiyeti, tahakküm etmek için bir siyaset vasıtası olarak kullandılar. Nihayet nüfuz ve iktidar Arap olmıyan Müslüman kavimlerin ellerine geçti. Araplar adeta çöllerine döndüler.»

Cilt 2. sahife 93, satır 25 ila 29.

 

12 Ve nihayet mahut tarihte ki gayet sinsi (taktik), Âlemlerin Efendisini bir kumandan ve devlet reisi olarak medheder gibi görünüp O'nun aslî, ulvi ve münezzeh mâna ve hakikatine ağız dolusu sövmek, böylece güya yeni bir rütbe ve paye adına nihaî ve mefkûrevî rütbeyi, en haşin bir küfür asabiyetiyle ayaklar altında çiğnemektir:

«Aksi takdirde........'i her şeyi bir melekten alan ve aynen muhitine tebliğ eden ümmi, cahil, hissiz, hareketsiz bir put derekesine indirmek hatasından kurtulmak mümkün olmaz.»

Cilt 2, sahife 93, satır 32 ilâ 35.

 

 

Büyük Doğu Dergisi - 22 Aralık 1950 - Sayı: 40, sayfa 3

 

 

basp.jpg

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Çok teşekkürler Reyhan Hanım.

Üstad, en keskin ve en çok korkulan hakikatleri, mahkemelik bir iş yok dedirtecek kadar titizlikle yazmış.

Allah razı olsun.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
 

M. Kemalin İslamiyet Hakkındaki Bazı Görüşleri

 

 

Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı siyasetler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipler gökten indirildiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan alıyoruz.

 

(Atatürkün Söylev ve Demeçleri;1.Cilt, sf.405,TTK, Ankara 1959)

(1 Kasım 1937, TBMM 5. Dönem üçüncü toplanma yılını açış konuşması)

 

 

Bizim kutsal kitabımız, bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren ulusalcılığımızdır. O halde felsefemizde din sözcüğünün tam karşılığı ulusalcılıktır. Ulusunu seven, ulusunu yükselten ve ulusuna dayanan insan, her zaman güçlü, her zaman namuslu ve her zaman onurlu insandır.

 

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya cilt.2 s.135)

 

 

Fikir ve kavrayış sahibi olduğunu büyük olaylarla kanıtlamış olan bu ulus, Allahın gölgesi, peygamberin vekili olduğunu ileri sürme küstahlığında bulunan halife adındaki, aymazlara, bilinçsizlere, yalancılara, vatanında, vicdanında yer verebilir mi?

 

İslamın sosyal hayatında hiç kimsenin özel bir sınıf halinde varlığını korumaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, dini buyruklara uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde, ruhbanlık, din adamı yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin emirlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz.

 

(Abdurrahman Dilipak, Bir Başka Açıdan Kemalizm, s.129,Beyan yay.)

 

 

Türkiye Cumhuriyetinin resmi dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar ilmin çağdaş medeniyete temsin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telakkisi vicdani olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca muvaffakiyet etkeni görür.

 

(Afet İnan, M.B ve M.K Atatürkün El Yazıları,s56,1930)

 

 

Kanunun, gerek 2. ve gerek 26. maddelerinde gereksiz görünen ve yeni Türkiye Devletinin ve Cumhuriyet idaremizin asri karakteriyle uyuşmayan tabirler, inkılap ve cumhuriyetin o zaman için sakınca görmediği tavizlerdir. Millet, anayasamızdan bu fazlalıkları ilk münasip zamandan kaldırmalıdır.

 

(Nutuk 2.cilt, s.714-717,1927)

(2.madde devletin dini islamdır,26.madde mevcut ahkâm-ı şeriye TBMM tarafından yürütülür.)

 

 

Bu hocalar başımda yeşil bir sarık, yüzümde uzun bir sakal, geniş bir cübbe içinde, elimde tesbih beni öbür dünya ile ilgili bir adam yapmak istediler. Şaşılacak bir şey varsa; bunların kalın kafaları beni hala anlamamıştır.

 

(Damar Arıkoğlu, Hatıralarım, S.345)

 

 

T.B.M.M de gerici milletvekili Şükrü Hoca sorunu üzerine, her yerde halkı aydınlatan M.Kemal, Wellsin yazdığı tarihe değinerek:

Baylar, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşünüşte yükselip olgunlaşması, Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden vazgeçip yalınlaştırılmış ve herkes için anlaşılacak bir duruma getirilmiş, katkısız ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye değin, kavgalar, pislikler, kaba istek ve eğilimler arasında bir bataklıkta yaşadıklarını kabul ederek, bütün gövdeleri ve usları ağılayan kötülük etkenlerini ortadan kaldırmaya karar vermesi gibi koşulların gerçekleşmesini gerektiren Birleşik Dünya Devleti kurma düşünün tatlı olduğunu yadsıyacak değiliz.

