İçeriğe git

Foto

Sezai Karakoç


Konuda 89 cevap var

#1
NFK-Fan

NFK-Fan

    Administrator

  • Admin
  • 2.468 Mesaj sayısı:
SÜRGÜN ÜLKEDEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE - IV

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim
Ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim
Affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim

Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime ah
Uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen
Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım
Salome'nin belkis'in
Boşunaydı saklamaya çalışmam; öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumusağı en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Yıllar geçti sapan olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep kanlıca'da emirgan'da
Kandilli'nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Ey çağdaş kudüs (meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan mısır (züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Dağların yıkılışını gördüm bir venüs bardağında
köle gibi satıldım pazarlar pazarında
günesin sarardığını gördüm konstantin duvarında
senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
verilmemiş hesapların korkusuyla
sana geldim
ayaklarına kapanmaya geldim
af dilemeye geldim
affa layık olmasam da
sevgili
en sevgili
ey sevgili
uzatma dünya sürgünümü benim

ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır
yoktan da vardan da ötede bir var vardır
hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
o şarkıya özenip söylenecek mısralar vardir
sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
senden ümit kesmem kalbinde merhamet adli bir çınar vardır
sevgili
en sevgili
ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
SEZAİ KARAKOÇ
L'état, C'est Moi!..

#2
deniz_mavidir

deniz_mavidir

    Forum Bağımlısı

  • Teğmen
  • 303 Mesaj sayısı:
Erdem Beyazıt kendisiyle yapılan bir söyleşide, ‘Belki bir romanın konusudur Sezai Karakoç. Ve yazabilmek için de Dostoyevski gibi biri olmak lazım. Onun mizacından kaynaklanan bazı şeyler var’ diyerek Karakoç’un bu zor insan oluşunu vurgulamaktadır. Üstad’ın hep güçlüğü omuzlayan bir yaratılışı vardır. Hayatı boyunca hep zor işlere talip olmuştur. Rejimin hemen hemen dışladığı bir davaya sahip çıkışı, sermayesiz, parasız pulsuz dergi, hatta günlük gazete çıkarması, Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul’da yaşaması... Üstad, daha çok şair ve edebiyatçı yönüyle tanınsa da o büyük bir düşünce adamıdır. Diriliş sahibidir.

Rivayet-i mahsusaya göre, daha dört yaşındayken zihnini meşgul eden bir düşünce var: Allah. Üstad’ın duygu dünyasının yerine oturması yirmi yaşında adeta ‘infilaklerle’ olmuştur. Otuz yaşında ise, düşüncelerinin her biri, ‘sanki gerçekliğini cehennem ve cennet arasındaki gerilim atmosferinde’ aramış; ‘her fikri tek tek yeniden muayene ve duygu cenderesinde dönerek’ yaşamaya başlamıştır. İnançlar, idealler, ta ruhun en iç bölgelerinde, yeniden elden geçmektedir. O’na göre idealsiz yaşamak ölümdür. Çünkü, ‘idealin güçlükleri, hayatın kolaylıklarından daha büyük haz verici bir manevi zenginliğin kaynağıdır. ’Onun en önemli hedeflerinden biri, kendi uygarlığının, yani inandığı, hakikat olarak benimsediği ve ta özünden kavrayarak ruhuna ve hayatına geçirdiği, tüm insanlık için de niyet ve arzu ettiği İslam medeniyetinin tam anlamıyla yaşadığımız çağa yansıtılmasıdır. Sezai Karakoç, tabiri caizse, kendine özgü bir ekol kurmuş ve bu ekolün temsilciliğini yürüten,yürütmekte olan bir bilge kişidir. Bu ekolün temel dinamiğini oluşturan düşünce sistemi ise İslamdır. O, dini, ‘varlığın temel kaynağı, varoluş sebebi, dünya görüşü ve metafizik bir sistem’ olarak anlamış, benimsemiş, bu şekilde anlaşılması için çaba sarf etmiştir.

