Jump to content
Necip Fazıl Kısakürek [N-F-K.com Forum]

genç şair

Üye
  • Content Count

    41
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    1

genç şair last won the day on August 25 2013

genç şair had the most liked content!

Community Reputation

6 Nötr

About genç şair

  • Rank
    Gayretkâr Üye

Profil Bilgisi

  • Cinsiyet
    Erkek
  • Okunan bölüm veya meslek
    ilahiyatçı
  1. Değerli Kardeşimiz; İslam dini diğer konularda olduğu gibi idari mekanizma hususunda da görüş belirtmiştir. Devlet yönetimi ile ilgili belli ilkeler koymuştur. Ayrıntı kısımlarda bu ilkelere bina edilerek uygulanır. Adalet, hukuk, insanların haklarını ihlal etmemek, devlet yönetimini kötüye kullanmamak vs. gibi ilkere sadık kalınmak suretiyle devlet yönetilmelidir. Şeriat islamın getirdiği hükümlerin genel adıdır. Devlet yönetimi de bunun içine girmektedir. Doğru islamiyeti ve İslama uygun doğruluğu anlatmak ve yaşamak zorundayız. Bu nedenle İslam adına yapılan ama islama uymayan bazı uygulamalar islamiyete ve müslümanlara zarar vermektedir. Birisiyle karşılaşıyorsunuz. Namaz kıldığından, oruç tuttuğundan söz ediyor. Sohbetiniz sürüyor ve sonunda, şeriatın en önemli iki emrini yerine getiren bu adamın, şeriata karşı olduğunu görüyor ve hayret ediyorsunuz. Bir başkasıyla görüşüyorsunuz. Şeriatı hararetle savunuyor. İç âlemine, ibadet dünyasına iniyorsunuz, İslâm’ın ceza hükümlerinin tatbiki için gösterdiği heyecanın yüzde birini, ibadet hayatında göstermediğine şahit oluyorsunuz. Yine hayrete düşüyorsunuz. Bu iki farklı adam hakkındaki kanaatiniz aynı oluyor: Bunlar şeriatı bilmiyorlar! Doğru islamiyeti ve İslam layık doğruluğu anlatmak ve yaşamak zorundayız. Bu nedenle İslam adına yapılan ama islama uymayan bazı uygulamalar islamiyete ve müslümanlara zarar vermektedir. Bu iki farklı adam hakkındaki kanaatiniz aynı oluyor: Bunlar şeriatı bilmiyorlar! Şeriat nedir, ne değildir? Şeriat: “Din”, “Allah’ın emri”, “İlâhî emir ve yasaklar” gibi mânâlara geliyor. İnsan, bir kavramı reddederken de, kabul ederken de anlamını bilmeli, diye düşünüyoruz. Taraftar olmak veya olmamak ayrı mesele. En çok tartışılan kavramlardan biri de “şeriat.” Bu konuda bir çok kişinin kafası bir hayli karışık. Anlamını bilen de konuşuyor, bilmeyen de. Önce, Şemseddin Sami Efendinin, dilimizin en esaslı lugati olarak bilinen “Kamus”una bakalım: Şeriat, “evamir ve nevahi-yi İlahiyye ve ayet ve hadis ve icma-ı ümmet esasları üzerine müesses kanun-u İlahi” diye tarif ediliyor. Tarifte iki unsur dikkat çekiyor. Biri, şeriatın “İlahi emirler ve yasaklar” oluşu. Diğeri, bu İlahi kanunların “ayet, hadis ve icma” denilen temeller üzerine kurulu bulunduğu. Ömer Nasuhi Bilmen ise, “Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı mükemmel eserinde bu ıstılahı ayrıntılı biçimde şöyle açıklıyor: “Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk'ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkamının heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder.” “Şeriat, umumi manasına nazaran bir peygamber-i zişan tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlahi demektir. Ahkam-ı şer'iye denilince, bundan kanun-u İlahi hükümleri manasını anlamak lazımdır. Ve bununla asıl Kur'an'a, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kastedilmiş olur.” Bu ayrıntılı tarifte şu temel noktalar ustalıkla sıralanmış: 1. Şeriatı, kulları için Allah koymuştur. 2. Şeriat, dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır. 3. Şeriat, “din” kelimesiyle eşanlamlıdır. 4. Şeriat kavramının içinde, imani hükümlerin yanında ahlaka, ibadete ve günlük hayattaki işlere dair hükümlerin hepsi vardır. 5. Genel anlamda, her peygamberin getirdiği İlahi kanunlara da şeriat denilir. 6. Şeriat kelimesiyle, açıkça Kur'an'a, Hadise ve İcmaa dayanan hükümler kastedilmiş olur. Asrımızın en büyük müfessirlerinden olan Elmalılı Hamdi Efendinin, “Hak Dini Kur'an Dili” isimli pek kıymetli tefsirindeki şeriat tarifi de şöyledir: “Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için, Allah Tealanın vaz u teklif ettiği ahkam-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir.” Bu tarifte de bazı önemli noktalar dikkati çekiyor: 1. Şeriatı Allah koymuş ve kullarını sorumlu tutmuştur. 2. Allah, şeriatı kullarının ebedi hayata ve hakiki saadete ulaşması için göndermiştir. 3. Şeriat, müstakim, yani doğru yolun adı olup, hususi hükümlerden ibarettir. 4. Şeriat, din demektir. Asrımızın büyük alim ve mütefekkiri Bediüzzaman ise, şeriatı tarif ederken şunları söylüyor: “Şeriat ikidir. Birincisi, alem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi, insan-ı ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir.” Bu tanımda da önemli noktalar vardı. Şeriatı ikiye ayırarak tarif ediyor, tabiat mefhumuna da açıklık getiriyordu Bediüzzaman. 1. “Küçük alem” olan insanın fiillerini ve işlerini düzenleyen ve Allah'ın “kelam” sıfatından gelen bildiğimiz şeriat. 2. “Büyük insan” olan alemin hareketlerini ve durumlarını düzenleyen şeriat. 3. Maddi alemdeki kanunlara “tabiat” demek yanlış. Çünkü, bu kavram Allah'ı hatıra getirmiyor. Oysa, bu “fıtri” kanunları koyan ve tatbik eden O'dur. Bu izah, başka bir manayı da hatırlatıyor: Kainattaki varlıklar, Allah'ın “fıtri” kanunlarına isyansız itaat ettikleri için bu alem muntazam ve mükemmel. Hiçbir yerde en küçük bir karışıklık yok. Demek insanlar da yaşayışlarında İlahi kanunlara isyansız itaat etseler, özlenen ahenge kavuşacak ve aradıkları saadete erecekler. Uyumsuzluğun ve huzursuzluğun sebebi, isyan ve tuğyanlarıdır. Ahiret saadeti gibi, dünyevi huzurun da çaresi İslam'dadır. Bütün bu tanımlara göre, “şeriat” diyen birisi, “din kuralları” demektedir. İnsan ise, hür bir varlıktır. Kabul de edebilir, red de... “Dinde zorlama yoktur.”Şeriat nasıl yaşanır?Bir çekirdeğe ağaç olma kâbiliyeti yükleyen, onu meyve verebilecek şekilde programlayan Allah, bu gayenin tahakkukunu birtakım şartlara bağlamış. Bu şartlar manzumesine şeriat-ı fıtriye deniliyor. O çekirdek, toprağını bulacak, suyuna kavuşacak, güneşle sohbet edecektir ki ağaç olabilsin. İnsanın mahiyeti de o çekirdek gibi. Cennet hayatını netice verebilecek bir çekirdek. İşte şeriat, bu insan mahiyetinin rıza beldesi olan cennete lâyık olabilmesi için uyması gereken kanunlar manzumesi. Akıl, O’nun koyduğu sınırlar içinde düşündüğü takdirde, mârifetullaha eriyor. Dil, hayır söylediği ölçüde o ebed ülkesinde ulvî sohbetler yapmaya aday oluyor. Beden, Allah için yorulduğu nispette o saadet beldesinin maddî nimetlerinden faydalanmaya hak kazanıyor. Sevgi, korku, şefkat, merhamet gibi hislerden, göze, kulağa, ele, ayağa kadar her şey ancak Allah’ın emir dairesinde çalışmaları hâlinde terakki ediyor, ulvîleşiyor ve ulvî âlemlere yöneliyorlar. Şeriat, hakikate giden yolun ismi. Lügat mânâsı, “Su membaından su almak için girilen yol.” Hakk’a ermenin ve hakikati bulmanın yolunu, Yunus’umuz ne güzel özetler: Şeriat, tarikat yoldur varana, Hakikat meyvesi andan içerü. Yola girmeden, menzile erişilemez. Şeriatsız, hakikate erme iddiaları, sahibini oyalamaktan öte bir işe yaramayan kuruntulardır. Tarikat, nâfile ibadetlerin simgesi. Şeriat yolunda sağlam yürüyebilmek, nefis ve şeytana karşı daha güçlü olabilmek için konulmuş bir terbiye ameliyesi. Kulu, Rabbine daha fazla yakınlaştırmaya vesile. Nefsini daha tesirli bir şekilde terbiye etmesine yardımcı. Kısacası, hakikate ulaşmak için öncelikle İlâhî emirlere harfiyen riayet etmek ve bu vadide kalbini daha sağlam, ruhunu daha güçlü kılmak için de nâfile ibadetlere devam etmek gerek. Büyük müceddid İmam-ı Rabbani’yi dinleyelim: “Dilin yalan söylememesi ve doğru konuşması şeriattır. Kalpten yalan düşüncesini uzaklaştırmak, eğer zorlayarak ve çalışarak olursa tarikat, eğer zorlanmaksızın müyesser olursa hakikattir.” Büyük İmamın bu güzel misalinden şunu anlamıyor muyuz? Doğru sözlü olmak, Allah’ın razı olduğu güzel bir ahlâk, yâni hakikat. Kul, bu hakikate ermek için, ilk olarak, şeriatın “yalan söylemeyiniz” emrine uyar; dilini bu günahtan uzak tutar. Daha sonra kalbine yalan söyleme arzusu gelmemesi için ruhunu tedavi etmeye başlar. Bu vadide bir gayretin, bir faaliyetin içine girer. Sonunda kalp hiçbir zorlamaya, çalışmaya lüzum kalmaksızın yalan söylemekten nefret eder hâle gelir. Artık o kalbe, yalan yanaşamaz olur. Konuştu mu mutlaka ve büyük bir rahatlıkla doğruyu söyler. İşte bu adam doğru söylemenin hakikatine ermiştir. Büyük imamın bu ifadelerinden hakikate ermenin, bu mutlu neticeye kavuşmanın tarikatsız da olabileceği anlaşılıyor. İnsan, doğrudan, şeriattan hakikate geçebilir. Ama, bu ermenin, bu varmanın şeriatsız olmayacağı muhakkaktır. Burada bir tasavvuf tahlili yapmak istemiyorum. Bunları sadece şunun için yazdım. Şeriat denilince, sadece, İslâm’ın ceza hukukuna dair hükümlerini anlamak eksik olur.Yalan söylememek de şeriattır. Yalan söylemeyen, gıybet etmeyen, başkasının malına, canına, ırzına, namusuna kötü nazarla bakmayan, helâl kazanç peşinde olan bir insan da şeriat üzeredir ve hakikat yolundadır. Böyle birinin şeriata karşı çıkması, kendisiyle tenakuza düşmesi demektir. Dinin temeli, şeriatın esası, insanın yaratılışına dayanır. Karşımızda bir cansızlar âlemi mevcut. Bu âlemde her zerre, her yıldız, hava, toprak, su, ziya her şey Allah’ın küllî iradesine tâbi. O’nun koyduğu İlâhî kanunlara uygun hareket etmede. Ama bu uymada, irade söz konusu değil. Her şey O’nun emrine, yine O’nun iradesiyle boyun eğiyor. Melekler âlemi de bu hakikatin bir başka görüntüsünü sergiliyorlar. İbadet için, tesbih için, hamd için yaratılan bu varlıklarda da insandaki mânâsıyla bir irade mevcut değil. Onlar, Allah neyi emrederse onu işliyorlar. İnsana gelince o, hilkat tablosunda apayrı bir manzara sergiler. Her şeyiyle Allah’ı tesbih eden şu kâinatın bu şuurlu meyvesinin de her hücresi, her organı daima tesbihte, daima ibadettedir. Zaten bunların idaresi ona verilmiş değil. Ne ciğerini kendisi çalıştırıyor, ne kanını kendi iradesiyle deveran ettiriyor. İşte, hepsi Allah’a itaat üzere bulunan bu beden ülkesine, bir sultan tayin ediliyor: Ruh. Bu ruha, büyük bir lütuf ve yine büyük bir imtihan olarak irade takılıyor. İnsan ihtiyar ve irade sahibi bir varlık. Parmağıyla dilediği yöne işaret edebiliyor, yüzünü istediği tarafa dönebiliyor. Kendisindeki bütün duyguları dilediği gibi kullanabiliyor. Nereye isterse oraya gidiyor, neyi arzu ederse onu yiyor, neden hoşlanmazsa ondan kaçıyor. Bu iradenin önüne teklif çıkarılmış, bu iradenin önüne imtihan çıkarılmış ve netice itibariyle bu iradenin önüne cennet ve cehennem