 

(Söylev, s.520,TDK,1978)

 

 

İlk yapacağım icraat, bu millet ve devletin bu hale gelmesinde en büyük sorumluluğu taşıyan yobazları, sarıklı softaları sarıklarından yakalayıp ibret-i âlem için sokaklarda dizi dizi asmak olacaktır.

 

(Atatürk Ansiklopedisi, May Yay. C.1,S.148)

 

 

Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden 15 gün sonra dönemin İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine'in Londra'ya özel bir kuryeyle gönderdiği ve üzerine "40 Yıl Boyunca Açıklanmayacak" damgası vurulan mektuptan bir kesit:

 

Telgraf No: 608

İngiltere Büyükelçiliği Ankara 25 Kasım 1938

 

Müslüman olarak doğmuş ancak din karşıtı bir kişi olmuştu; doğruluğu sevmiş günahtan nefret etmişti; işini iyi bilen istidat sahibi bir askerdi savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı. Türkiye'nin kaderini elleri arasına aldığından beri Kemalist Cumhuriyetin dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı İmparatorluğunun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi yoktur. Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda ülkelerarası sürtüşme azaltılarak doğunun bu bölgesinde daha geniş kapsamlı barış dikkat çekici bir biçimde sağlanmıştır.

 

Percy Loraine

 

 

Menemen hadisesinin vuku bulduğu günlerde Atatürk, devlet erkânıyla Menemen hadisesi hakkında toplantı yapmıştır. Atatürkün o toplantıda söylediği bir cümle:

Hiçbir yerde KUTUP ve KUTBÜL EKTAP bırakılmamalıdır.

 

 

Kazım Özalp:

Bu tarikat (Nakşibendî) muzır bir yılandır, mahvedilmelidir.

 

 

(Fahrettin Altay,10 Yıl Savaş ve Sonrası)

 

Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir, adeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır.. Atatürk-1926

 

(Andrew Mango, Atatürk Syf.447)

 

 

"...Kimi yerlede kadınlar görüyorum ki, başına bir bez, ya da bir peştemal ya da benzer bir şeyler atarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir, ya da yere oturarak yumulur. Bu durumun anlamı, gösterdiği nedir?

Efendiler uygar bir ulus anası, ulus kızı bu şaşırtıcı biçime, bu vahşi duruma girer mi? Bu durum ulusu çok gülünç gösteren bir görünüştür. Hemen düzeltilmesi gerekir."

 

(Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay., C. II., s. 217)

 

 

"Eğer (din adamlarına) karsı benim sahsımdan bir şey anlamak isterseniz, derim ki ben şahsen onların düşmanıyım. Onların menfi istikamette atacakları bir hatfe (adim), yalnız benim şahsi imanıma değil, yalnız benim gayeme değil, o adim benim millet imin hayati ile..., o adim milletimin kalbine havale edilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle hem fikir arkadaşlarımın yapacağı şey, mutlaka o adimi atanı tepelemektir. Sizlere bunun da fevkinde bir söz söyleyeyim: farz-i muhal bun u temin edecek kanunlar olmasa, bunu temin edecek Meclis olmasa, öyle menfi adımlar atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepelerim"

 

(İlhan ARSEL, Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları 1995)

 

 

Sh 273de meclisin açıldığına dair bir tamimi var.Bu tamim dikkatle okunmaya layık ve ibretli bir şeydir.Bütün dini ele alarak siyasete alet etmiş.Ona sığınmıştır.Bunu kendi yazmıştır.Sonra dini siyasete alet etti,diye patır patır adamlar asacaktır.Halbuki kendi yaptığı şey.Asıl bunda şu nokta mühimdir.Demek bu millet dindardır.Hala yine tamamıyla öyledir.Bir millet bir günde din değiştiremez.Hem bir millete din ve itikad behemehal lazımdır.Böyle bir buhranda ona sığınması,onun ne büyük kuvvet olduğunu kendi de itiraf ediyor,demektir.O halde üç beş yıldır bu adam bu dini nasıl tepeledi?Yine bir gün lazım olursa ki,olacaktır.Ne yapılacak?Bu millet harbi din kuvvetiyle yapıyordu.Bir harp zuhurunda ne olacak?