Diriliş

Geliştirdiği bu düşünce akımına da Diriliş adını vermiştir. Dirilişi, herhangi bir dergi yada gazete olarak görüp değerlendirmek de eksik ve yanlış olur. Öyle ki, diriliş başlı başına bir mekteptir. Ki Karakoç, Diriliş düşüncesini hayata geçirmek için parti bile kurmuştur.Bu partinin adı da Diriliş Partisi’dir. Sanatkar ruhlu birinin, dahası şair bir insanın parti kurması gerçekten çok garipse de Üstad şöyle izah ediyor: ‘Bizim parti kurma düşüncemiz yeni değildir ve bu birden bire olmamıştır. Parti bizim düşüncemizin bir parçasıydı. Düşüncelerimiz, belli bir olgunluğa ulaşınca, bunları eyleme dökecektik. Eğer ben kurmasaydım benden sonra bu düşünceyi sahiplenenler tarafından kurulacaktı. Bize nasip oldu, biz kurduk’

O Diyor:

Yabancılarca işgal edilip, toprakları gittikçe daraltılan bir ülkenin, çatısı kırmızı kiremitli tahta evlerinde oturan basma entarili kız çocukları, elinde oyuncak mantar tabancası, şalvarlı ve yalınayak erkek çocukları, Allah tarafından sürekli kurtarıcı bir sahip gözleyip duran ve yabancıların tango'lukları karşısında bütün mahareti kendine zarar verdirmeksizin bir akrebin neresinden tutulacağını bilmekten ibaret olan ve tabii ölülerin dervişlerle konuşabileceğine, yağmuru, bir demir parçasının üzerine oturmuş meleklerin yağdırdığına bütün kalbiyle inanan mü'min ve mütevekkil doğulu; işte şairin halkı ve ülkesi...

Diriliş Muştusu

Yeşil sarıklı ulu hocaların öğretmediğini, şair, eşya ve olayların gözlemine kendi ilhamını, halkın sezgisini katarak kendi kendine öğrenip dilinde bir “Diriliş Muştusu” olarak gelecek kuşaklara taşımaktadır. Özellikle “Hızırla Kırk Saat” adlı önemli eserinde en yoğun biçimde dile getirilen şairin “Diriliş Muştusu” ya da öğretisi baştanbaşa İslâmî motif ve imajlarla dolu, gerçekten bir dâvanın en yeni en çağdaş destanı niteliğindedir.
“Safahat”tan ya da Mehmed Akif şiirinden en önemli farkı, Karakoç şiirinin ne edip edip ucundan kıyısından mistisizm ile kurduğu sağlam irtibattır. Mistik bir atmosferde teneffüs etmeye alışmış bir toplumun şairi olarak, İslâm'ı Türk tasavvufu penceresinden tanımış bir şair için bu doğal olsa gerek. Oysa Akif bizzat tasavvufu toplum için damarlara zerkedilmiş bir “Olgun şıra” olarak görmekten hiç geri durmuyordu.
Sezai Karakoç, toplumunun yaşadığı bozgunun sebeplerini belki de metafizik bağların kopmasında, bunun sonucu olarak da batılılaşıp materyalizme kaymasında arıyordu. Oysa Akif bu toplumun metafizik ilgilerinin, mistik bağlarının çürüklüğünden, sorgulanması gerektiğinden sözediyordu. Kuşkusuz Sezai Karakoç'un salt mistik bir şair olarak görmek ve değerlendirmek yanlış olacaktır. Çünkü O'nun çağdaş İslâmî sosyal-siyasal sorunlar üzerinde kafa yormuş bir düşünür olarak da kimi eserler verdiği bilinmektedir. Bu yüzden şiirinin iç çelişkilerini, mensubu olduğu toplumun bir yansıması olarak da alabiliriz. O'nun şiiri doğu gizemciliğinin hizasında çoktandır unutulmaya yüz tutmuş bir tadı yeniden yaşatan ve gerçekten gizemli, derûnî ve şarkkârî bir şiirdir.