çıkarılmış. İşte, şeriat insan iradesinin Allah’ın razı olduğu sahalarda dolaşmasını emreden ve O’nun razı olmadığı sahalardan kaçınmasını ikaz eden bir emir ve yasaklar zinciri. Kul bu İlâhî ipe sımsıkı sarılmakla emrolunuyor. İnsan iradesinin önünde iki ayrı saha var. Biri dünya, diğeri ise Âhiret işleri. Ama şu var ki, İslâm’da dünya işlerinin hepsi için de getirilmiş kanunlar, kaideler mevcut. Kul, bunlara uyduğu takdirde hem ibadet etmiş, hem de dünya hayatını daha rahat, daha mesut yaşamış oluyor. Şeriat üzerinde yapılan münakaşaların daha çok bu ikinci grupta merkezleştiğini görüyoruz. Bu ikinci kısım da ikiye ayrılıyor. Biri muamelât, diğeri ceza. Ve şeriat üzerindeki tartışmaların ağırlık merkezi, bu son kısım. Elbette, ceza hukuku yönünden de İslâm’ın koyduğu birçok hükümler mevcut. Bunlar da şeriat ve bunlara da inanmak farz. Her emir gibi bunlara riayet etmeyen de mesul olmakta. Böyle bir emre uymayış, ona karşı bir vurdumduymazlık, bir isyan mahiyeti taşıyorsa sahibini günahkâr eder. Şayet, o İlâhî emri, o Kur’anî hükmü inkâr etmek, onu reddetmek tarzında ortaya çıkıyorsa küfre sokar. Ama, İslâm sadece bu hükümler değil ve din sadece bunlardan ibaret değil. Meseleyi yalnız bu sahaya çekmek, kısır bir değerlendirme, yanlış bir anlayış olur. İslâmî hükümler şu üç ana gruba ayrılırlar. Biri, ferdin kendi nefsine karşı vazifeleri. Diğeri, ailesine karşı vazifeleri. Üçüncüsü de cemiyet hayatındaki vazifeleri. Şeriatın bunların her üçüne de getirdiği ölçüler, hükümler var. Her birinin inkârı küfür ve her birine karşı isyan etmek günah. Ama bunlar arasında öncelikli olanlar, ferdin kendi nefsine ait vazifeleri. Bunların başında da ibadet geliyor. İnsanın kendi nefsine ve ailesine ait mükellefiyetleri hususunda, bütün semâvî kitaplarda hükümler mevcut. Hepsinde ibadet emredilmiş, hepsinde günahlardan sakınma esas tutulmuş. Bu ibadetlerin şeklinde, vaktinde, miktarında farklılıklar var, ama ibadeti emretmeyen, ahlâkı emretmeyen bir hak din göstermek mümkün değil. Lâkin, sosyal kaideler, hele devlet yönetimine dâir hükümler, dinlerin en mükemmeli ve en sonuncusu olan İslâm’da kemâliyle yer almış. Şunu özellikle ifade etmek isteriz: İnsanın yaratılış gayesi, bütün dinlerde müşterek. Bu gaye, Kur’an-ı Kerim’de: “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” âyetiyle ifade buyurulmuş. Bir de belli şartların tahakkukuna bağlı emir ve yasaklar var. Bunlardan biri de ceza hukukuna dair hükümler. Bu hükümler şarta bağlı. Bugün Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da yaşayan Müslümanların bu emirleri tatbik güçleri yok. Ve bunlardan sorumlu da değiller. Bu konuda yapılan tartışmalarda, muhatabı olan mü’mini İslâm’ın bir kısım emirlerini kabul etmiyormuş gibi göstermek ve onu insafsızca tenkit etmek, tek kelimeyle zulüm olur. İslâm kardeşliğini baltalayan ve âhirette cezası pek büyük olan bu tarz ithamlardan hassasiyetle kaçınmak gerek. Bütün insanları fakir bir ülke hayal ediniz. Siz bu ülkenin fertlerini, İslâm’ın zekât farîzasını yerine getirmemekle suçlayabilir misiniz? Elbette ki hayır. İslâm’ın ceza hükümlerine inandığı halde bunu tatbike gücü yetmeyen bir Müslüman da böyle değil midir? Bunları tatbik etmek devletin vazifesidir, ferdin değil. Dolayısıyla da ferde herhangi bir sorumluluk terettüp etmez. İslâm’ın temel hükümleri, hangi beldede olursa olsun, ferdin uymak zorunda olduğu İlâhî emirlerdir. Devlet yönetimiyle ilgili hükümler de İlâhîdir, onlara inanmak da her mü’mine farzdır; ama onların uygulanmasından sorumlu değildir. “Şeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir. Onu da ulûl-emirlerimiz düşünsünler.” Bediüzzaman. İslâmî hükümler hakkında getirilen bir sınıflandırmayı da burada nakletmek isterim. İlâhî hükümler iki kısma ayrılıyor: Bir kısmı sadece Müslümanlara uygulanan hükümler, diğeri ise bir İslâm beldesinde yaşayan herkese tatbik edilen hükümler. İşte bu ikinci kısım, “muamelât” ve “ceza” hükümleri. Bir gayr-i müslim cizye vererek İslâm beldesinde yaşıyorsa, o beldenin bir vatandaşı olarak bütün muamelat ve ceza hükümlerine muhatap olur. Hırsızlık ederse eli kesilir, birisine zina iftirasında bulunursa cezalandırılır. Bazı çevreler meseleyi ters değerlendirerek, İslâm’ın ceza hükümlerinin uygulanmadığı bir ülkede namaz kılmanın, oruç tutmanın da bir mânâ ifade etmeyeceği gibi çok saptırıcı ve bir o kadar da mesuliyetli sözler söylüyorlar. Kendilerine karşı çıkan mü’minleri de Allah’ın hükümlerinden bir kısmını dikkate almamakla suçluyorlar. Halbuki bu iddia asıl kendileri hakkında geçerli oluyor. Şeriatın yüzde doksan dokuzunu teşkil eden ve dinin temeli olan hükümleri hafife almak ve dinde sadece müslim - gayr-ı müslim herkese uygulanan ve cemiyetin huzur ve saadetini temin eden muamelât ve ceza hükümlerine ağırlık vermek gibi bir hatanın içine düşüyorlar. Namazın her rekâtında Fâtiha’yı okuyan ve Rabbinden “sırat-ı müstakime” hidayet talebinde bulunan bir mü’minin, çok dikkatli olması gerek. Aşırılığın her türlüsü, yâni ifratı da tefriti de insanı istikametten uzaklaştırır. Asrımızda Şeriat geçerli midir? Bu noktada düşülen iki aşırılığa kısaca temas edeceğiz: Bazı insanlar, bu asırda İslâmî hükümlerle hükmetmenin mümkün olmadığını iddia ederken, diğerleri de İslâm hükümleriyle hükmetmeyen herkesi, niyetlerine bakmaksızın, hemen küfürle itham ediyorlar. Bunların biri ifrattadır, diğeri tefritte. Yâni ikisi de aşırı, ikisi de istikametten sapmış. Önce birinci yanılmadan söz etmek isteriz. Meşhur bir kaide vardır. “Bir şey sabit olursa, levazımıyla sabit olur.” El dendi mi, parmaklar onun lâzımıdır. Eli, parmaksız düşünemezsiniz. Ve böyle bir elden istifade edemezsiniz. Yüz dendi mi, gözü ondan ayıramazsınız. Gözsüz bir yüzün önemli bir yanı eksik demektir. Gözün de akını karasından ayıramazsınız. Parmak elin, göz yüzün, gözbebeği de gözün lâzımıdır. Ondan ayırır ve tek olarak düşünürseniz bir fayda elde edemezsiniz. İslâmî hükümler de öyledir. Bir bütün olarak düşünülmelidir. Ve ancak o zaman, ferdi ve cemiyeti terakki ettirir; huzura, saadete kavuşturur. İslâm’ın temel şartlarının ihmale uğradığı, ferdî ve ailevî hayatın yanlış esaslar üzerine bina edildiği bir cemiyette, sadece muamelât ve ceza hükümlerinin tatbiki fazla bir fayda sağlamaz. Yahut bu hükümlerin, böyle bir cemiyete tatbiki mümkün olmayabilir. Olsa bile, birçok kimse, bunlara, inanmadan ve istemeyerek uymakla nifaka düşer. Müslüman görünür, ama bir İslâm düşmanı olarak yaşar. Şeriatın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğine bir misal vermek isterim. İslâm’da faiz haramdır, yasaktır. Bu yasağı getiren âyet-i kerimeyi “Müminler ancak birbirinin kardeşidirler” âyetiyle birlikte düşünmek gerekir. O zaman şu hakikat ortaya çıkar: “Bir mü’min, ihtiyaç içinde kıvranan ve kendisinden borç isteyen bir kardeşine borç verirken, şer’î ifadesiyle ona karz-ı hasende bulunurken, bu parayı fazlasıyla geri alma talebinde bulunamaz. Bunun kardeşlikle bağdaşması mümkün değildir.” İslâmî kardeşliğin son derece zayıfladığı, kişinin kendi öz kardeşine oyunlar oynadığı, tuzaklar kurduğu, devlet malının acımasızca yağmalandığı bir cemiyette, İslâm’ın faiz yasağı icra edilemiyorsa, kabahat o bozulan bünyenindir; ilâcın, yahut gıdanın değil. Gelelim, istikamet sınırlarını aşan ikinci iddiaya. Bir cemiyette, İslâm’ı tam tatbik etmeyen, hükmünü ona göre vermeyen veya veremeyen bir insana hemen kâfir damgası vurmak da insaf değildir. Zira, iman küfre zıttır. Bir insan İslâm’a zıt bir hüküm veriyor, bir icraat yapıyorsa, bunu İslâm’ı reddederek yapacaktır ki küfre girsin. Aksi halde onun küfründen değil günahından, isyanından söz edilebilir. İman gibi küfürde de niyet ve irade şartı vardır. Bir adam ancak, “İslâm’ın şu husustaki hükmü şöyle ama, ben onu kabul etmiyor ve şöyle hareket ediyorum” derse küfre girer. Böyle bir niyeti ve iradesi yoksa, işlediği hata, verdiği yanlış hüküm tamamen bilgisizliğinden yahut irade zaafından kaynaklanıyorsa, yaptığının da yanlış olduğunu biliyorsa bu adama kâfir demek Ehl-i Sünnet itikadınca mümkün değildir. Bunu ancak, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna hükmeden “Haricîler”, yahut böyle bir kimsenin imanla küfür arasında kalacağını savunan “Mûtezile” iddia edebilir. Bunların ise ehl-i dalâlet olduklarında bütün Ehl-i Sünnet âlimleri müttefiktir. Çok dikkatli olmamız gerekiyor. İslâm’ı savunuyorum derken, bilmeden dalâlet ehlinin yoluna girebiliriz. Şeriat nedir, ne değildir?Şeriat: “Din”, “Allah’ın emri”, “İlâhî emir ve yasaklar” gibi mânâlara geliyor.İnsan, bir kavramı reddederken de, kabul ederken de anlamını bilmeli, diye düşünüyoruz. Taraftar olmak veya olmamak ayrı mesele.En çok tartışılan kavramlardan biri de “şeriat.” Bu konuda bir çok kişinin kafası bir hayli karışık. Anlamını bilen de konuşuyor, bilmeyen de.Önce, Şemseddin Sami Efendinin, dilimizin en esaslı lugati olarak bilinen “Kamus”una bakalım:Şeriat, “evamir ve nevahi-yi İlahiyye ve ayet ve hadis ve icma-ı ümmet esasları üzerine müesses kanun-u İlahi” diye tarif ediliyor.Tarifte iki unsur dikkat çekiyor. Biri, şeriatın “İlahi emirler ve yasaklar” oluşu. Diğeri, bu İlahi kanunların “ayet, hadis ve icma” denilen temeller üzerine kurulu bulunduğu.Ömer Nasuhi Bilmen ise, “Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı mükemmel eserinde bu ıstılahı ayrıntılı biçimde şöyle açıklıyor:“Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk'ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkamının heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder.”“Şeriat, umumi manasına nazaran bir peygamber-i zişan tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlahi demektir. Ahkam-ı şer'iye denilince, bundan kanun-u İlahi hükümleri manasını anlamak lazımdır. Ve bununla asıl Kur'an'a, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kastedilmiş olur.”Bu ayrıntılı tarifte şu temel noktalar ustalıkla sıralanmış:1. Şeriatı, kulları için Allah koymuştur.2. Şeriat, dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır.3. Şeriat, “din” kelimesiyle eşanlamlıdır.4. Şeriat kavramının içinde, imani hükümlerin yanında ahlaka, ibadete ve günlük hayattaki işlere dair hükümlerin hepsi vardır. 