 

(Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, Cilt:3,Sh:623)

 

 

Bir gün, Bediüzzaman, Meclisin Riyaset Divanı salonunda, kalabalık bir mebus halkası içinde, Mustafa Kemal Paşanın su sözlerine muhatab oluyor:

« Sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzımdır! Sizi, yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz ve en evvel namaza dair telkinlerde bulundunuz, aramıza ihtilâflar soktunuz!»

Bediüzzaman gereken cevabı verdikten sonra iki parmağını ileriye uzatarak su cevabı verir:

« Pasa, Pasa!.,İslâmiyette imandan sonra en yüksek hakikat namazdın Namaz kılmayan haindir.Hainin ise hükmü merduttur.»

 

(Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, Büyük Doğu Yay. Sh.215)

 

 

 

Uyuşmadık, anlamaz! Vesselam...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Yine, Mümine Hanımlarımızın Tesettürü İle İlgili Demeçleri

 

 

Nasıl ki her hususta al-i meslek ve ihtisas sahipleri yetiştirmek lazım ise, dinimizin hakikati felsefiyyesini tetkik, tetebbu ve telkin kudret-i ilmiye ve fenniyesine tesahüp edecek güzide ve hakiki ulemayı kiram dahi yetiştirecek müessesat-ı aliyeye malik olmalıyız.

 

(Atatürkün Söylev ve Demeçleri;2.Cilt,2.Baskı,sf.90,TTK, Ankara 1959)

 

 

Muhterem Hanımlar, düşmanlarımızı bu manzara-i hariciye bilhassa kadınlarımızın şeklinden tarz-ı telebbüsünden ve suret-i tesettüründen neşet ediyor. Onların aldanmalarına saik olan diğer bir nokta da ecnebilerle temas edebilecek mevki de bulunan kadınlarımızın etvar ve harekâtının milli etvar ve harekâtımızın timsali olmayıp, belki Avrupa etvar ve harekâtının mukallidi olarak görülmesidir. Filhakika memleketimizin bazı yerlerinde, en ziyade büyük şehirlerinde tarz-ı telebbüsümüz, kıyafetimiz bizim olmaktan çıkmıştır.

 

Dinimizin tavsiye ettiği tesettür hem hayat, ham fazilete uygundur

 

Tarzı telebbüsümüzü ifrata vardıranlar, kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki her milletin kendine mahsus ananesi, kendine mahsus adatı, kendine göre milli hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin mukallidi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti dâhilinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz ki hüsrandır. Tarz-ı telebbüsümüzde milletin ruhi ihtiyacını tatmin için İslam ve Türk hayatını bugüne kadar layıkıyla tetkik ve etrafıyla tavzih etmekliğimiz lazımdır. Bunu yaparsak görürüz ki şimdiki tarz-ı telebbüsümüz ve kıyafetimiz onlardan başkadır, lakin onlardan daha iyidir diyemeyiz. Bizim kadın hayatında, kadın tarz-ı telebbüsünde teceddüt yapmak meselesi mevzubahis değildir

 

Bazı milletlerin zevk âlemlerini memleketimizde tatbike kalkmak bittabi hatadır.

 

Eğer kadınlarımızı şerin tavsiye, dinin emrettiği bir kıyafetle, faziletin icap ettirdiği tavr-ı hareketle içimizde bulunur, milletin ilim, sanat, içtimaiyat hareketlerine iştirak ederse bu hali, emin olunuz; milletin en mütaassıbı dahi takdirden men-i nefs edemez.

 

(Atatürkün Söylev ve Demeçleri;2.Cilt,2.Baskı,sf.150,TTK,Ankara 1959)

 

 

 

Uyuşmadık, anlamaz! Vesselam...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
 

Milli Kahraman!...