Hayatı:

Sezai Karakoç 22 Ocak 1933 de Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğmuştur. Babası Yasin Efendinin koyduğu isim Muhammed Sezai’dir. Nüfus kayıtlarına geçerken bir karışıklık sonucu ağabeyinin ismi olan Ahmet Sezai’nin başına eklenmiştir. Resmi kayıtlarda adı Ahmet Sezai Karakoç’tur. Dedeleri Ergani ve yöresinde bir hayli tanınmış etkin kişilerdendir. Babasının babası Hüseyin efendi Plevne savaşına katılmış,Gazi Osman Paşanın takdirini kazanmıştır.Ailenin Lakabı Leventoğullarıdır.

Çocukluğu Ergani, Maden ve Dicle ilçelerinde geçen ve 1938 yılında Ergani’de 3 ay ilkokul öncesi ihtiyat sınıfına devam eden Sezai Karakoç 6 yaşında ilk mektebe başlar ve 1944te Ergani’de bitirir. Maraş Orta Okuluna parasız yatılı olarak kayıt olur.1947 de burayı bitirerek Gaziantep’te yine parasız yatılı lise öğrenimine başlar. Gaziantep lisesinden 1950’de mezun olur.Felsefe okumak istediği için İstanbul’a gider. Babasının isteği İlahiyat fakültesiydi.Kendi parasıyla okuyamayacağını anlayınca, o zaman parasız yatılı kısmı bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi sınavına girer. Sınav sonuçlarını beklerken de Felsefe bölümüne kayıt yaptırır.Şayet sınavı kazanmazsa felsefe tahsili yapacaktır.
Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanarak başladığı yüksek öğrenimini 1955’te fakültenin mali şubesinden mezuniyetle tamamlar.Mecburi hizmet sebebiyle Maliye Bakanlığı’nda Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi Bölümüne atanır. Bu vazifenin bir istikbal sağlayamayacağı düşüncesiyle Maliye müfettişliği sınavına girer, Kazanır ve 11 Ocak 1956’da müfettiş yardımcılığı görevine başlar.1959 yılında İstanbul’da Gelirler Kontrolörüdür.Bir ara Ankara çağrılıp Yeğenbey Vergi Dairesinde görevlendirilirse de kısa bir müddet sonra yine İstanbul’daki görevine döner. Görevi icabı Anadolu’yu çok gezer ve bir çok il, ilçeyi inceleme, tanıma fırsatı bulur.1960-1961 yıllarında yedek subay olarak askerlik görevini ifa ettikten sonra İstanbul’daki görevine kaldığı yerden devam eder.1965’ten 1973’e kadar bir çok kez istifa eder. 1973’ten bu yana da hiçbir resmi görev almaz. Sevdiği kızdan (ki Mona Rosa şiiri ona ithafen yazılmıştır) karşılık bulamayınca bir daha evlenmedi. Büyük Doğu Hareketi'nin Yaşayan Üstadı...


Yazarı: Halid Aslan
"yek katre-i hunest ve hezar endişe..."

#3
NFK-Fan

NFK-Fan

    Administrator

  • Admin
  • 2.468 Mesaj sayısı:
Selamlar,

Sezai Karakoç yaşamasına rağmen değeri bilinmeyen sanatçılarımızdan, hatırı sayılır çaptaki fikir adamlarımızdan. Üstadla yakınlığını ise bilmeyen yok. Üstad'ın onu fikri bakımdan etkilediğini anlayabiliyoruz. Edebi bakımdan Üstadla arasında farklılıklar var. Yani Şiir yazma tarzları farklı. Fakat kendi tarzının en başarılılarından olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, kabul gören de bu...

Üstadla aralarında, işlenen konular bakımından da bazı farklılıklar var. İşlenen konuların yanında, olayların ruhî boyutunu inceleyişlerinde de birtakım farklılıklar göze çarpıyor. Fakat fikirde, temelde aynı olduklarını görebiliyoruz.