5. Genel anlamda, her peygamberin getirdiği İlahi kanunlara da şeriat denilir.6. Şeriat kelimesiyle, açıkça Kur'an'a, Hadise ve İcmaa dayanan hükümler kastedilmiş olur.Asrımızın en büyük müfessirlerinden olan Elmalılı Hamdi Efendinin, “Hak Dini Kur'an Dili” isimli pek kıymetli tefsirindeki şeriat tarifi de şöyledir:“Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için, Allah Tealanın vaz u teklif ettiği ahkam-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir.”Bu tarifte de bazı önemli noktalar dikkati çekiyor:1. Şeriatı Allah koymuş ve kullarını sorumlu tutmuştur.2. Allah, şeriatı kullarının ebedi hayata ve hakiki saadete ulaşması için göndermiştir.3. Şeriat, müstakim, yani doğru yolun adı olup, hususi hükümlerden ibarettir.4. Şeriat, din demektir.Asrımızın büyük alim ve mütefekkiri Bediüzzaman ise, şeriatı tarif ederken şunları söylüyor:“Şeriat ikidir. Birincisi, alem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi, insan-ı ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir.”Bu tanımda da önemli noktalar vardı. Şeriatı ikiye ayırarak tarif ediyor, tabiat mefhumuna da açıklık getiriyordu Bediüzzaman.1. “Küçük alem” olan insanın fiillerini ve işlerini düzenleyen ve Allah'ın “kelam” sıfatından gelen bildiğimiz şeriat.2. “Büyük insan” olan alemin hareketlerini ve durumlarını düzenleyen şeriat.3. Maddi alemdeki kanunlara “tabiat” demek yanlış. Çünkü, bu kavram Allah'ı hatıra getirmiyor. Oysa, bu “fıtri” kanunları koyan ve tatbik eden O'dur.Bu izah, başka bir manayı da hatırlatıyor: Kainattaki varlıklar, Allah'ın “fıtri” kanunlarına isyansız itaat ettikleri için bu alem muntazam ve mükemmel. Hiçbir yerde en küçük bir karışıklık yok. Demek insanlar da yaşayışlarında İlahi kanunlara isyansız itaat etseler, özlenen ahenge kavuşacak ve aradıkları saadete erecekler. Uyumsuzluğun ve huzursuzluğun sebebi, isyan ve tuğyanlarıdır. Ahiret saadeti gibi, dünyevi huzurun da çaresi İslam'dadır.Bütün bu tanımlara göre, “şeriat” diyen birisi, “din kuralları” demektedir. İnsan ise, hür bir varlıktır.Kabul de edebilir, red de... “Dinde zorlama yoktur.”Şeriat nasıl yaşanır?Bir çekirdeğe ağaç olma kâbiliyeti yükleyen, onu meyve verebilecek şekilde programlayan Allah, bu gayenin tahakkukunu birtakım şartlara bağlamış. Bu şartlar manzumesine şeriat-ı fıtriye deniliyor. O çekirdek, toprağını bulacak, suyuna kavuşacak, güneşle sohbet edecektir ki ağaç olabilsin.İnsanın mahiyeti de o çekirdek gibi. Cennet hayatını netice verebilecek bir çekirdek. İşte şeriat, bu insan mahiyetinin rıza beldesi olan cennete lâyık olabilmesi için uyması gereken kanunlar manzumesi.Akıl, O’nun koyduğu sınırlar içinde düşündüğü takdirde, mârifetullaha eriyor. Dil, hayır söylediği ölçüde o ebed ülkesinde ulvî sohbetler yapmaya aday oluyor. Beden, Allah için yorulduğu nispette o saadet beldesinin maddî nimetlerinden faydalanmaya hak kazanıyor.Sevgi, korku, şefkat, merhamet gibi hislerden, göze, kulağa, ele, ayağa kadar her şey ancak Allah’ın emir dairesinde çalışmaları hâlinde terakki ediyor, ulvîleşiyor ve ulvî âlemlere yöneliyorlar. Şeriat, hakikate giden yolun ismi. Lügat mânâsı, “Su membaından su almak için girilen yol.”Hakk’a ermenin ve hakikati bulmanın yolunu, Yunus’umuz ne güzel özetler: Şeriat, tarikat yoldur varana, Hakikat meyvesi andan içerü.Yola girmeden, menzile erişilemez. Şeriatsız, hakikate erme iddiaları, sahibini oyalamaktan öte bir işe yaramayan kuruntulardır.Tarikat, nâfile ibadetlerin simgesi. Şeriat yolunda sağlam yürüyebilmek, nefis ve şeytana karşı daha güçlü olabilmek için konulmuş bir terbiye ameliyesi. Kulu, Rabbine daha fazla yakınlaştırmaya vesile. Nefsini daha tesirli bir şekilde terbiye etmesine yardımcı.Kısacası, hakikate ulaşmak için öncelikle İlâhî emirlere harfiyen riayet etmek ve bu vadide kalbini daha sağlam, ruhunu daha güçlü kılmak için de nâfile ibadetlere devam etmek gerek. Büyük müceddid İmam-ı Rabbani’yi dinleyelim:“Dilin yalan söylememesi ve doğru konuşması şeriattır. Kalpten yalan düşüncesini uzaklaştırmak, eğer zorlayarak ve çalışarak olursa tarikat, eğer zorlanmaksızın müyesser olursa hakikattir.”Büyük İmamın bu güzel misalinden şunu anlamıyor muyuz? Doğru sözlü olmak, Allah’ın razı olduğu güzel bir ahlâk, yâni hakikat. Kul, bu hakikate ermek için, ilk olarak, şeriatın “yalan söylemeyiniz” emrine uyar; dilini bu günahtan uzak tutar. Daha sonra kalbine yalan söyleme arzusu gelmemesi için ruhunu tedavi etmeye başlar. Bu vadide bir gayretin, bir faaliyetin içine girer. Sonunda kalp hiçbir zorlamaya, çalışmaya lüzum kalmaksızın yalan söylemekten nefret eder hâle gelir. Artık o kalbe, yalan yanaşamaz olur. Konuştu mu mutlaka ve büyük bir rahatlıkla doğruyu söyler. İşte bu adam doğru söylemenin hakikatine ermiştir.Büyük imamın bu ifadelerinden hakikate ermenin, bu mutlu neticeye kavuşmanın tarikatsız da olabileceği anlaşılıyor. İnsan, doğrudan, şeriattan hakikate geçebilir. Ama, bu ermenin, bu varmanın şeriatsız olmayacağı muhakkaktır.Burada bir tasavvuf tahlili yapmak istemiyorum. Bunları sadece şunun için yazdım. Şeriat denilince, sadece, İslâm’ın ceza hukukuna dair hükümlerini anlamak eksik olur.Yalan söylememek de şeriattır. Yalan söylemeyen, gıybet etmeyen, başkasının malına, canına, ırzına, namusuna kötü nazarla bakmayan, helâl kazanç peşinde olan bir insan da şeriat üzeredir ve hakikat yolundadır. Böyle birinin şeriata karşı çıkması, kendisiyle tenakuza düşmesi demektir.Dinin temeli, şeriatın esası, insanın yaratılışına dayanır. Karşımızda bir cansızlar âlemi mevcut. Bu âlemde her zerre, her yıldız, hava, toprak, su, ziya her şey Allah’ın küllî iradesine tâbi. O’nun koyduğu İlâhî kanunlara uygun hareket etmede. Ama bu uymada, irade söz konusu değil. Her şey O’nun emrine, yine O’nun iradesiyle boyun eğiyor. Melekler âlemi de bu hakikatin bir başka görüntüsünü sergiliyorlar. İbadet için, tesbih için, hamd için yaratılan bu varlıklarda da insandaki mânâsıyla bir irade mevcut değil. Onlar, Allah neyi emrederse onu işliyorlar.İnsana gelince o, hilkat tablosunda apayrı bir manzara sergiler. Her şeyiyle Allah’ı tesbih eden şu kâinatın bu şuurlu meyvesinin de her hücresi, her organı daima tesbihte, daima ibadettedir. Zaten bunların idaresi ona verilmiş değil. Ne ciğerini kendisi çalıştırıyor, ne kanını kendi iradesiyle deveran ettiriyor. İşte, hepsi Allah’a itaat üzere bulunan bu beden ülkesine, bir sultan tayin ediliyor: Ruh. Bu ruha, büyük bir lütuf ve yine büyük bir imtihan olarak irade takılıyor.İnsan ihtiyar ve irade sahibi bir varlık. Parmağıyla dilediği yöne işaret edebiliyor, yüzünü istediği tarafa dönebiliyor. Kendisindeki bütün duyguları dilediği gibi kullanabiliyor. Nereye isterse oraya gidiyor, neyi arzu ederse onu yiyor, neden hoşlanmazsa ondan kaçıyor.Bu iradenin önüne teklif çıkarılmış, bu iradenin önüne imtihan çıkarılmış ve netice itibariyle bu iradenin önüne cennet ve cehennem çıkarılmış.İşte, şeriat insan iradesinin Allah’ın razı olduğu sahalarda dolaşmasını emreden ve O’nun razı olmadığı sahalardan kaçınmasını ikaz eden bir emir ve yasaklar zinciri. Kul bu İlâhî ipe sımsıkı sarılmakla emrolunuyor.İnsan iradesinin önünde iki ayrı saha var. Biri dünya, diğeri ise Âhiret işleri. Ama şu var ki, İslâm’da dünya işlerinin hepsi için de getirilmiş kanunlar, kaideler mevcut. Kul, bunlara uyduğu takdirde hem ibadet etmiş, hem de dünya hayatını daha rahat, daha mesut yaşamış oluyor.Şeriat üzerinde yapılan münakaşaların daha çok bu ikinci grupta merkezleştiğini görüyoruz. Bu ikinci kısım da ikiye ayrılıyor. Biri muamelât, diğeri ceza. Ve şeriat üzerindeki tartışmaların ağırlık merkezi, bu son kısım. Elbette, ceza hukuku yönünden de İslâm’ın koyduğu birçok hükümler mevcut. Bunlar da şeriat ve bunlara da inanmak farz. Her emir gibi bunlara riayet etmeyen de mesul olmakta. Böyle bir emre uymayış, ona karşı bir vurdumduymazlık, bir isyan mahiyeti taşıyorsa sahibini günahkâr eder. Şayet, o İlâhî emri, o Kur’anî hükmü inkâr etmek, onu reddetmek tarzında ortaya çıkıyorsa küfre sokar. Ama, İslâm sadece bu hükümler değil ve din sadece bunlardan ibaret değil. Meseleyi yalnız bu sahaya çekmek, kısır bir değerlendirme, yanlış bir anlayış olur.İslâmî hükümler şu üç ana gruba ayrılırlar. Biri, ferdin kendi nefsine karşı vazifeleri. Diğeri, ailesine karşı vazifeleri. Üçüncüsü de cemiyet hayatındaki vazifeleri. Şeriatın bunların her üçüne de getirdiği ölçüler, hükümler var. Her birinin inkârı küfür ve her birine karşı isyan etmek günah. Ama bunlar arasında öncelikli olanlar, ferdin kendi nefsine ait vazifeleri. Bunların başında da ibadet geliyor. İnsanın kendi nefsine ve ailesine ait mükellefiyetleri hususunda, bütün semâvî kitaplarda hükümler mevcut. Hepsinde ibadet emredilmiş, hepsinde günahlardan sakınma esas tutulmuş.Bu ibadetlerin şeklinde, vaktinde, miktarında farklılıklar var, ama ibadeti emretmeyen, ahlâkı emretmeyen bir hak din göstermek mümkün değil. Lâkin, sosyal kaideler, hele devlet yönetimine dâir hükümler, dinlerin en mükemmeli ve en sonuncusu olan İslâm’da kemâliyle yer almış.Şunu özellikle ifade etmek isteriz: İnsanın yaratılış gayesi, bütün dinlerde müşterek. Bu gaye, Kur’an-ı Kerim’de: “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” âyetiyle ifade buyurulmuş. Bir de belli şartların tahakkukuna bağlı emir ve yasaklar var. Bunlardan biri de ceza hukukuna dair hükümler. Bu hükümler şarta bağlı. Bugün Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da yaşayan Müslümanların bu emirleri tatbik güçleri yok. Ve bunlardan sorumlu da değiller.Bu konuda yapılan tartışmalarda, muhatabı olan mü’mini İslâm’ın bir kısım emirlerini kabul etmiyormuş gibi göstermek ve onu insafsızca tenkit etmek, tek kelimeyle zulüm olur. İslâm kardeşliğini baltalayan ve âhirette cezası pek büyük olan bu tarz ithamlardan hassasiyetle kaçınmak gerek.Bütün insanları fakir bir ülke hayal ediniz. Siz bu ülkenin fertlerini, İslâm’ın zekât farîzasını yerine getirmemekle suçlayabilir misiniz? Elbette ki hayır. İslâm’ın ceza hükümlerine inandığı halde bunu tatbike gücü yetmeyen bir Müslüman da böyle değil midir? Bunları tatbik etmek devletin vazifesidir, ferdin değil. Dolayısıyla da ferde herhangi bir sorumluluk terettüp etmez.İslâm’ın temel hükümleri, hangi beldede olursa olsun, ferdin uymak zorunda olduğu İlâhî emirlerdir.Devlet yönetimiyle ilgili hükümler de İlâhîdir, onlara inanmak da her mü’mine farzdır; ama onların uygulanmasından sorumlu değildir.“Şeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir. Onu da ulûl-emirlerimiz düşünsünler.” Bediüzzaman.