 

 

 

 

 

Atatürk'ün, biyografisini yazan ABD Büyükelçisi Sherrill'e açıkladığı 'dinle ilgili' düşünceleri ilk kez yayımlandı. Sherrill'in kitabına almayıp rapor olarak ABD Dışişleri'ne gönderdiği söyleşide Atatürk 'Agnostik olmadığını, tek tanrıya inandığını' söylüyor, dindar olmayan Türklerin yüksek sesli duaların cezbine kapıldığını belirtiyor

 

06/09/2006

 

RADİKAL - İSTANBUL - Atatürk'ün din hakkındaki görüşlerine ışık tutacak yeni bir belge ortaya çıktı. 1932-1933 yıllarında Ankara'da görev yapan ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill'in hazırladığı ve Atatürk'ün kendi ağzından dinle ilgili görüşlerini içeren rapor ilk kez Toplumsal Tarih dergisinde araştırmacı yazar Rıfat N. Bali'nin hazırladığı yazıda yayımlandı. Büyükelçi, Ankara'da görev süresi boyunca Atatürk ile yaptığı görüşmelere ve gözlemlere dayanarak 'A Year's Embassy to Mustafa Kemal' adlı bir kitap hazırlamıştı. Eser ilki, 1934 yılında Atatürk yaşarken, üç kez Türkçeye çevrildi. Kitabın en ilginç bölümü Atatürk'ün dine bakışını içeren kısımdı. Bu bölümde yazar, Atatürk'le yaptığı uzun bir mülakata yer vermiş ancak Atatürk'ün sözlerinin bir kısmını kitaba almamış bunu da "Din konusundaki şahsi görüşleri hususunda söylediklerinin tamamını burada vermek hiç doğru olmaz" satırlarıyla dile getirmişti.

Ancak Sherill, kitaba sadece bir bölümünü aldığı görüşmeyi özetleyerek bir rapora döktü ve ABD Dışişleri Bakanlığı'na gönderdi. ABD Dışişleri Arşivi'ndeki bu raporu, Bali Türkçeye çevirip Toplumsal Tarih'e yazdı. Aşağıda, raporun tam metni yer alıyor.

 

ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ

Sayı:423

Ankara, 17 Mart 1933

Konu: Türkiye'de din

MÜNHASIRAN MAHREM

Saygıdeğer Hariciye Vekili

Washington

Beyefendi,

Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal ile dün öğleden sonraki üç saatlik mülakatımda, hakkında yazmakta olduğum biyografinin sekiz bölümünü birlikte gözden geçirdiğimiz sırada Türkiye'de din meselesi bahis edildi. İncelememde Türkiye Cumhuriyeti'nde İslam dininin gelişimi konusuna oldukça yer verdiğime dikkatini çektim, biyografim için -yayınlanmak veya yayınlamamak kaydıyla- bana söylemek istediği kadarıyla sınırlı olmak üzere bu mevzudaki görüşünü bilmek istediğimi belirttim. Sözlerinin hangi kısmının efkârı umumiye(nin) (bilgisi) için olduğunu, hangi kısmının olmadığını belirterek mevzu hakkında teferruatlı bir şekilde konuştu.

Galiba, altı ve yedi yaşındayken annesi onu bir sıbyan mektebine göndermek istiyordu. Burada öğretmen Kuran dersleri de verecekti. Bu, uzun Arapça bölümleri ezberlemek demekti. Diğer yandan babası oğlanın din eğitiminin verilmediği laik bir mektebe gitmesini istiyordu. Her ne kadar sonunda babanın sözü kabul edildiyse de annesi oğlanı Selanik'te geçerli olan geleneksel tören eşliğinde sıbyan okuluna gönderdi. Ertesi gün babası oğlanı okuldan aldı ve laik okula koydu. Buna çok üzülen annesi epey ağladı ve oğlanın teklif etmesi üzerine sıbyan okulundaki din hocası

eve gelip ona Kuran eğitimini verdi. Bu sadece bir ay sürmesine rağmen anneyi tatmin etti. Bu, ömrü boyunca alacağı tek din eğitimiydi.

 

 

'Beşeriyetin Tanrı ihtiyacı'

Agnostik olduğuna dair genellikle kabul görmüş inancı, kesinlikle reddediyor, ancak dininin sadece Kâinat'ın Mucidi ve Hâkimi tek Tanrı'ya inanmak olduğunu söylüyor.

 

Ayrıca beşeriyetin böyle bir Tanrı'ya inanmaya ihtiyacı olduğuna inanıyor. Buna ilaveten dualarla bu Tanrı'ya seslenmenin beşeriyet için iyi olduğunu belirtti. Burada duruyor.

 

Daha sonra teferruatlı bir şekilde neden o kadar inançlı bir Protestan Hıristiyan olduğumu sordu. Ben de ona, bu raporda yeri olmayan, sebeplerimi söyledim. Sadece bir genel mütalaa söyleyebilirim. Suallerinde tamamıyla samimiydi, bu da din konusunda yeterince zihin yorduğunu göstermekte.