Dileğim, kendisine ölmeden önce gereken değerin verilmesi... Muhtemelen Öldükten sonra şiirleri kapışılacak ve her yerde anılır olacak. Fakat kendisi aramızda olmayacak...

Toplumumuzun en büyük hatalarından birisi yaşayan kıymetleri farketmemesi... Umarım hak ettiği değer kendisine verilir ve o da, ömrünün sonbaharında İslam davacılığı noktasında daha aktif olur, daha çok ses getirir.

Saygı ve selamlarımla
L'état, C'est Moi!..

#4
gardenya

gardenya

    Emekli Yönetici

  • YüzBaşı
  • 581 Mesaj sayısı:
En sevdiğim şiirlerden biridir,bu gün aklımdan geçti ve tekrar okumuş oldum burda.Sağolun...
Hep ayrılık; isteğe erince istek ölür,
Bir anda ölseler de insanlar tek tek ölür...

#5
NFK-Fan

NFK-Fan

    Administrator

  • Admin
  • 2.468 Mesaj sayısı:
Selamlar,

Kendisinin ustadla alakali bir yazisi icin Tiklayiniz

Ayrıca, Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine // IV

Saygi ve selamlarimla
L'état, C'est Moi!..

#6
NFK-Fan

NFK-Fan

    Administrator

  • Admin
  • 2.468 Mesaj sayısı:
Selamlar,

Sezai Karakoç 'un en güzel şiirlerindendir.

Kapalılığı ve birkaç farklı anlama yorulabilmesi yönüyle Üstad'ın Kaldırımlar'ına benzetirim ben bunu.

Alanının en başarılı şiirlerinden... Ayrıca "Sezai Karakoç'un en başarılı 3 şiirinden birisidir" de diyebilirim kendi fikrimi beyan ederek.

Normalde bu tarz şiirleri okumaktan hoşlanan birisi olmasam da, benim beğenimi kazanabilmiş nadir bir şiirdir.

Şiirin Mekke'ye, İstanbul'a, bir kadına, Hz. Muhammed S.A.V'e, hatta Allah C.C'a yazıldığı konusunda çeşitli fikirler var. İlk ikisi daha mantıklı gibi geliyor bana. Fakat net bir bilgim yok yine de...

Saygı ve selamlarımla
L'état, C'est Moi!..

#7
gardenya

gardenya

    Emekli Yönetici

  • YüzBaşı
  • 581 Mesaj sayısı:
Keyfiyet
Ahmet Selim
Siir ve hayat
Bir derginin (eski) ozel sayisini karistirirken, Sezai Karakoc'un Necip Fazil'a ait su misralari sik sik tekrarladigini okudum:

Sondurun lambalari uzaklara gideyim

Nur'dan bir sehir gibi ruhumu seyredeyim.

Irkildim, bir hos oldum. Hafizamda nasil yer etmemis, bilemiyorum. Cile'nin isaretlenmis bolumlerine goz gezdirdim, yok. Yoksa da varsa da ben on sayfasina yazdim.

Herkesin yaradilisi ve zihni-kalbi hassasiyet durumu farkli... Bu misralar bir insani nasil etkilemez? Oyle bir anlatim ki bu; alinir, serhedilemez... Dolar icinize, ama neyin doldugunu aciklayamazsiniz. Ilk akla gelen, kolay. Sonrasi var. Mecazi var, mecazinin gercegi var, hepsinin butunlenisi var, olmeden olmek var, olumun bir dogus olmasi var; suurun, ruha, "muhatap kilinan" olma ozelligini kazandirisi var; bu boyle gider... Bu iki misra, bana yuzlerce yazi yazdirabilir. Fakat yazdiklarim "aciklama" olmaz. Siir, gercek siir, bir mana zenginligini isaretleme san'atidir. Buradaki isaretleyis elektrik temasi kurmak cinsinden bir seydir. Ilk akla gelen zahiri mana, meselenin "vesile" tarafidir...