İslâmî hükümler hakkında getirilen bir sınıflandırmayı da burada nakletmek isterim. İlâhî hükümler iki kısma ayrılıyor: Bir kısmı sadece Müslümanlara uygulanan hükümler, diğeri ise bir İslâm beldesinde yaşayan herkese tatbik edilen hükümler. İşte bu ikinci kısım, “muamelât” ve “ceza” hükümleri. Bir gayr-i müslim cizye vererek İslâm beldesinde yaşıyorsa, o beldenin bir vatandaşı olarak bütün muamelat ve ceza hükümlerine muhatap olur. Hırsızlık ederse eli kesilir, birisine zina iftirasında bulunursa cezalandırılır. Bazı çevreler meseleyi ters değerlendirerek, İslâm’ın ceza hükümlerinin uygulanmadığı bir ülkede namaz kılmanın, oruç tutmanın da bir mânâ ifade etmeyeceği gibi çok saptırıcı ve bir o kadar da mesuliyetli sözler söylüyorlar. Kendilerine karşı çıkan mü’minleri de Allah’ın hükümlerinden bir kısmını dikkate almamakla suçluyorlar.Halbuki bu iddia asıl kendileri hakkında geçerli oluyor. Şeriatın yüzde doksan dokuzunu teşkil eden ve dinin temeli olan hükümleri hafife almak ve dinde sadece müslim - gayr-ı müslim herkese uygulanan ve cemiyetin huzur ve saadetini temin eden muamelât ve ceza hükümlerine ağırlık vermek gibi bir hatanın içine düşüyorlar.Namazın her rekâtında Fâtiha’yı okuyan ve Rabbinden “sırat-ı müstakime” hidayet talebinde bulunan bir mü’minin, çok dikkatli olması gerek. Aşırılığın her türlüsü, yâni ifratı da tefriti de insanı istikametten uzaklaştırır.Asrımızda Şeriat geçerli midir?Bu noktada düşülen iki aşırılığa kısaca temas edeceğiz: Bazı insanlar, bu asırda İslâmî hükümlerle hükmetmenin mümkün olmadığını iddia ederken, diğerleri de İslâm hükümleriyle hükmetmeyen herkesi, niyetlerine bakmaksızın, hemen küfürle itham ediyorlar. Bunların biri ifrattadır, diğeri tefritte. Yâni ikisi de aşırı, ikisi de istikametten sapmış.Önce birinci yanılmadan söz etmek isteriz. Meşhur bir kaide vardır. “Bir şey sabit olursa, levazımıyla sabit olur.” El dendi mi, parmaklar onun lâzımıdır. Eli, parmaksız düşünemezsiniz. Ve böyle bir elden istifade edemezsiniz. Yüz dendi mi, gözü ondan ayıramazsınız. Gözsüz bir yüzün önemli bir yanı eksik demektir. Gözün de akını karasından ayıramazsınız. Parmak elin, göz yüzün, gözbebeği de gözün lâzımıdır. Ondan ayırır ve tek olarak düşünürseniz bir fayda elde edemezsiniz. İslâmî hükümler de öyledir. Bir bütün olarak düşünülmelidir. Ve ancak o zaman, ferdi ve cemiyeti terakki ettirir; huzura, saadete kavuşturur.İslâm’ın temel şartlarının ihmale uğradığı, ferdî ve ailevî hayatın yanlış esaslar üzerine bina edildiği bir cemiyette, sadece muamelât ve ceza hükümlerinin tatbiki fazla bir fayda sağlamaz. Yahut bu hükümlerin, böyle bir cemiyete tatbiki mümkün olmayabilir. Olsa bile, birçok kimse, bunlara, inanmadan ve istemeyerek uymakla nifaka düşer. Müslüman görünür, ama bir İslâm düşmanı olarak yaşar.Şeriatın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğine bir misal vermek isterim. İslâm’da faiz haramdır, yasaktır. Bu yasağı getiren âyet-i kerimeyi “Müminler ancak birbirinin kardeşidirler” âyetiyle birlikte düşünmek gerekir. O zaman şu hakikat ortaya çıkar: “Bir mü’min, ihtiyaç içinde kıvranan ve kendisinden borç isteyen bir kardeşine borç verirken, şer’î ifadesiyle ona karz-ı hasende bulunurken, bu parayı fazlasıyla geri alma talebinde bulunamaz. Bunun kardeşlikle bağdaşması mümkün değildir.”İslâmî kardeşliğin son derece zayıfladığı, kişinin kendi öz kardeşine oyunlar oynadığı, tuzaklar kurduğu, devlet malının acımasızca yağmalandığı bir cemiyette, İslâm’ın faiz yasağı icra edilemiyorsa, kabahat o bozulan bünyenindir; ilâcın, yahut gıdanın değil.Gelelim, istikamet sınırlarını aşan ikinci iddiaya. Bir cemiyette, İslâm’ı tam tatbik etmeyen, hükmünü ona göre vermeyen veya veremeyen bir insana hemen kâfir damgası vurmak da insaf değildir. Zira, iman küfre zıttır. Bir insan İslâm’a zıt bir hüküm veriyor, bir icraat yapıyorsa, bunu İslâm’ı reddederek yapacaktır ki küfre girsin. Aksi halde onun küfründen değil günahından, isyanından söz edilebilir. İman gibi küfürde de niyet ve irade şartı vardır. Bir adam ancak, “İslâm’ın şu husustaki hükmü şöyle ama, ben onu kabul etmiyor ve şöyle hareket ediyorum” derse küfre girer. Böyle bir niyeti ve iradesi yoksa, işlediği hata, verdiği yanlış hüküm tamamen bilgisizliğinden yahut irade zaafından kaynaklanıyorsa, yaptığının da yanlış olduğunu biliyorsa bu adama kâfir demek Ehl-i Sünnet itikadınca mümkün değildir. Bunu ancak, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna hükmeden “Haricîler”, yahut böyle bir kimsenin imanla küfür arasında kalacağını savunan “Mûtezile” iddia edebilir. Bunların ise ehl-i dalâlet olduklarında bütün Ehl-i Sünnet âlimleri müttefiktir.Çok dikkatli olmamız gerekiyor. İslâm’ı savunuyorum derken, bilmeden dalâlet ehlinin yoluna girebiliriz.
  2. “Insanlığın tarihsel gelişimi boyunca, dil meselesi emperyalist sömürge ve kaos ortamının oluşması için daima önemini korumaya devam etmiştir.. Wittegenstain’ın çok mükemmel şekilde anlattığı gibi dil bireyin, toplumun her şeyidir. Insanın hafızası, muhayyilesi, düşünebilmesi, soyutlama yeteneği büyük ölçüde bildiği kelime sayısı ve kullandığı dille ilgilidir. (Ludwig Wittegenstein, Tractatus) Dil seslerden oluşan canlı, sosyal bir müessesedir. Onu kendi ikliminden ve tarihsel gelişiminden kopardığınız anda, ya da tabii olarak aktığı kendi mecrasını tepeden inmeci bir şekilde dış müdahalelerle değiştirdiğiniz zaman hayat damarlarından bir çoğunu koparmış, onu yozlaştırmış ve anlaşılmaz kelime yığınlarına dönüştürerek ölüme mahkum etmişsiniz demektir. Maalesef ülkemizde bu müdahaleler çağdaşlık ve ilericilik adına son derece komik, seviyesiz ve anlamsız şekilde, zaman zaman yapılmış, bu nedenle Türkçe günümüzde yozlaşarak günlük 150 kelime ile konuşulan ve yazılan kısır bir dile indirgenmiştir. Eğer bir birey yahut bir toplum diline yabancılaşmışsa bu doğal olarak şu anlama gelir: O birey ve toplum artık neşet ettiği, varlık alanına çıktığı tarihiyle, sanatıyla, edebiyatiyla, diniyle, müziğiyle, ilmiyle, irfanıyla son tahlilde kendisini var kılan tüm tarihsel ve toplumsal değerleri ile ilişki kuramıyor demektir. Çünkü her insan kendisini kendi yapan tüm değerleri ancak bir dil aracılığı ile ifade edebilir. Bundan dolayıdır ki, bir toplumda dilin bozulması o dile ait kelime ve kavramların bağlamlarının anlam kaybına uğraması, buharlaşması yani içlerinin boşalması ve bir anlam ifade etmemesi o toplumu kısa sayılmayacak bir gelecekte çöküşün ve yok olmanın eşiğine götürür. Çünkü kendini ifade edemeyen birey ve toplum, kişilik ve kimliğini kaybettiğinden dolayı aşağılık kompleksinin eşlik ettiği nevrotik bir ruh haliyle, doğal olarak başka toplum ve medeniyetlerin kültürel hegemonyasına girecekleri için, dirençlerini yitirirler ve sonuçta kendiliğinden sömürgeleşerek aline (alination) olurlar. Batılılar bu konuyu çok iyi bildiklerinden dolayı Roma Imparatoru Julius Sezar’ın başlattığı önce dili bozma geleneğini tüm modern dönemler boyunca sistematik bir şekilde devam ettirmiştir. Hatırlanacağı üzere Julius Sezar Büyük Britanya’yı işgal ettiği zaman ilk işi yerli halkın dili olan Keltçe’yi yasaklayarak Latinceyi dayatmak oldu. Bu geleneği Ingilizler farklı şekillerde Amerika’da, Hindistan, Pakistan, Mısır, Nijerya gibi ülkelerde çok iyi uyguladılar. Yine Ispanyollar Meksika, Arjantin gibi ülkelerde, Portekizliler Brezilya’da, Italyanlar Libya’da, Fransızlar Cezayir, Tunus, Fas gibi ülkelerde ve ismini sayamadığımız bir çok Afrika ülkesinde Roma Imparatoru Julius Sezar’ın geleneğini sözüm ona ilerleme ve çağdaşlığın bir gereği olarak dayattılar ve son tahlilde buraları tamamen sömürgeleştirdiler ve dikkat edilirse bu ülkeler ABD hariç halen yoksullukla mücadele etmektedirler. ABD hariç dedik, çünkü ABD 1492’den itibaren Avrupa’dan göçen, bizzat Greko-Romen ve Judeo-Critean geleneğin Amerika kıtasındaki uzantısı olan, 1618-1648 yılları arasında yapılan Avrupa’daki din savaşlarından kaçan, özellikle Kalvinist, Lütherci Hıristiyanlık anlayışını benimseyen Protestanlardan oluşan, püriten (aşırı dindar), katil, sapkın, altın arayıcısı, kanun kaçağı, hırsız, adi suçlu, Kızılderili katillerin, kurduğu bir ülkedir. Bundan dolayı ABD, Avrupa medeniyetinin Amerika kıtasında doğurduğu neo-sömürgeci çocuğudur. Yani bu insanlar, ABD’liler kahir ekseriyeti Anglo-Sakson kökenli ari ırktan oldukları için efendidirler, doğuştan asildirler, yönetirler, sömürürler, gerekirse cezalandırırlar ama asla yönetilemezler sömürülemezler. Bugün ülkemizde ve Islam ülkelerinde maalesef eski Batı sömürgelerinde, kolonilerde bile olmayan Ingilizce eğitim ve öğretimin yaygınlaştırılması son derece düşündürücüdür. Öyle ki Osmanlının son dönemlerinde ülke sathına bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan Ingilizce, Fransızca eğitim veren okullardan mezun olan binlerce öğretmen, sonradan devlet adamı olan politikacılar, sanatçılar, edebiyatçılar, gazeteciler ve yazarlar -ki bunların önemli bölümü dönme, yani Sabatayisttir- adeta Islam ve Türk kültürünü ortadan kaldırıp Batının çürümüş değerlerini halka empoze etmek için misyonerleri bile şaşırtacak yol ve yöntemler denediler. (Hikmet Tanyu, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Cilt 1, sayfa 152-180.) Fakat bugün çok güvenilir, vatansever olduğu noktasında şüphe duymadığımız bazı cemaatlerin halkın alın teri ile kazanılmış paralarla dünyanın dört bir yanında açtığı kolejlerde, Islam ve Türk kültürüne hizmet ediyoruz savıyla Amerikalıların ve Ingilizlerin bile yapamadığı şekilde gençlere Ingilizce öğreterek, en iyimser deyimle farkında olmadan emperyalizme hizmet etmeleri affedilecek bir hata değildir. Ne yazık ki, bu çevreler, dilin, bireyin ve medeniyetlerin gelişmesindeki önemini ve stratejik boyutunu yeteri derecede kavrayamadıklarından dolayı Islam-Türk kültüründen vazgeçmiş bazı laisist, Batıcı kesimleri aratmayacak şekilde, her şeye bir kılıf buldukları gibi, buna bir de bilimsel kılıf uydurmakta beis görmemektedirler. Ingilizce bilim dili imiş, Ingilizce olmadan teknoloji ve bilim üretilemezmiş. Sanki Japonlar ve Çinliler Ingilizce eğitim yaparak teknoloji ve sanayilerini geliştirmişler. Ya da Almanlar ve Fransızlar bugünkü düzeylerine Ingilizce eğitim yaparak gelmişler. Bırakın Ingilizce eğitimi Paris ve Berlin sokaklarında bir tane Ingilizce tabela bile bulmak neredeyse imkansızdır. Eğer Ingilizce eğitim ve öğretimle gelişme ve teknolojik düzey yakalanarak kalkınma mümkün olsaydı, bugün ayakkabı boyacılarının bile Ingilizce konuştuğu Mısır, Pakistan, Hindistan, Nijerya, Bangladeş gibi ülkelerin hem bilimsel düzlemde, hem de zenginlik ve teknolojik açıdan dünyanın en gelişmiş ülkeleri olması lazım gelirdi. Halbuki bu ülkeler dünyanın en fakir ülkeleri kategorisinden halen kurtulamamışlardır. Dolayısı ile Ingilizce’nin bilim ve ilerleme için olmazsa olmaz bir koşul olduğu iddiası, Ingiliz muhipleri ve sömürgecilerin sözcüleri tarafından uydurulan kargaların bile tebessüm ettiği en büyük mistifikasyonlarından biridir.