 

Daha sonra, 10 yıl önce inşa ettiği yeni Cumhuriyet'in Reisicumhuru olarak iktidara geldiği zaman İslam dininin durumu hakkında bilgi vermeye başladı.

 

Şeyh-ül İslam'ı, medreseleri, Mahkeme-i Şer'iyyeleri ve bu mahkemelere riyaset eden kadılar, hocalar ve muhtelif dervişler dahil olmak üzere bütün ruhban sınıfını lağvetmeyi gerekli bulduğunu söyledi.

 

Osmanlı'da geçerli olan bu ruhban yapıdan geriye kalan, müezzin olarak minarelerden halkı ibadete çağıran ve camilerde namaz kıldıran imamlardı.

Ona az evvel tasvir ettiği bu yapıyı tamamıyla yok ettikten sonra Türk gençliği için, şayet kaldıysa, ne tür dini tedrisat kaldığını sordum. Kifayetsiz medrese sistemini tüm ülkeye yayılmış ilk ve ortaöğretim sistemiyle ikame ettiğini ve bu sistemin (talebeyi) üniversiteye dek götürdüğünü belirtti.

 

Hz. Muhammed'in hayat hikâyesi ve daha ahlaklı yaşama konusundaki hikmetli düsturlarla dini tedrisat verildiğini, bu dini tedrisata Yeni ve Eski Ahit'te tasvir edilen diğer büyük dinleri ve Budist dini kitapları da dahil ettirdiğini söyledi.

 

Daha sonra o ve ben bu modern Türk dini tedrisatı ile Birleşik Amerika'da ortalama pazar okulunda verilen dini tedrisatı mukayese ettik. Pazar okullarımızda verilen dini tedrisatın cuma sabahları kadınlar tarafından tüm ülkedeki

 

Halk Evleri'nde verilip verilemeyeceğini sorduğumda böyle bir fikrin muvaffak olacağına dair pek şüpheli göründü, ancak yeni bir fikir olduğunu ve kaale alacağını söyledi. Bu amaçla kadın öğretmenlerin vazifelendirilmesi fikri ona cazip geldi, çünkü bu şekilde hocaların erkek partizanları, siyaset veya benzeri muhtemel başka mesele yaratacak ihtimallerden kaçınılmış olacaktı.

 

 

Bursa hadisesi

Bu çerçevede yakın tarihte olan Bursa hadisesi üzerinde serbestçe konuştu. Bu hadise Türklerce değil üç yabancı tarafından çıkarılmıştı: Bir Arnavut, bir Bulgar ve bir Rus. Hatta Üçüncü Enternasyonal tarafından kışkırtıldığını da ima etti.

 

Muhtemelen sıkıntı verecek bu siyasi hareketi basit bir dil meselesine, ezanın Arapça yerine Türkçe okunması haline dönüştürerek gösterdiği siyasi maharetten ötürü kendisine iltifatta bulundum.

 

Bu sözlerim Kuran'ın Arapçadan Türkçeye tercüme edilmesi için nasıl ve neden telkinde bulunduğu konusunda konuşmasına sebep oldu ve bu mevzuda yepyeni bir ufuk açtı.

 

Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor.

 

Kuran'dan alınan bir Arapça bölüm okudu.

 

Türkçe Kuran okutma nedeni

 

Bu duada Hz. Muhammed amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gitmeleri için beddua eder.* "Düşünen bir Türk'ün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?" dedi.

 

Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kuran'ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kuran'ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum.

 

Daha sonra umumi ve şaşırtıcı bir beyanda bulunarak Türk halkının gerçekte hiçbir şekilde dindar olmadığını, aralarından camilere giden az sayıda kişinin alışkanlıktan veya yüksek sesle söylenen duaların cezbine kapılarak camiye gittiğini ileri sürdü.

 

Saygılı bir şekilde bu bakışıyla mutabık olmadığımı, eşimle yaşadığımız tecrübeyi anlattım. İki Türk arkadaşımızın daveti üzerine 23 Ocak'ta Ayasofya Camii'ne gidip Kadir Gecesi'ne şahit olduk. Ona yüzde 20'si askeri üniformalı 10 bin mümin tarafından doldurulan caminin ne kadar kalabalık olduğunu, bütün müminlerin tam bir saat Gazi'nin de varlığını kabul ettiği Tanrı'ya doğrudan yönelttikleri dualarla nasıl yoğun bir şekilde ibadet ettiklerini anlattım.