"Sondurun lambalari uzaklara gideyim

Nurdan bir sehir gibi ruhumu seyredeyim."

Hangi lambalar? Hem kafesi aydinlatan, hem kapisini kapatan lambalar!.. Ruhu goremezsin orada. Kivam zaruretinin sirri orada oyle tecelli eder... Dunyanin isigi, gormeye tahammul edeceginiz kadarini gosterir. Hem isiktir, hem perde!

Mecaz planinda, nefs-i emmarenin lambalarini sondurebilirsiniz; ruhunuz, kazanacagi irtibat lutfuyla daha cok hissedeceginiz hale gelebilir.

Ama Imam-i Rabbani ne guzel soyluyor... Emmaresiyle ugrasirsiniz; fakat nefsin asli mahiyeti yine kalacaktir. Hayatin zarureti o. Siz osunuz. Baslangicta var olusunuza taalluk eden ruh; ayrilista, bazen "nefs" diye de ifade edilen kalici ve sorumlu bir suurun sahibi olmak sifatini haizdir... "Ruhumu seyrediyorum..." lambalar sondugunde o bir yerde olacak da, sen onu seyretmek icin bir baska yerde mi bulunacaksin? Ondan ayri bir "sen" kalacak mi o zaman? Degil ama, bugunden bakinca oyle soylemek yanlis degil. "Bir incelik, bir derinlik" ifadesinin guzelliginde; "mana", senin icinde, adeta programlanmis gibi gidip ait oldugu yere oturuyor. Aciklayamasan ne cikar? Bazi manalar aciklamasiz anlasilir ve siirin dili iste burada asli karakterini gosterir. Siirin dili, Hal Dili'nin oz kardesidir.

Siir aciklanmaz. Mana ve duygu yukuyle bir ayri guzellik halinde dolar icimize... Bazilari bunu manasizlikla karistirip siirsiz aciklanmazligin boslugunda "aksini ispat et!" kurnazligindan medet umuyor.

Aciklanacak seyin olmayisiyla, aciklamaya sigmayacak zenginligi bir tutmak; kendini aldatmanin ne garip bir tezahurudur? Nicindir bu inat, bu zahmet, bu beyhudelik? "Kendini aldatma" nefsani fayda icin yapilir? Siirde, sanatta boyle bir tercihe kapilmak, gafletin mantigiyla da bagdasmaz!

Ustadin ayni konuya yakin misralarini hatirlamaya calisiyorum...

"Pencereme vurmayin odum patlayabilir

Dokunmayin vucudum bosluga kayabilir." Nasil bir duygu bu? Hassasiyetin zirve noktalarindaki incecik dengede yasanan bir ozel hal... O ozel halin tabii hayatta hic kimseye anlatilamayacak deruni arzusu, bekleyisi, ozlemi. Saygi ricasi, rikkat bekleyisi, sezgi umudu... Gelir biri pencerenize de vurur, vucudunuzu da zipkinlar... Odunuz patlamaz ama, oyleymis gibi olur. Vucudunuz kaymaz ama, oyleymis gibi olur. Ve bir gun, "gibi"si de kalmayabilir!.. O hali anlayamamak, iz'anla ilgili, irfanla ilgili bir vebalin konusudur. Isaret bunadir... Kendini anlatmak icin yazmiyor onu, anlamaniz gereken bir hal icin yaziyor... Boyle anlamayanlar icindir sitemi: "Lafzimin dostusunuz, cilemin yabancisi!"

Siiriyet, insanin ve hayatin ozune, Islam'in ruhuna cok yakin bir hal... Yazilmis siirden ayri bir genellik icin soyluyorum bunu...

Yenisehirli Avni'nin bir beyti var ki, cok sik tekrarladigimi yakinlarim bilirler: "Ruz-i mahserde sorarlarsa nemiz var denecek / Biz bu dunyada gunah etmedik insancasina."