  3. Peygamber Efendimize (asm) iman edenlerin ilklerinden olup, Müslüman olan altıncı kişidir. Kabe'de müşriklere karşı Kur'an-ı Azimüşşanı aşikâr bir şekilde okuyan ilk sahabedir. Suffe ehlinden olup, bizzat Peygamber Efendimizden (asm) çok sayıda hadis rivayet etmiştir. Cennetle müjdelenen sahabelerdendir. Peygamber Efendimizin (asm) övgüsüne mazhar olmuş, "Abdullah bin Mes'ud'un tavsiyelerine sımsıkı sarılınız" mealindeki Peygamberî iltifata nail olmuştur. Medine'ye hicret ettikten sonra mescidin yanı başındaki bir eve yerleştirilmiş ve Resulullah'ın evine girip çıkmasına izin verilmiştir. Kendisine gösterilen yakınlık ve ilgiden dolayı yabancılar tarafından Ehl-i Beyt'ten biri sanılmıştır. Peygamber Efendimizin (asm) her halini kendine rehber edinmiş ve hayatında tatbik etmeye çalışmıştır. Bu itibarla Resulullah'a en çok benzeyen sahabe olarak tasvir edilmiştir. Meşhur altı Abdullah'tan biri olarak da tarihe geçmiştir. Halifeler döneminde de yakın ilgi görmüş ve muhtelif konularda bilgisine başvurularak verdiği hükümlere önem verilmiştir. Künyesi Ebu Abdurrahman Abdullah bin Mes'ud bin Gafil bin Habib el-Hüzelî şeklindedir. Abdullah'ın ilk hayatı ve çocukluğu ile ilgili fazla bilgi yoktur. Kendisi ile ilgili bilgiler daha çok Müslüman oluşundan sonraki dönemle ilgilidir. Yoksul bir aileye mensup olup, ailenin geçimine katkıda bulunmak için çobanlık yapıyordu. Peygamber Efendimizle (asm) karşılaşması ve Müslüman oluşu da çobanlık yaptığı ve hayvanlarının başında bulunduğu sırada gerçekleşti. Risale-i Nur'da ismi sıkça zikredilmkete ve rivayet ettiği hadislerden nakil yapılırken İslamiyet'i kabulü sırasında gerçekleşen mucizeye de kısaca değinilmektedir. Abdullah, hayvanlarını otlattığı sırada yanına iki kişi geldi ve kendisinden süt istediler. Gelenleri tanımıyordu ve kimlerden olduklarını bilmiyordu. Bu iki şahıs Peygamber Efendimiz (sav) ve Hz. Ebubekir (ra) idi. Abdullah, koyunların sahibi olmadığını, kendisine emanet olarak verildiğini, dolayısıyla kendilerine süt veremeyeceğini söyledi. Bu cevap üzerine, Peygamber Efendimiz kendisinden "kısır, sütsüz bir keçi" getirmesini istedi. O da kendilerine hiç süt vermeyen bir keçi getirdi. Resul-i Ekrem (asm) hayvanın memesini meshedip dua etti. Akabinde sağınca halis bir süt aldı ve içtiler. Abdullah, gözünün önünde gerçekleşen mucizeyi gördükten sonra iman etti ve Müslüman oldu. (Mektubat, s. 150) Abdullah, İslamiyet'i kabul edenlerin altıncısı oldu. Müslüman olduktan sonra yanında çalıştığı ve hayvanlarını güttüğü şahıstan ayrılarak Mekke'ye yerleşti. Kendini Peygamber Efendimizin hizmetine adadı. Henüz iman hizmetinin açıktan yürütülmediği bir sırada Kabe'de, Kur'an-ı Kerim'i Peygamber Efendimizden sonra aşikâr bir şekilde okuyan ikinci, sahabelerden ilk şahıs oldu. Müslümanlara yapılan eziyet ve işkencelerden o da nasibini aldı. Habeşistan'a gidenler arasında yer aldı. Ancak, Peygamber Efendimizin hasretine dayanamadığı için Mekke'ye geri döndü. Medine'ye hicret edenlerin de ilklerinden oldu. Mescidin hemen yanı başında bulunan bir eve yerleştirildi. Abdullah, Peygamber Efendimize çok yakın bir insan olduğu için evlerine rahat bir şekilde gidip gelme izni verildi. Bu yakınlık, yabancıların onu Peygamber Efendimizin yakını ve Ehl-i Beyt'ten sanacak kadar ileri derecede idi. Peygamber Efendimiz zamanında yapılan tüm savaşlara katıldı. Bedir Savaşı'nda önce keşif kolunda yer aldı. Savaş sırasında yaralı olarak bulduğu Ebu Cehil'i öldürdü. Ebu Cehil, Peygamber Efendimiz tarafından ümmetinin firavunu olarak vasıflandırılmıştı. Öldürme olayından sonra Ebu Cehil'in kılıcını Abdullah'a verdi. Uhud Savaşı'nın en şiddetli olduğu ve panik havasının oluştuğu sırada Peygamber Efendimizin yanından ve yakınından hiç ayrılmadı. Suffe ehlinden olan ve annesi ile birlikte mescidin yanındaki evde oturan Abdullah, Peygamber Efendimizin her halini kendi hayatına tatbik etmeye çalıştı. Özel hizmetinde bulundu. Ahlak ve yaşayış bakımından Resulullah'a en çok benzeyen sahabe olarak kabul gördü. Bir taraftan Peygamber Efendimizin hizmetini yürütürken, diğer taraftan da henüz yeni iman etmiş olanlara İslamiyet'i öğretti. Kur'an hafızlarının ileri gelenlerindendi. Sesi de çok güzeldi. Kur'an-ı Kerim'i çok güzel okurdu. Bu özelliğinden dolayı Peygamber Efendimiz Kur'an-ı Kerim'i ona okutur ve büyük bir zevkle dinlerdi. Ayrıca, Kur'an-ı Kerim'in nazil olduğu anın heyecanıyla okumak isteyenlere, Abdullah'ın kıraatıyla okumalarını tavsiye ederek büyük bir iltifatta bulundu. Abdullah (ra), ilk Müslüman olanlardan olma şerefinin yanında, cennetle müjdelenen sahabeler arasında da yer aldı. Ömrü boyunca mütevazı bir hayat sürdü. Saçlarını uzatmakla beraber temizliğine çok dikkat ederdi. Sürdüğü güzel kokudan ötürü gece karanlığında ve uzaktan fark edilirdi. Henüz çocuk sahibi olmamışken, Peygamber Efendimiz Ebu Abdurrahman künyesini kendisine verdi. Daha sonra oğlu dünyaya gelince Abdurrahman adını verdi ve böylece söz konusu künye ile anılmaya devam edildi. İlk Müslümanlardan ve Peygamber Efendimize çok yakın olmasından dolayı çok sayıda hadis rivayet etti. Rivayet ettiği 848 hadisin büyük ekseriyetini bizzat Peygamber Efendimizden dinleyerek nakletti. Ayrıca, aralarında Hz. Ömer(ra), Hz. Osman(ra) ve Hz. Ali'nin (ra) bulunduğu sahabelerden duyduğu hadisleri de nakletti. Rivayetlerinde çok titiz davrandı. Risale-i Nur'da nakledilen ve ismi sıkça zikredilen hadis ravilerinden birisidir. Özellikle Peygamber Efendimizin mucizelerine tanık olması ve bunları nakletmesiyle büyük bir hizmete vesile oldu. Abdullah'ın (ra) en büyük hizmetlerinden biri de tefsir alanı ile ilgilidir. Tefsir okulunun temelini atması, tefsir ilmine çok önem vermesi, değerli alimleri yetiştirmesi ve Peygamber Efendimizden öğrenilen bilgilerin yetiştirdiği talebeleri vasıtasıyla sonraki nesillere ulaştırılmasında büyük hizmeti geçti. Hasan-ı Basri, Ebu Abdurrahman Sülemi, Ebu Amr Şeybani ve Katade gibi büyük şahsiyetlerin yetişmesine vesile oldu. Abdullah ibn Mesud (ra), fıkıh konusunda da önemli bir yere sahip oldu. Nazil olan ayet ve surelerin nazil olduğu yerler, kimlerin hakkında nazil olduğu gibi konularda bilgi sahibi olanların başında gelmektedir. Çok geniş bir bilgi birikimine sahip olmasına rağmen, kendisinden daha fazla bilgi sahibi olan birinin mevcudiyetini öğrendiği anda, hemen ayağına gidip öğrenmeye çalışacağını da belirtmektedir. Geniş bilgisinden ötürü, kendisine başvurulan önemli şahsiyetlerden biri oldu. Halife Hz. Ömer'in (ra) farklı kültür ve yaşayışa mensup olanların yoğun bulunduğu Küfe'ye onu tayin etmesi çok dikkat çekicidir. Burada, eğitim ve öğretim işi, kaza işleri kendisine tevdi edildi. Kufe'de bulunduğu süre zarfında çok önemli ilmi faaliyetlerde bulundu ve çok sayıda talebe yetiştirdi. Onun Küfe'de yerleştirdiği ve gerçekleştirdiği sistem, "Küfe fıkıh ve tefsir mektebi" olarak telakki edildi. Kendisi bu mektebin kurucusu olarak kabul gördü. Peygamber Efendimizin vefatından sonra Hz. Ebubekir (ra) tarafından teşkil edilen heyete seçildi. Bu heyet, Medine'nin savunulması ve önemli noktaların güvenlik altına alınması amacıyla teşkil edildi. Hz. Ömer (ra), Abdullah'ı Küfe'ye göndererek hem eğitim ve öğretim işinin yönlendirilmesini, hem de kadılık ve Beytülmal idaresini verdi. Hz. Ömer'in vefatından sonra Medine'ye döndü. Daha sonra halife Hz. Osman tarafından tekrar eski görevine gönderildi. Abdullah (ra), vefatına yakın hastalandı. Hz. Osman (ra) ziyaretine giderek herhangi bir ihtiyacının olup olmadığını sordu. Allah'ın rahmetinden başka bir şeye ihtiyacı olmadığını bildirdi. 653 yılında Medine-i Münevvere'de Hakk'ın rahmetine kavuştu. Cenaze namazı halife Hz. Osman tarafından kıldırıldı. Abdullah bin Mes'ud, bir seferinde çevresindekilere sakın İmme'a olmayınız, tavsiyesinde bulundu. İmme'a, "Benim şahsi görüşüm yoktur. İnsanlar ne yaparsa ben de öyle yaparım. Müslüman olurlarsa, Müslüman; kafir olurlarsa kafir olurum" diyen kişidir, şeklinde açıklamada bulundu. Bütün insanlar küfre dönse bile siz İslamiyet'ten şaşmayınız, ifadelerini sözlerine ekledi.
  4. Hasan Karakaya / Yeni Akit Hırsızlık babadan evlâda geçer... Evlâttan babaya değil! 09 Şubat 2014 Pazar 10:42 . CHP Genel Müdürü Bay Kemal Kılıçdaroğlu’nun sık sık tekrarladığı bir söz vardır... Der ki; “Hırsızlık babadan oğula geçer, evlattan babaya değil!” Çok doğru bir söz... Hırsızlık, gerçekten de “Babadan oğula”, Ya da; “Babadan kızına” geçer!.. Bu, herkes için böyle!.. Tabiî, Bay Kılıçdaroğlu için de!.. Malûm; Son günlerde, “çalıştığı Vakıfbank’tan belge sızdırdığı” iddia edilen ve bu yüzden “istifa” ettiği söylenen Kemal Kılıçdaroğlu’nun kızı Zeynep Kılıçdaroğlu, gündemin ilk sıralarında... Peki; “TÜRGEV adlı vakfa yapılan bağışın belgesi”ni sızdırdığı iddia edilen Zeynep Kılıçdaroğlu kimdir?.. Kim olacak; Elbette “Babasının kızı”dır!.. Peki, babası kim?.. Elbette Kemal Kılıçdaroğlu!.. Peki, Kılıçdaroğlu kim?.. SSK’YA KAZIK Gelin, “Kılıçdaroğlu ve ailesi”ni yakından tanıyalım ve onlara, belki “kendilerinin bile unuttuğu” hayat hikâyelerini yeniden hatırlatalım... l Efendim, 6 Eylül 2010 tarihli yazımda demişim ki; Vakit’in o günlerde gündeme getirdiği en önemli olaylardan biri de; “İktidara geldiğimizde soymayacağız, soydurmayacağız” diyen ama bizzat kendisi, “SSK’daki soygun”dan dolayı “yargılanacak” iken “Rahşan Affı” ile kurtulan Kemal Kılıçdaroğlu’nun; “aile boyu sigorta üçkâğıdı” yaptığını ortaya koyan haberimizdi. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun; 14 yaşındaki oğlu Kerem ve 10 aylık torunu Duru’nun ardından, kızları Azime Aslı ve Zeynep Kılıçdaroğlu’nun da usulsüz yollardan sigortalı yapıldığını gözler önüne sermiştik!.. Hem de, “iddia” olarak değil, “belge”leriyle!.. Vakit’in ulaştığı SSK dökümlerine göre Kılıçdaroğlu’nun, Ankara’da yaşayan ve o tarihte lise öğrencisi olan küçük kızı 1979 doğumlu Zeynep Kılıçdaroğlu ve büyük kızı 1976 doğumlu Azime Aslı Nadir Kılıçdaroğlu, üstelik okullarının devam ettiği bir dönemde, merkezi İstanbul’da bulunan Ekinciler Holding bünyesinde çalışıyor gösterilip, birer aylığına sigorta ettirilmiş! Ne enteresandır ki; “Sigorta yapan adres” hep aynı!.. Evet, “Ekinciler Holding!” Kılıçdaroğlu’nun oğlu Kerem de, kızları Zeynep ve Aslı da, hep “Ekinciler Holding’te çalışıyor” gösterilip, “sigorta” ettirilmiş!.. Ve yine, ne “tesadüf”(!)tür ki; Her üçü de, “birer ay çalışmış”(!)lar! Kılıçdaroğlu, çok haklı. Gerçekten de; “Hırsızlık, babadan evlâda geçiyor!” Baksanıza, baba SSK’yı batırmıştı, evlâtları SSK’yı kazıklıyor!.. PARALI AMA BURSLU! Devam edelim... l “Ekinciler Holding’ten sigortalı” olarak “lise”yi bitiren Zeynep kızımız, artık “üniversiteli”dir. Ama nerede ve nasıl?.. Tarih 18 Eylül 2010... O günkü Vakit’te şöyle bir haber var: Kemal Kılıçdaroğlu’nun kızı Zeynep Kılıçdaroğlu, Ankara’da Köksal Toptan Anadolu Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul’da paralı eğitim veren Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandı. Ancak Kılıçdaroğlu ailesi, yaklaşık yıllık 20 bin TL olan ücreti ödemedi. Çünkü Bilgi Üniversitesi, Tuncelili Zafer Mutlu’nun babası Latif Mutlu’ya ait... Yani Zeynep’i Tuncelili Mutlu ailesi okuttu. Latif Mutlu, iddialara “10 yıl oldu, hatırlamıyorum” derken, Zeynep Kılıçdaroğlu, sorulardan kaçtı.” Latif Mutlu, Zeynep’e; acaba “kara kaşı, kara gözü” için mi “burs” verdi, yoksa “Tuncelili dayanışması” olsun diye mi?.. BANKAYA AMA SINAVSIZ! Her neyse... Devam edelim... l Zeynep Kılıçdaroğlu, “üniversite”yi de bitirmiştir... Artık “iş hayatı”na atılacaktır... Gerisini, 18 Mart 2009 tarihli Vakit’ten okuyalım: “CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu, birçok konuşmasında AK Parti hükümetinin