 

Bu kalabalık, bu ibadet ve müminlerin duaya yoğunlaşmaları hususunda izahat istemem, onun Türk gençliğinin din hakkında bilgi edinme fırsatı mevzusunda Türk hükümetinin kısıtlı bir rolü olması gerektiğine dair kanaatini dile getiren daha fazla beyanatlar vermesine neden oldu.

 

Bu beyanatlarını bitirdiğinde şimdilik ortaöğretimde ve Dâr-ül-fünûn'un küçük ilahiyat bölümünde üç büyük din hakkında verilen tarihi tedrisattan fazlasını öğretmeye inanmadığı sarihti.

 

 

Sovyetler gibi lağvetmeye karşıydı

 

Ancak Sovyetler'in her türlü dini lağvetme fikriyle kesinlikle mutabık değil. Bellibaşlı camilerin hükümetçe muhafaza edilmeleri ve amaçları doğrultusunda kullanılmaları gerektiğinde ısrarlı. Üç büyük dinin ahlak öğretilerine dinden ziyade ahlak olarak inanıyor.

 

Bize ihsan ettiği hayırlar için tek Tanrı'ya sık sık minnettarlığımızı dile getirecek ifadelerin eklenmemesi halinde şahsi dini inancının natamam olacağını söylediğim zaman şaşırdı, ancak alakadar göründü. Sadece yeni bir fikir olduğundan, bu fikri kaale alacağını söyledi.

 

Benimle bu konuda daha fazla konuşma arzusunu ifade etti. Bu beni şaşırttı, zira Yusuf Akçura bey gibi samimi arkadaşları beni sürekli onunla din hususunda konuştuğum takdirde, Gazi'nin nazikçe 'dostluğumuz' olarak adlandırdığı münasebetlerimizin kesinlikle bozulacağı hususunda ikaz etmişlerdi.

 

Konuşmamızın bu bölümünün sonunda, daha öncesi bir yabancı ile hiçbir zaman bu konuda bu kadar etraflı konuşmadığını ve özel dini inançlarını da hiç dile getirmediğini söyledi.

 

Saygılarımla

Charles H. Sherrill

 

* Bu bölüm, Kuran'ın Tebbet Suresi'dir. 'Bismillahirrahmânirrahim. 1,2,3,4,5. Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde karısı da (ateşe girecek).' (R. N. Bali'nin notu)

 

Sherrill'ın Kadir Gecesi izlenimleri

"...uzun zamandan beri İstanbul Müzesi Müdürü olan Halil Bey, eşim ve beni Ayasofya Camii'nde Kadir Gecesi'ni izlemek için davet etti. Ayin boyunca o, eşi ve Evkaf Müdürü bizlerle birlikte oldu ve birçok sualime çok ilginç cevaplar verdi. (...) Ramazan ayının 27'nci gününün akşamındayız.

Dünyanın her yerindeki Müslümanlar, gün doğuşundan gün batımına kadar hepimizin ibadet ettiği tek Tanrı'ya inanan Müslüman müminlerin dualarının (Tanrı katında) duyulacağı ve kabul edileceği hususunda eğitilmişler. Bu nedenle İslam (dini) bu geceyi Kadir Gecesi olarak çağırmakta.

 

Alaycı mizaca sahip bazı insanların iddia ettikleri gibi kişinin dine verdiği kadarını elde ettiği doğruysa şayet o zaman on binin üzerindeki

müminler her biri ve tamamı Kâinatın Yaratıcısı'na sunmakta oldukları bu

dua saatinden çok şey kazanacaklardır!

 

 

'İslam en yüksek noktasında'

 

Hıristiyan inançları açısından değerlendirirsek, İslam dini Türkiye'de engelsiz veya ruhani müdahale olmaksızın -saf protestancılık- en yüksek noktasında bulunuyor. Şahsi inanç burada en yüksek gücüne yükselmekte.

 

Bu satırların yazarı gördüğü Hıristiyan toplulukların hiçbirinden 23 Ocak 1933 akşamı Ayasofya'da izlediği ibadet kadar etkilenmediğine ve şahit olduğu ibadetin samimiyetine ikna olduğuna şahitlik yapabilir. Bu kalabalığı cezbedecek ne musiki ne de kesif belagat sahibi bir hatip vardı.

 

Her çeşit Türk oradaydı. Galerilerin altındaki geniş avluları kadınlar dolduruyordu, büyük merkezi alanda sıra sıra (yaklaşık yüz sıra) erkekler vardı. Her sırada omuz omuza yaklaşık seksen erkek. Her biri eğilip kalkan, konuşulanlardan bihaber, eğilen, secde eden ve her biri büyük Tanrı'nın Güç Evi ile şahsi temasını kurmaya niyetli.