"Insanca gunah" ne demek? Ne demek islenen gunahin insanca olmamasi? Oyle iyi anliyorum ki ve o kadar bol orneklerin yogunlugu var ki yuregimde; onun icin anlatamam!

Ustad bir yerde diyor ki: "Bugun agla cocugum yarin aglayamazsin / Simdi anladigini sonra anlayamazsin." Ama bir baska yerde parantez aciyor: "Yaradan, rahmetini kahrindan ustun saydi / Ne olurdu halimiz gozyasi olmasaydi."

Tekamulun onemli bir sarti, insanin icindeki (derunundaki) cocugu canli tutmasidir. Onu oldururseniz, fitratinizin elmas bir sutunu yikilir. Siire kapanirsiniz, kendinize yabancilasirsiniz... "Gunah etmedik insancasina"nin sirri buradadir. Sevene karsi, sevgiye karsi, derunundaki cocugu kutsal bir emanet gibi yasatanlara karsi islenen gunah, "Yaziklar olsun sana" dedirten gunah... Siirsiz anlatilir mi bu?


(ZAMAN-Arşiv)
Hep ayrılık; isteğe erince istek ölür,
Bir anda ölseler de insanlar tek tek ölür...

#8
serdengeçti

serdengeçti

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 623 Mesaj sayısı:
İNCİ DAKİKALARI



Sen bana yeni yılsın her dakika

Her dakika bir yaşıma daha giriyorum



Sen benim üstüne titrediğim güzel ve yeni

Saatim kadar saadetimin gözbebeği zamansın

Ben bin parçaya bölündüm her parçasında

Her parçasındayım kırkayak sesli boğuk arkadaşlığın

Çalkantısız Üniversitenin yalnızlığın ve ağlamanın

Erkek ağlar mı diyeceksin

Hayberin kapısı ağlar mı erkek ağlar mı

Ben yel gibi erkekler ağlar diyorum

Bir dakika ağlar yılbaşı dakikasında

Daha gözlerimin gerçek yaşları belirmeden

Ağlamak diye bir şey yoktur diye bir şey

Yüzme bilmeyen bir uyurgezer yüzer ya

Çürük ve havada asılı tahtalar üstünde

Hafif kedi ayaklarıyla yürür gerçekten yürür ya

Sen benim ağlamamı erkeklığıme

Uyanan ölmeyen yenilenen

Azgın kışlar içinde keskin baharlar bulan

Seni bulan yeniden bulan tekrar tekrar bulan erkekliğime say



Bütün bir yıl bütün bir yaşama boyu

Gizli heybelere binbir gece eşyası doldurduğuma say



Ben otomobilleri böylesine yankısız sağır komam

Öyle bir isyan şiiri var ki ben onu yakalayacağım

Bu yunan şehrinin düzenini öper ve yalvarırım

Şehrin ölümünü yanlış anlama

Gözleri kör oldu doğrudur ama o kadar

Ve şehrin gözlerini geri verme dakikalarıdır bu yılgın çanlar



Senin odan günışığı en güzel müzik bana

Farklılıklar odası

Giden tren buharları içinde örümcek ağı

Sen güzel örümcek ağı yaşamakla yaşamamak

Doğduğumuz şüpheyle öldüğümüz şüphe arasına gerilmiş

Garip bulut farklı müzik güzel örümcek ağı



Ben bir yabancı buğunun kokusunu alıyorum

Bu kokuyu alıyorsam onulmaz kıskançlık yaramdandır

Benim garipliğime bakma benim kıskançlığıma bakma benim

İncilerin ilk gerçek ve yeni yorumunu bulur gibi oluyorum

Bu inciler denizlerin en karanlık noktalarında bile yoktur

Benim ak ve kara kayalar içinde bulduğum inciler

Bu inciler sen olmasan bende bile yoktur

Oldukları yerde bile

Volkan gibi lav atmış,ne susmuş ne sönmüşüm.
Ben bu iman uğruna çılgınlara dönmüşüm.