kadrolaştığını iddia etmişti. Fakat Kılıçdaroğlu’nun ailesinin de kadrolaştığı ortaya çıktı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun küçük kızı Zeynep Kılıçdaroğlu’nun, 2007 yılında Türkiye’nin en önemli kamu bankalarından birisi olan Vakıfbank’ın hukuk müşavirliğinde sınavsız işe başladığı öğrenildi. Avukat Zeynep Kılıçdaroğlu’nun en büyük kamu bankalarından olan Vakıfbank’ta, genel müdürün tensibiyle işe alındığı belirlendi. Zeynep Kılıçdaroğlu şu anda Vakıfbank Hukuk Müşavirliği’nin İstanbul Şişli’deki bürosunda çalışmaya devam ediyor.” Gördüğünüz gibi; Zeynep kızımız “sınavsız” da olsa “Vakıfbank’ın Hukuk Müşavirliği”nde işe alınmış, çalışmaya başlamıştır. Hani, Kılıçdaroğlu “AK Parti’nin kadrolaştığı”ndan dem vurur ya, işte kızı, hem de AK Parti iktidarında “Vakıfbank’ta sınavsız işe alınmış” ve dahası, Başbakan Tayyip Erdoğan da, bunu öğrenince; “hayırlısı olsun” demiş!.. Demek ki; “Bizim iktidarımızda, Kılıçdaroğlu’nun kızı da ekmek yesin” diye düşünmüş... Kılıçdaroğlu olsa; Zırnık koklatmazdı!.. EV KARŞILIĞI İŞ! l Tamam, Zeynep kızımız Vakıfbank’ta işe başlamıştı ama, “kalacak bir ev” bulması lâzım... Aksi halde, bir ev kiralayıp “yalnız” kalacak... Vakit’in, 18 Mart 2009 tarihli haberinde, bu problemin nasıl halledildiği, şöyle haberleştirilmiş: “Üniversiteyi bitirdikten sonra 2007 yılında Vakıfbank’a sınavsız giren Zeynep Kılıçdaroğlu’nun, şu anda yalnız kalmaması için İstanbul’da bir ailenin evinde kaldığı ve bunun karşılığında ise söz konusu ailenin işsiz oğlu Yusuf Kocadağ’a, 5 ay önce CHP’li Ataşehir Belediyesi’nde iş verildiği ortaya çıktı. CHP’li Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi tarafından işe alınan Kocadağ, belediyenin Basın ve Halkla İlişkiler biriminde görev yapıyor... Kocadağ, hakkındaki iddiaları dinledikten sonra telefonu kapattı.” Hani, “şanslı” birine; “Ne ballı adamsın” derler ya, Zeynep Kılıçdaroğlu da, “ballı bir kız” olmalı ki, “hep dört ayak üstüne” düşmüş!.. Şu hâle bakın; Daha “Lise’de öğrenci” iken “sigortalı” olmuş!.. Üniversiteyi “paralı” kazanmış ama “burslu” okumuş!.. Vakıfbank’a “sınavsız” girmiş!.. “Ev” sorununu “Kocadağ ailesi” ile halletmiş... Üstelik, ailenin “işsiz” oğlu Yusuf’a “CHP’li Belediye’de iş” verilmesine vesile olmuş!.. Amma da “ballı kız”mış!.. RAHATSIZ AMA ÇALIŞIYOR! Neyse... Gelelim son olaya... l Tarih 20 Mart 2009... Turyol’a ait bir tekne ile açıldığı İstanbul Boğazı’nda gazetecilerin sorularını cevaplandıran Kılıçdaroğlu, kızının Vakıfbank’a sınavsız nasıl girdiği konusunda ısrarla açıklama yapması istenmesi üzerine demişti ki; “Ben hiçbir soruyu cevapsız bırakmam. Kızım İngilizcesi olan yurtdışında eğitim görmüş bir kişidir. Her yerde işe girebilecek bir avukattır. Vakıfbank’ta işe girmesi onun tercihidir. Torpil yapılması söz konusu değildir. Ama işinden memnun değil, istifa edip ayrılabilir.” Ne ilginçtir ki; Mart 2009’da, babasının “işinden memnun olmadığı için istifa edeceği” söylenen Zeynep Kılıçdaroğlu, “4 yıl daha” Vakıfbank’ta kalıyor ve ancak 29 Ocak 2014’te istifa ediyor... İlginç bir zamanlama!.. KIZI MI SIZDIRDI? İlginç, çünkü, bu istifa; babası Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 28 Ocak günkü CHP Grubu’nda yaptığı konuşmada; “TÜRGEV’in Vakıf Bankası’ndaki bir hesabına 26 Nisan’da 99 milyon 999 bin 990 dolar para yattı mı?.. Bu para bir rüşvet parası mıdır” diye sorduğu günden bir gün sonra gerçekleşmiştir?.. Bu vesileyle, şunu söyleyelim: Siyasi partilere bağışlar 20 bin lirayla sınırlıdır... Ama vakıflara yapılan bağışın sınırı yoktur... Bay Kılıçdaroğlu, tutturmuş bir TÜRGEV... Peki, AK Parti’den önceki dönemlerde Fatih Belediyesi, ÇYDD’ye, İstek Vakfı’na, TEV’e arazi bağışlamadı mı? Ne yani; o vakıflar, şimdi suç mu işlediler?.. Bunu yazdım ki, Bay Kılıçdaroğlu’nun samimiyetsizliği daha iyi anlaşılsın... Her neyse... Devam edelim... Bay Kılıçdaroğlu’na sormuşlar: “Dile getirdiğiniz iddialar ile kızınızın istifası arasında bir bağlantı var mı?” Kılıçdaroğlu, “hayır” demiş; “Kesinlikle hayır... Uzun süredir kendisi kamu görevinden ayrılarak özel sektörde çalışmak istiyordu. Tamamıyla kendi kişisel kararı.” Kılıçdaroğlu, “böyle demek zorunda” kalmış olsa da, gazetelerdeki yorumlarda deniliyor ki; “Zeynep Kılıçdaroğlu, Vakıfbank’ın içinden bilgi sızdırdığı iddialarının artması üzerine istifa etmek zorunda kaldı!” Böyle midir, bilmiyorum... Ama, “iddia edildiği” gibi, TÜRGEV’le ilgili bilgileri “Zeynep Kılıçdaroğlu sızdırdı” ise, bunun adı “hırsızlık”tır... Evet, “bilgi hırsızlığı!” Bu “sızdırma”yı kim yaptı ise; Bunun adı “müşteriye ihanet”tir. “Eğer iddialar doğru ise”; Zeynep Kılıçdaroğlu, gitmek istediği özel sektöre nasıl “güven” verebilir ki?.. Onu, kim çalıştırmak ister?.. Ama, bu olayın ortaya çıkması çok çok iyi oldu... Yine tekrar ediyorum, “iddialar doğru ise”, Zeynep Hanım, nihayetinde babasını doğrulamıştır. Ne diyordu babası; “Hırsızlık babadan evlâda geçer. Evlâttan babaya değil!” SSK’daki “yolsuzluk”ları ve “kayırmacılık”ları herhalde “benim babam” yapmadı!.. “Zeynep’in babası”, o dâvâlardan nasıl yırttığını anlatmalı değil mi? ********************************************************** Casusluk ya da vatana ihanet örnekleri! Başbakan Tayyip Erdoğan, Almanya dönüşü, uçaktaki sohbetimizde; “Benim evimin dinlenmesi casusluktur” demişti... Malûm; “casusluk” suçu, “vatana ihanet”le eşdeğerdir... Çünkü, “casusluk” yapıldığında, ortada “en az 2 taraf” vardır... Yani, “Erdoğan’ı dinleyen” her kimlerse, aldıkları bilgileri, “bir başka ülkeye aktarıyor” demektir!.. Bunu yapanlar, “Paralel Yapı’nın Badem Bıyıklı Neoconları” olduğuna göre, aldıkları bilgileri acaba “hangi ülkeye” servis etmektedirler?.. Terör Devleti İsrail’e mi, Amerikalı Neocon’lara mı?.. Ortada bir “casusluk” olduğuna göre, demek oluyor ki; “bilginin paylaşıldığı ülke veya ülkeler” de işin içindedir. Erdoğan’ın evini dinlemek, nasıl “casusluk” yani “vatana ihanet” ise; tam da Cenevre öncesinde Hatay’da, içlerinde “ilaç ve gıda malzemesi” bulunan “MİT TIR’ları”nı durdurup, “içinde silah var” şayiası yaymak ve “Türkiye’yi, Suriye’deki terör örgütlerine silah yardımı yapıyor” gibi göstermek de, “vatana ihanet”tir!.. Bunun hesabı, elbette sorulacaktır.
  5. 72’den beri gazetecilik yapıyorum, ben “tarafsız” kimse görmedim.. Ama herkes hep “tarafsızlık”tan söz eder durur.. Ben de hiç “tarafsız” olmadım.. İlkesel olarak da kendime göre, haklıdan, mazlumdan, muhtaçtan yana, Müslümanlardan yana taraf oldum.. Onlardan yana taraf olurken, fasıklar bana bir haber getirdiklerinde ihtiyad ettim mesela.. Ha! Şunu ifade etmeliyim; adil olmaya çalıştım. Zaman zaman da yanlışlar yapmışımdır. Ama dürüst olmaya, haksızlık yapmamaya özen gösterdim.. “Gerçekçilik” yerine “hakikat”ı anlama ve anlatma konusunda çaba gösterdim.. Gerçek, zamana, mekana, şartlara, insana göre değişir.. “Adil şahidler olmak”! Önemli olan bu.. Gazetecilik de şahidliktir bir yerde.. Hakkın ve halkın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, haykıran sesi olmak. Gazeteci de insandır. Masum filan olmadığı için, o da hata yapar.. Ajanlık yapanı da olur, kuryelik yapanı ya da itibar tetikçiliğine soyunanı da. Darbecilerle işbirliği yapanı da mesela.. Patronlar gazeteyi niçin çıkartır? Kimi genel yayın yönetmeni yapar, yazarları nasıl seçer?.. Kimi kandırıyorsunuz ya hu! Hürriyet, Cumhuriyet, Roj Tv, Aydınlık, CNN, BBC... Bunlar “sahibinin sesi” değil mi? Cumhuriyet, Ulus, Hürriyet, Milliyet! Eskiden bir de Tercüman vardı! En eskiler arasında bugün hâlâ yayınına devam edenler bunların ilk 3’ü değil mi? Tek parti döneminde hür basın yoktu zaten. Ulus, parti bülteni gibi idi.. Ötekiler de ona bakıp hizaya gelirdi! Arkasında partilerin bulunduğu gazeteler daha sonra o partinin “Ulus”u oldular.. Bütün sol gazeteciler bu gelenekten geliyorlardı, yakın zamana kadar.. 1950’den sonra derin devlet yapılanması ile CHP’nin ruhu orduya geçti. İstihbarat örgütleri ile ilişkilendirildi bu yapı.. “Adı açıklanmayan askeri bir yetkili”nin ağzından topluma dikkat çekilip, siyasilerin hizaya getirilmesini sağlayan gazetelerimiz vardı.. Hürriyet bunların başında gelir. Amiral gemisi! Ya hu! Bu etki ajanlarının mediadaki oranı, kritik görevler için söylüyorum; üçte iki çoğunluktaydı.. Ötekileri de oltaya takılan yem, garnitür! Brifingli gazetecileri hatırlayın! Bunların bazıları doğrudan MİT ve askeri istihbaratla ilişkili idi. Bazıları Harp Akademilerinde eğitime tabi tutulan isimlerdi. Özkök bunları bilmez mi? Bugün Yeni Akit’i eleştirenler; Cumhuriyet, Hürriyet ya da Milliyet arşivlerine, bir zamanların Sabah arşivlerine bakarlarsa, laiklik ve irtica sözkonusu olduğunda hiç birinin Akit’ten daha geride olduğu söylenemez.. “Malum Media” 28 Şubat’ta hakkımda yalan yanlış haberlerle 1 hafta süren bir linç kampanyası yürüttü.. Hedef göstermeler, hakaretler.. tehditler.. O günlerde bu gazeteler psikolojik harp dairesinin elemanı gibi basılıyorlardı. Ve zaten öyle çalıştılar. Bunların sadece siyasi haberleri değil, magazin haberleri bile kripto özelliği taşıyordu.. Özel harp dairesinin toplum mühendisliği için psikolojik harp ajanı gibi bir rol üstlendiler.. Onlar hep hakaret edecekler, biz de boyun eğecektik. Susup oturacaktık. “Tom Amca” olacaktık. İstedikleri buydu.. Sabahtan akşama, İslam’a ve Müslümanlara hakaretler edecekler, tehdit edecekler, küfürler edecekler, demediklerini bırakmayacaklar. Dahası herkesi fişleyip operasyonlar düzenleyecekler ve kimse bunlara ses çıkarmayacak. Ses çıkarırsan da, ortalığı geren kişi olacaksın. Aynı psikolojik harp taktiğini şimdi de Erdoğan’a karşı yürütüyorlar.. İşin acı yanı bu tezgaha bizimkiler de geliyor.. Öfkenin büyüklüğü duyulan acının şiddeti ile orantılıdır.. Eğer o refleksi kaybederseniz aslında asıl o zaman sorun var demektir.. Duygusuz insan olmaz. Duygularınızı aklınızla kontrol edeceksiniz. Öfkeniz aklınıza yön vermeyecek.. Yoksa surat da asarız, hayır da deriz! Bir suratımıza vurursanız, ötekini çevirmeyiz! Gidin onu batılı dostlarınıza söyleyin; hatta, onların yanaklarına hafifçe vurun bakalım ne diyorlar size! Şunu da söyleyelim, doğru olan bu; evet hakaret, tehdit, küfür kimden gelirse gelsin yanlış.. Dürüst olmamız, adil şahidler olmamız gerek, taraf olabiliriz ama, sevgimiz ve öfkemiz gözümüzü kör etmemeli.. Keşke Hürriyet yöneticileri kimseyle, ama hiç kimseyle dürüstlük ve tarafsızlık konusunda inatlaşmasalar. Çünkü üzülürler.. “Topyekûn savaş”ın “amiral gemisi”nde, “kaptan köşkü”nde oturanlar tarihleri boyunca hep belli bir misyonun sözcülüğünü yaptılar.. Varlık sebebleri buydu zaten. Bu Truva atı niçin Simavilerden alınıp, Doğan Grubu’na ihale edildi; sormak gerek niye?!. Türkiye’de görünmeyen, kayıtdışı bir siyaset ve kayıtdışı bir ekonomi var. Onun arkasında derin bir devlet var. Onun uluslararası derin bağlantıları var.. O derin devletin mediası, mafiası, STK’sı var.. Hürriyet bu yapı içinde nerede duruyor aceba! Bunların kadrolarında şeyh de var fahişe de.. Kendileri yapınca itibarlarına zarar geleceğini düşündüklerinde, tetikçi gazeteler yayınlayanlar da bunlar değil mi? Gerekirse tetikçi tutar gibi, başkalarına para vererek bu işi yaptırmadılar mı? Sahi CNN saatlerce Taksim’den Gezi olayları ile ilgili canlı yayın yaparken; BBC, AFP, Reuters vd. seferber olmadan önce bizimkiler bunlarla nerede, ne zaman, neler görüştüler! Olaylar sırasında eşgüdüm nasıl sağlandı, sonrasında neler oldu.. İktidarı ve eylemcileri nasıl gördüler.. Aslında birileri Gezi’de bir kere daha deşifre ve suçüstü oldu! Hürriyet ve derin devletin eski ve yeni bu işe soyunan “paralel yayın organları” kimlerdi ve nerede durdular! Bakalım açılacak Gezi davasında bunlar iddianameye ne kadar yansıyacak! Selâm ve dua ile..