 

 

'Biz ABD'liler kadar dindarlar'

 

Burası Türk halkının ruhunu hissetmesi için uygun yer ve andı.

Kişi Türk ırkının ne olduğunu gerçekten anlamak, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve ilk Cumhurreisi olan Mustafa Kemal gibi bir önderin doğduğu ulusu anlamak için basit, dindar Türk'ü bu fırsatlarda görmesi lazım. Evet Türk halkı biz Amerikalılar kadar dindarlar, belki de daha fazla dindarlar."

 

 

Elçinin kaleminden Bursa hadisesi

 

"...Bursa'da 1 Şubat günü öğleden sonra Evkaf Müdürlüğü önünde toplanan yaklaşık 100 kişilik bir grup Türkçe ezan aleyhinde gösteri yaptı. Olayı 4 Şubat'ta Afyon'da haber alan Gazi Mustafa Kemal gezi programını iptal ederek Bilecik üzerinden 5 Şubat'ta Bursa'ya vardı.

İçişleri Bakanı Şükrü (Kaya) ve Adalet Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşek) beyler de Bursa'ya gelerek incelemeler yaptı. Mustafa Kemal, Bursa'dan ayrılmadan önce Anadolu Ajansı'na şu açıklamayı yaptı: "Bursa'ya geldim. Olay hakkında ilgililerden bilgi aldım. Olay aslında önemi haiz değildir. Herhalde cahil mürteciler Cumhuriyet adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklardır.

 

Olaya bilhassa dikkatimizi çevirmemizin sebebi, dini, siyaset ve herhangi bir tahrike vesile etmeye asla müsamaha etmeyeceğimizin bir daha anlaşılmasıdır.

 

Meselenin mahiyeti esasen din değil, dildir. Kati olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatına hâkim ve esas kalacaktır."

 

Kazanlı Tatar İbrahim'in başını çektiği olay, Bursa Ulucami müezzininin vazifesi başına gelmemesi üzerine Halil adında birinin ezanı Türkçe yerine Arapça okuması ve sivil polis memuru Hamdi Efendi'nin müdahalesi sonucu çıktı. Tatar İbrahim'in kışkırtmasıyla cami cemaatinden bir grup, "Dinini seven bizimle gelsin" diyerek Evkaf Müdürlüğü'ne doğru yürüyüşe geçtiler.

 

Vilayet Konağı önüne gelen kalabalık, zabıta kuvvetlerince dağıtıldı ve tahrikçiler yakalandı. 23 kişinin yakalandığı olaydan sonra Bursa Ulucami hatibi Hafız Tevfik Efendi de İstanbul'da tutuklanarak Bursa'ya gönderildi. Ankara'ya dönen Adalet ve İçişleri Bakanları, Bursa'daki incelemelerini ve aldıkları tedbirleri Bakanlar Kurulu'na bildirdiler.

 

13-14 Şubat'ta soruşturma sona erdi. Aralarında Bursa müftüsü Nureddin Efendi, Ulucami hatibi Hafız Tevfik Efendi ve fabrikatör Gaffarzade Mehmet Efendi'nin de bulunduğu 24 sanık, 15 Şubat'ta Bursa Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edildi. Daha sonra tutuklu sanıkların Çorum'a nakledilmesi emri geldi.

 

Bursa olayı davası Çorum'da görüldü ve 1 Mayıs'ta karar açıklandı. Dört kişi beraat ederken, beş kişi ikişer yıl ağır hapis, yedi kişi birer yıl ağır hapis, yedi kişi de beş ay ağır hapis cezasına çarptırıldı. Bursa müftüsü Nureddin ve kâtibi Kamil efendiler, 12 Haziran'da beraat ettiler.

 

Bursa olayının ardından İzmir ve Salihli'de de Türkçe ezan okumamakta direnen dört imam ve müezzin tutuklanarak mahkemeye sevk edildi."

 

RADİKAL

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Bu şahsın portresi ancak bu kadar net çizilebilir... Çünkü bir korku yok... Kalem keskin kılıç... Allah yazandan paylaşandan razı olsun....