  6. Muhammed Mursi Kimdir? (Mısır Cumhurbaşkanı) Muhammed Mursi İsa el-Eyyat (Arapça:‏محمد محمد مرسي عيسى العياط - d. 20 Ağustos 1951, Şarkiya), Mısır'ın 5. cumhurbaşkanı ve Bağlantısızlar Hareketi genel sekreteri olan siyasetçi. 3 Temmuz 2013 tarihinde askeri darbeyle görevinden ayrıldı. Muhammed Mursi, 20 Aralık 1951 tarihinde Mısır'ın Şarkiye ilinde doğdu. İlk eğitimini orada aldı. Mühendislik lisansını Kahire Üniversitesi'nde aldı (1975 ve 1978). Mühendislik doktorasını Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde tamamladı (1982). Northridge Kaliforniya Eyalet Üniversitesi'nde yardımcı doçent oldu (1982-1985). Ardından eğitim vermek için için Mısır'daki Zagazig Üniversitesi'ne geldi. İslamcılığı nedeniyle Müslüman Kardeşler hareketine yaklaşarak siyasete katıldı. Mursi 2000 ve 2005 yılları arasında milletvekili oldu. Müslüman Kardeşler kanun dışı olduğu için parlamentoya bağımsız siyasetçi olarak girdi. Tam 5 yıl Mısır Halk Meclisi üyeliği yaptı. 2011 Mısır Devrimi'nde muhalif bir lider oldu ve 30 Nisan 2011 tarihinde Müslüman Kardeşler'in kurduğu, Özgürlük ve Adalet Partisi'nin başkanı seçildi. 2012 Mısır cumhurbaşkanlığı seçimleri'nde Müslüman Kardeşler'in aday gösterdiği Hayrat Şatır'ın adaylığı düşünce, yerine Muhammed Mursi seçildi. Yoğun seçim kampanyası yürüttü. İlk turda %25.5 oy aldı ve ikinci tura girmeye hak kazandı. İkinci turdan da, %51.73 oy alarak, 5. cumhurbaşkanı oldu.
  7. genç şair

    Şehit Esma

    "Bir taş at"ması gerekenlerin, "bir taş daha at"maya varamadan dengeler adına başını çevirdiği, elini cebine soktuğu ve sadece kredi kartı şifresini girmek için çıkardığı bir zamanda yaşıyoruz... Ölmüşüz... Toprağın küstüğü yaşayanlar olarak, ölümün tiksindiği canlılar sıfatıyla ölmekten korkan ölülermişiz... Daha iyi yaşamak adına yaşamayı tükettiğimizi bilmeden, her geçen gün kendimizden ve daha da mühimi kendimiz dışındakilerden uzaklaşarak yaşamaya çalışan ölülermişiz... Bizmişiz hayatı ağlatan... Ve hep biz olmuşuz hayatı/kendimizi aldatan... Belki bu sebeptendir; çok sıradan bazı şeylerin gönlümüzü parçalaması... Belki bu sebepten; darmadağın zihnimizde kendine yer bulmaya çalışan süslü lafların efsanesinden çok çok çok daha fazla kalbimize nüfuz eden 'basit' şeylere dönemememiz... Bir tebessüm... Ne kadar etkili olabilir ki! Mutluluk ifade ederek değil, ölümden haber vererek ne kadar iz bırakabilir, bir tebessüm! Ve -zamanın ruhunun anlayamayacağı bir şekilde- ölüme mesut sıfatı katan, nasıl bir tebessüm olabilir! Esma'dan bahsediyorum... 17 yaşında, 'küresel köy'de bütün insanlığın gözü önünde şehit olan Esma Biltacı... Mutlaka gördüğünüz o fotoğrafı... Şehadetin tebessümünü simasına çok önceden asan Esma... İlk gördüğüm andan itibaren hep Esma ile konuşuyorum. İmrenerek, sorarak, burnumun direği sızlayarak, dua ederek ve ölemeyerek... "Kendi kalbini çal"ıp "parolayı aklında tut"amayanlarla aynı zamanı paylaşmanın ağırlığından kurtulan Esma kardeşim... Ne güzel bir yaşta, ne güzel bir aşkla, ne güzel bir zamanda ve ne kutlu bir yolda vücuduna misafir ettin o kurşunları... Şimdi biz hayattayız, Esma... Ve biz hayatta kalmayı bilmiyoruz, Esma... Çünkü biz ölmeyi bilmiyoruz... Sanki dünyanın bütün güzel 'isimler'ini tebessümünde toplamışsın. Sanki direnmenin tek yol olduğunu bize sadece susarak anlatmışsın. Bir şehit tanımıştım ben Esma. Mavi Marmara'daydı. Abim idi. Öyle çok severdim ki. Cevdet Kılıçlar... Saygı ve tebessüm denince aklıma gelen ilk isimlerdendi. Şimdi tebessüm denince aklıma gelen isimler arasındasın. Hiç tanımadım seni. Varlığından bîhaberdim. Neden sonra o fotoğrafın ile şehadet haberini aldım. Tam da parçalanmış ceset, kan, revan görüntülerinin 'hassasiyet oluşturma' adına paylaşıldığı ve esasında kalbimizi körelttiği bir zamanda yine küplere binmişken gördüm fotoğrafını. İçimi acıtan lakin uzun vadede hassasiyetimi törpüleyen o fotoğrafları paylaşmanın yanlışlığını izah etmeye çalışırken, tebessümünü gördüm kardeşim. Bütün o zulüm manzaralarından daha çok acıdı içim. Çünkü sen (fotoğrafın), birbirine uzak kalmış ümmete bir işaret verdin. Hani güzel adam Muhammed Mursi, "Kur'an anayasamızdır, Resul liderimizdir, Cihad yolumuzdur, Allah yolunda şehit olmak en büyük arzumuzdur" diyordu ya... Hani yakın tarihin gördüğü en delikanlı liderlerinden olan Mursi, bize bir şeyi işaret etmeye çalışıyordu ya... Sen, bütün bu anlatım çabalarının alamet-i farikası ve hatta daha fazlası, bizatihi kendisisin, Esma... Tebessümün ile bize ölümün müjdeli yanını anlattın ya... Mütebessim ifadenden çok daha fazlasını barındıran gözlerindeki ayetlerde Peygamber'in öğütlerini hatırlattın ya... Ne diyordu Efendimiz; "Müslüman, Müslüman'ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştir." Değil mi ki biz, kavmiyetçiliğin ve aramıza çizilen sınırların arkasından dünyaya, insanlara uzak kalmışız. Ümmet, sınırlar arasında kalanlar için ırak olmuş. Aramızdaki bazıları değil mi, "Bize ne Mısır'dan" diyen. İşte sen Esma kardeşim... Her "Bize ne" sorusundan sonra dönüp yeniden, yeniden ve yeniden fotoğrafına baktığımsın. Gözlerinin içinde Adeviyye akıyor... İnsanlar sıra sıra Sırat'tan geçiyor... Meydanlarda durarak, direnerek, ölerek ve ölümü yaşatarak gözlerinde yaşıyor direniş. "Esma'nın gözleri"... Bilsen ne çok şey anlatıyor bu ifade... Kardeşim, tebessümünün verdiği sızı ile umut nasıl yan yana durabiliyor, bilemiyorum. Galiba şehadetin ifadesi bu... Şimdi bu satırları, Seyyid Kutub'un "Kardeşim Sen Özgürsün" hitabının bestesiyle birlikte kaleme alıyorum. Esma, kardeşim... Seyyid Kutub'un ifadelerinin izahı olduğunu biliyor musun? Ne diyor Üstad; "Sen ruhunu fecrin doğuşuna teslim et O zaman fecrin bizi uzaktan karşıladığını göreceksin" Sen ne güzel bir teslimiyet timsali oldun. Kardeşim Esma, sen özgürsün. Gözlerinde bunu görüyorum. Gözünde, özünde, kalbinde olanı tebessümüne nasıl yerleştirdiğini bilmiyorum. Şehadeti simana nasıl yerleştirdin, anlayamıyorum. Fakat "Kardeşim karanlığın (küfrün) ordularını kökten sileceksin Ve bununla yeryüzünde bir fecr doğacak"... "Bir plan yap. Bir ümit ışığı gör. İsmini değiştir." demişti ya Malcolm X; değiştik, şimdi hepimiz #R4BIA'yız. Ve bir o kadar da hepimiz #Esma'yız, demek istiyorum. Lakin haddimize değil. Binlerce Mısırlının hayatı pahasına elde ettiği "Esma olma şerefi"ni, oturduğumuz yerde, klavyede kelimelerle oynayarak başarabilecek değiliz. Bizimki de avuntu be Esma kardeşim. Kızma bize... Kızmazsın, biliyorum. O tebessümdeki merhamet, şefkat ve imtina ile ancak kalbimize bir damla hüzün çalarsın. Kardeşim Esma... Tebessümüne kurban olurum... İnsanlık tarihi boyunca güzel işler yapmış bütün güzel adamların 'isimler'ini isminde taşıdığına şüphem yok. Güzel insanların, güzel atlara binip gittiğine inanmıyorum. Bütün güzel insanlar, tebessümünde ve isminde yaşıyor. Mevla, öyle güzel terbiye eden ki; asırların, binlerce şehidin, milyonlarca sayfanın ve onca hitabın anlatamadığını tebessümünle sezdirdi bize... Hissi ve sezgiyi kalbimize/ruhumuza yerleştiren Rabb'e hamd olsun, Esma kardeşim... Tebessümünü bir fotoğraf karesinde bize ulaştıran Allah'a şükürler olsun, kardeşim... Biz, komutanların ve liderlerin yakınlarının 'alanda' olmasına alışık değiliz be Esma. Bizim buralarda paşaların çocukları güneşlenirken askerlik yapar, vekillerin çocuklarının eli sıcak sudan soğuk suya değmez. Utanmamızın sebeplerinden değil mi ki; İhvan liderlerinin yakınları tek tek şehit düştü (Sen, Hayrat Şatır'ın kızı ve damadı, Hasan el Benna'nın torunu) Ve Esma kardeşim... Bizim memlekette cami, Cuma'da farz namazdan sonra alelacele çıkılan, Bayram Namazı ve bazı geceler dışında dolmayan yerlerdir... Mısır'da zulümden sığınılan camilerde şehit düşüyor kardeşlerimiz. Bu ne güzel ironidir. Allah, ironi yapanların en ironiği... Kardeşim Esma... Bizim memlekette süslü laflar çokça edilir. Oysa sen ne güzel anlatmıştın meseleyi, şehadete ulaşmadan önce paylaştıklarınla... "Onlar bizi Vetir'de namaz kılarken buldular Kimimizi rükuda, kimimizi secdede vurdular Onlar hem güçsüzdü hem az sayıca Allah'ın kullarını çağır da gelsinler yardıma Köpüklü deniz dalgalarını andıran ordularla" Şehadetin seni nasıl bulacağını biliyordun. Biliyordun ki, tarih boyunca kahpeler, güzel insanları hep böyle buldular. Ve biliyordun ki, bir kurşunun bile şerefi var; gönderenin kahpeliğinde değil, şehit ettiğinin tebessümünde gizli olan... Güzel kardeşim Esma... Allah şehadetini kabul etsin... Biz şahidiz mübarek yolculuğuna... Tebessümünle sızlayan kalbimizde Mısırlılar... Birbirimizden farkımız olmadığını anlatmaya ve yaşamaya çabalayacağız, kardeşim. Nil'in kıyısında "Allah-u Ekber" nidasıyla direnen kardeşlerimizin tamamının ismini isminde toplayan kardeşim Esma... Yolculuğun mübarek olsun... NOT: "Bir 'sinema köşesi'nde bu yazının ne işi var" demeyin. Esma'nın tebessümündeki mana, bütün sanat teorilerinden daha çok hizmet ediyor sinemaya, sanata, insana ve hayata...