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
 
 

Öyle bir mevzu ki tutanın elinde kalır,Allah bize doğruyu yanlıştan ayırma feraseti versin...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Bu ve buna benzer yazıların mektep kitaplarına gireceği günleri de görürüz inşallah... Allah, Üstad'dan razı olsun.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
Guest Pınar Öz

Atatürk ateist bile olsa bu Allah ile onun arasında bir mevzudur. Yargılaması da cezası da Allah'a düşer. Bu mevzuyu didikleyip karıştıranlar gerçek müslüman olamaz, Allah'a şirk koşmuş olur bu da onu dinden çıkartır. Herkesin öteki tarafta ne olacağını öteki tarafta göreceğiz, bu nedenle boş boş konuşmayın Atatürk'e teşekkür edin oturun. Sayesinde özgürce istediğiniz dini seçip ibadetinizi ediyorsunuz. Ötesini de kurcalamayın Allah'ın gücüne gider.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Atatürk ateist bile olsa bu Allah ile onun arasında bir mevzudur. Yargılaması da cezası da Allah'a düşer. Bu mevzuyu didikleyip karıştıranlar gerçek müslüman olamaz, Allah'a şirk koşmuş olur bu da onu dinden çıkartır. Herkesin öteki tarafta ne olacağını öteki tarafta göreceğiz, bu nedenle boş boş konuşmayın Atatürk'e teşekkür edin oturun. Sayesinde özgürce istediğiniz dini seçip ibadetinizi ediyorsunuz. Ötesini de kurcalamayın Allah'ın gücüne gider.

 

Aha aha aha.. Apla şirk ne demek?

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Atatürk ateist bile olsa bu Allah ile onun arasında bir mevzudur. Yargılaması da cezası da Allah'a düşer. Bu mevzuyu didikleyip karıştıranlar gerçek müslüman olamaz, Allah'a şirk koşmuş olur bu da onu dinden çıkartır. Herkesin öteki tarafta ne olacağını öteki tarafta göreceğiz, bu nedenle boş boş konuşmayın Atatürk'e teşekkür edin oturun. Sayesinde özgürce istediğiniz dini seçip ibadetinizi ediyorsunuz. Ötesini de kurcalamayın Allah'ın gücüne gider.

 

Çok doğru çok... Yani Allah hesap günü hesabını görür... Yargılamayı, cezayı mutlak anlamda Allah verir... Biz, bunun dışında bir fikre sahip değilken, niye şirk koşmuş oluyoruz? Yani cezayı veren biz değiliz, mükafat veren de biz değiliz, sorgulayan, hüküm veren de biz değiliz. Hepsi Allah'ın işi. Bunu böyle kabul ettikten sonra, bazı fikirler ortaya atmak, tarihi hadiseleri gün yüzüne çıkarmakla şirk arasında ne gibi bir fark var???

 

Madem Müslümanları şirkin içine bu kadar kolay ve rahat atıyorsunuz... E o zaman bir kişinin sayesinde özgürce dinimizi yaşadığımızı dile getirmek de bir şirk olmuyor mu? Hatta senin bakış açına göre bu şirke daha yatkın, değil mi???

 

Elbette hakikat bize gösterilecek... O vakit herkes görecek hakikati...

 

Bir şey dikkatimi çekti... Yukarıda da konusu geçti... 1932 ile 1941 yıllarında çıkarılan bu Tarih Kitabı liselerde okutuldu mu, okutulmadı mı? Çok zor bir soru değil mi??? Ama maalesef okutuldu, resmi belgeler ortada, Kemalistler de yalanlayamıyor... Peki o kitabın içinde geçen ifadeler hakkındaki fikrin ne??? Yani o ifadeleri burada tekrarlamayalım, yukarıdan oku bir zahmet... Şimdi okuduysan, alalım düşünceni??? Evet... İnsanlar gerçek belgeler üzerinden fikirlerini beyan edince, şirke niye düşsünler? Eğer o belgeler üzerinden dine saldırı, hakaret, çarpıtma varsa, niye bunu dile getirmesin insanlar? Gerçek belgeler üzerinden İslama açık saldırı varken, Müslümanlar teşekkürü nasıl etsin??? Bunu senin mantığın alıyor mu?

 

Ben Peygamber Efendimize kurban olurken, Ezanlardan sonra O' na vadedilen makamı Allah'tan dilerken, O'nun şefaatı için yanıp tutuşurken, O'nu annem, babamdan daha çok severken, O'nun hakkındaki en küçük çirkin bir ifade karşısında nasıl susayım? Nasıl görmezden geleyim, nasıl tevil edeyim bu durumu???

 

Allah akıl fikir versin...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...

×
  • Create New...