  8. Necip Fazıl Kısakürek'in "Sami Efendi mi? O bir yağmur tanesi kadar ak ve berraktır" sözleri ile hayranlığını ifade ettiği son dönem Allah dostlarından Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi ; 1892 yılında Adanada dünyaya geldi. Babası tarihte "Ramazanoğulları" diye bilinen aileden Mücteba Bey, annesi ise Ümmügülsüm Hanımdır. Sami Efendinin büyük ceddi Abdülhadi Beyin tesbit ettiği aile şeceresine göre, Ramazanoğullarının aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabilesinden olduğu ve Hz. Halid b. Velid (r.a.) nesliyle münasebeti olduğu anlaşılmaktadır. İlk, Orta ve lise tahsilini Adanada tamamlayan Sami Efendi, yüksek tahsil için İstanbula geldi. Darül-fünun Mektebine girdi. Hukuk Fakültesini birincilikle bitirdikten sonra askerlik hizmetini yedek subay olarak yine İstanbulda yaptı.Zahir ilimlerini devrin ulema ve müderrislerinden tamamlayan Sami Efendi için sıra manevî ilimlere ve batın imarına gelmişti. Fıtrat-ı necibesinin şiddetli meyli sebebiyle tasavvuf yoluna süluk etti. Devrin meşhur Nakşi tekkesi Gümüşhaneli Dergahında hir müddet erbaîn ve riyazatla meşgul olduktan sonra arkadaşı eski Beşiktaş Müftüsü Fuad Efendinin babası Rüşdü Efendinin delaletiyle Kelamî Dergahı şeyhi ve Meclis-i meşayih reisi Erbilli Esad Efendiye intisab etti. Kısa zamanda kesb-i kemalat eyleyip seyr-u sülukunu ikmalden sonra hilafetle irşada mezun kılındı. Bir müddet daha mürşidinin yanında kaldı ve bilahare memleketi Adanaya irşada vazifeli olarak gönderildi. Mahmud Sami Efendi, tekkelerin kapatılmasından sonra memleketi Adanada bir yandan Cami-i Kebirde vaaz ve hususî sohbetleriyle irşad hizmetini yürütürken bir yandan da maişetini temin için bir kereste ticarethanesinin muhasebesini tutuyordu. O, babasından ve ailesinden kendisine intikal eden büyük serveti almamış ve "Hiçhir kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir" hadis-i şerifi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih etmiştir. Yazları, Adananın Namrun ve Kızıldağ Yaylası ile Kayserinin Talasında geçirirdi. Hac yolunun açıldığı 1946 yılında ilk defa hacca gitti.1951 yılında İstanbula geldi. İki yıl kadar İstanbulda kaldıktan sonra 1953 yılında hac mevsiminden önce hacca, dönüşte de arkadaşı Konyalı Saraç Mehmed Efendiyle Şama geldi ve oraya yerleşti. Bilahare ailesi, damadı ile birlikte yanına gitti. Ancak bu Şam hicreti dokuz ay kadar sürdü.Tekrar İstanbula geldi. İstanbula bu gelişlerinde önce Bayezid-Laleliye, sonra da Erenköyüne yerleşti. İstanbulda bulunduğu yıllarda Adanadaki gibi bir yandan Erenköy Zihnipaşa Camiindeki vaazları ve hususi sohbetleriyle irşad hizmetini yürütürken diğer yandan da Tahtakalede bir ticarethanenin muhasebesini tedvirle maişetini temin etmekteydi. Onun bu vaaz, irşad ve sohbetlerinden cemiyetin her sınıfından; fakir-zengin, okumuş-okumamış, esnaf-işçi, memur-tüccar ve fabrikatör binlerce insan istifade ederek feyz almış, istikamet bulmuş ve böylece etrafında yepyeni blr nesil teşekkül etmiştir.Talebelerini manevi himaye kanatları altında toplayarak onları cemiyetin her türlü kötü cereyanından korumaya çalışmıştır. 1979 yılında gönlündeki muhabbet-i Resulullah ateşi, onu, Medineye hicrete mecbur etti. Çünkü onun son arzusu Peygamber şehrinde Hakka varmaktı. Nitekim 1957 yılında yakınları kendilerine Eyüp Sultandan kabir yeri almayı teklif ettiklerinde: "Herkesi arzusuna bıraksalar biz, Cennetül-Bakiyi arzu ederiz" buyurmuşlardı. Cenab-ı Hak, sevdiği kulunun arzusunu kabul buyurdu. Nitekim İstanbulda bulunduğu yıllarda mübtela olduğu hastalık, orada da yakasını bırakmadı. Fakat en acılı, ağrılı zamanlarında bile o, hiçbir şikayette bulunmamış, yüzünden tebessümü eksik olmamıştır.Vefatı 10 Cemaziyelevvel 1404/12 Şubat 1984 Pazar günü vakî olmuş ve Cennetul-Bakiye defnedilmiştir. ESERLERİ1. Hazreti İbrahim (AS) 2. Hazreti Yusuf (AS) 3. Yunus ve Hud Sureleri Tefsiri 4. Bedir Gazvesi ve Enfal S. 5. Uhud Gazvesi 6. Tebük Gazvesi 7. Hazreti Ebu Bekir (RA) 8. Hazreti Ömer (RA) 9. Hazreti Osman (RA) 10. Hazreti Ali (RA) 11. Hazreti Halid İbni Velid (RA) 12. Ashab-ı Kiram (RA) (1-2) 13. Musahabe ( 1-6) 14. Mükerrem İnsan 15. Fatiha Suresi Tefsiri 16. Bakara Suresi Tefsiri 17. Dualar ve Zikirler.
  9. YAHYALI'LI HACI HASAN EFENDİ Hacı Hasan Efendi (k.s) 1914 yılında Kayseri'nin Yahyalı ilçesinin Kavacık mahellesinde dünyaya geldi. Büyük dedeleri, seyyitlerden Hacı Osmanzade, dedesi H. Ahmet Efendi, babaannesi de Halime hanımdır. Babaları Erbili Muhammed Esat Efendi Hazretlerinin halifesi Mustafa Hulusi Efendi'dir, anneleri Baba Hocalardan Hacı Mehmet Hoca'nın kızı Aişe Hanım'dır. Her iki yönden peygamberimizin (s.a.v.) nur nesline dayanan asil bir ailedendir. Böyle bir ana babanın evlatları olan Hacı Hasan Efendi, daha çocuk yaşlarda, gelecekte insanlara büyük bir örnek olacağına işaret eden tavır ve hareketleri ile herkesin dikkatini çekiyordu. Ondördünde vurdular manevi aşı Durmadı akardı gözümün yaşı dizeleriyle başlayan şiirlerinden anlaşıldığına göre ondört yaşında, babalarından vazife alarak fiilen tasavvuf yoluna girerler. Giyim-kuşam ve temizlik konusunda sonderece dikkatlidirler. Dışlarındad da, içlerindeki gibi bir düzen ve tertip hakimdi. Zamanın hakimlerinden Mustafa Hoca Efendi'nin fıkıh derselrine katıldılar. Dini eğitimin yasak olduğu dönemdir ve pederleri Mustafa Hulusi Efendi endişelidirler. Anneleri Aişe hanım: "Telaş etmeyin efendi, ben evladımı rüyamda Efendimiz (s.a.v.)'in dizinin dibinde okurken gördüm" buyurmuştur. Zaman hızla akıp gitmektedir. Bu ara Hacı Hasan Efendi, babaları Mustafa Hulusi efendi'nin medreseden arkadaşı, Adana yöresinden Ali Hoca'nın kızı Meryem Hanım ile izdivaç ederler. Çeyiz eşyası olarak bir yorgan, halı, heybe, yastık ve birkaç parça kab... 1939'da askerlik münasebetiyle Adana Dörtyol'a giderler ve sonrasında İstanbul Yalova'ya geçerler; bu arada da manevi hizmetlere devam ederler. Sami Ramazanoğlu (k.s.)'nun Kayseri'nin Yeşilhisar ilçesindeki içmeye teşriflerinde, Babaları Mustafa hulusi Efendi, kayın pederleri ve Kılavuz Hafız ile ziyaretlerine giderler. Orada Sami Efendi Hazretleri, Mustafa Hulusi Efendiye hitaben: "Hasan Efendi'ye icabet veriyorum, bundan sonra ihvanın derslerini sormaya, vazife vermeye kendisini tayin ediyorum." der. Kadiri icazetinide yine aynı yerde 1965 yılında alırlar. Hacı Hasan efendi Adana Şeyhoğlu camii, sonraları da Ceyhan, Kozan, Niğde, Develi gibi çevre yerleşim yerlerinde vaazlarına devam etti. 1976 yılında çok ciddi bir şekilde şeker hastalığına yakalanırlar. Şekeri 450'ye çıkmış olmasına rağmen ihvana sohbete devam ederler. 1982'de gözlerinden katarak amaliyatı olurlar. 1987 yılında kalp rahatsızlığı sebebiyle, Kayseri Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yoğun bakıma alındılar. 27 ocak 1987 akşamı bir ihvanın evinde, elleri semaya açık iken dünya hayatına veda ettiler. Ertesi gün yurdun dört bucağından gelen gönüldaşların eşliğinde kendi yaptırdığı Yahyalı Kavacık mahellesindeki, Kalemdar camiine defnedildiler. Cenab-ı Hak şefaatlarına mazhar kılsın. Hacı Hasan Efendi’yi vefatının 19. yılında rahmetle anıyoruz Hacı Hasan Efendi, zamanın irşad kutbu Mahmud Sami Hazretlerinden icazet aldıktan sonra (1939) ömrünün sonuna kadar manevi emaneti yerine getirmek üzere irşad sohbetlerine aralıksız devam etmiştir. Hacı Hasan Efendi ( ks ) Hazretleri, 1914 yılında Kayseri'nin Yahyalı İlçesi'nin Kavacık Mahallesi'nde dünyaya geldi. Dedeleri Hacı Ahmed Efendi, babaları Erbilli Muhammed Esad Efendi'nin halifesi olan Mustafa Hulusi Efendi; anneleri ise Baba Hoca Sülalesi'nden Hacı Ahmed Hoca'nın kızı Ayşe Hanım'dı. Hem anne hem de baba tarafından Peygamber Efendimiz'in nur nesline dayanan bir aileden idi. Dönemin zorlu şartlarına ve kısıtlı imkanlarına rağmen Hacı Hasan Efendi'nin eğitimine büyük özen gösterildi. Yedi yaşında Kur'an-ı Kerim öğrendi. Devrin bazı alimlerinin, özellikle de babalarının rahleyi tedrisinden geçti. Kendisini kutbiyyet makamına ulaştıracak manevi yolculuğuna 14 yaşında başlayan Hacı Hasan Efendi takva sahibi, haya ve edep timsali idi. güler yüzüyle etrafını hep şefkat nazarıyla süzerdi. Gönüller Sultanı Ramazanoğlu Mahmut Sami Hazretleri'nin ifadesiyle O doğuştan veli idi. Babaları Şeyh Mustafa Hulusi Efendi'nin vefatı üzerine Sami Ramazanoğlu Hazretleri'nin emriyle manevi vekaleti devralan Hacı Hasan Efendi. bir ömür boyu sürecek irşad faaliyetlerine başladı. 50 yıla yakın zaman diliminde Adana, Kozan, Konya, Niğde, Develi, Yahyalı ve Kayseri dolaylarında ulaşabildiği insanlara sohbetleriyle hizmet etti, fahri vaizlik yaptı. Sohbetlerinin manevi hazzında zaman ve mekan unutulur, nefislerin ihtiras yığınları kaybolur, zihinlerde yepyeni dünyalar açılırdı. Dünyanın gamı kederi O'nun yanında unutulur giderdi. Hilm, takva, tevazu, sabır, merhamet, şefkat ve letafet doluydu. Riyakarlığı sevmez, taassubtan hiç hoşlanmazdı. Hacı Hasan Efendi Hazretleri, sevenlerinin her türlü dertleriyle kendisini yıpratacak kadar ilgilenirdi. Hayatı boyunca dünyaya hiç meyletmedi. Zor zamanların bütün baskılarına rağmen inançlarından asla taviz vermedi. Ziyaretçilerinden iyiliği emredip, kötülükten nehyetmelerini isterdi. İlim ehline iltifat eder, keramete değil istikamete önem verirdi. O sohbet ve aşk ehli idi. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya olan aşkı ve muhabbeti sonsuzdu. Sevenlerinin ise O'na olan muhabbeti o kadar büyüktü ki; Türkiye'nin ve hatta dünyanın dört bir yanından insanlar bir kez olsun O'nu görebilmek, huzurunda boyun bükebilmek için akın akın gelirlerdi. Hacı Hasan Efendi Fahr-i Kainat ( SAV ) Efendimiz'in izinde 72 yıllık örnek bir hayattan sonra 26 Ocak 1987 Pazartesi günü Kayseri'de dar-ı bekaya irtihal eyledi. Kabirleri Kayseri İli Yahyalı İlçesi Kavacık Mahallesi'nde kendi yaptırmış oldukları Kalender Camii'ndedir.
  10. Cihad nedir? Kişinin kendiyle olan cihadı nedir? Biri açıklayabilir mi?
×
×
  • Create New...