#9
NFK-Fan

NFK-Fan

    Administrator

  • Admin
  • 2.468 Mesaj sayısı:
MASAL

Doğuda bir baba vardı
Batı gelmeden önce
Onun oğulları batıya vardı

Birinci oğul batı kapılarında
Büyük törenlerle karşılandı
Sonra onuruna büyük şölen verdiler
Söylevler söylediler babanın onuruna
Gece olup kuştüyü yastıklar arasında
Oğul masmavi şafağın rüyasında
Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı
Öcünü alsın diye kardeşini yolladı

İkinci oğul Batı ülkesinde
Gezerken bir ırmak kıyısında
Bir kıza rastladı dağların tazeliğinde
Bal arılarının taşıdığı tozlardan
Ayna hamurundan ay yankısından
Samanyolu aydınlığından inci korkusundan
Gül tütününden doğmuş sanki
Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu
Saçlarını güneş destelemiş
Yıllarca peşinden koştu onun
Kavuşamadı ama ona
Batı bir uçurum gibi girdi aralarına
Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr
Alıp götürdü onu
Ve ikinci oğulu
Sivri uçurumların ucunda
Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda
Baba yağmurlardan anladı bunu
Yağmur suları acı ve buruktu
İşin künhüne varsın diye
Yolladı üçüncü oğlunu

Üçüncü oğul Batıda
Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
Fakat batinin büyüsü ağır bastı
İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
Sonra büsbütün unuttu onları
Şef oldu buyruğunda birçok kişi
Kravat bağlamasını öğrendi geceleri
Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
Patron oldu ama hala uşaktı
Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü
Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda
Ondan hesap sordu o da
Sırf utançtan babasına
Bir çek gönderdi onunla
Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
Bu yüklü çeki
İyice yaşlanmıştı ama
Vazgeçmedi koyduğundan kafasına
Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya

Dördüncü oğul okudu bilgin oldu
Kendi oymak ve ülkesini
Kendi görenek ve ülküsünü
Günü geçmiş bir uygarlığa yordu
Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı
Batı bilginleri bunu kutladı
O da silindi gitti binlercesi gibi
Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle
Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan

Beşinci oğul bir şairdi
Babanın git demesine gerek kalmadan
Geldi ve batının ruhunu sezdi
Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır
Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair
Topladı tomarlarını geri dönmek istedi
Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
Kum gibi eridi gitti yollarda

Sıra altıncı oğulda
O da daha batı kapılarında görünür görünmez
Alıştırdılar tatlı zehirli sulara
İçkiler içti
Kaldırım taşlarını saymaya kalktı
Ev sokak ayırmadı
Geceyi gündüzle karıştırdı
Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara

Baba ölmüştü acısından bu ara

Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda
Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
Bir de o talihini denemek istedi
Bir şafak vakti Batıya erdi
En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
Durdu ve tanrıya yakardı önce
Kendisini değiştiremesinler diye
Sonra ansızın ona bir ilham geldi
Ve başladı oymaya olduğu yeri
Başına toplandı ve baktılar Batılılar
O aldırmadı bakışlara
Kazdı durmadan kazdı
Sonra yarı beline kadar girdi çukura
Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
O zaman dönüp konuştu :
Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
Karşınızdakini değiştirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum
Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
En onulmaz yarası olanlar
Ta kalplerinden vurulmuş olanlar
Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar

Sezai KARAKOÇ
L'état, C'est Moi!..

#10
trradomir

trradomir

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 944 Mesaj sayısı:
Sezai Karakoç sadece bunu yazmak için şair olsaymış yetermiş. Olup biten ve bizi diri tutan umudumuz ancak böyle tatlı bir şekilde anlatılabilirdi.

Ağına düşeni ezen, yok eden, etkisiz hale getiren Batı canavarına şerefini kaybetmeden, boyun eğmeden, tüm gücüyle direnebilenlerden başkasına onurlu bir devlet denir mi? Bilge bir adamdan başkası mıdır o yedinci oğul?

Elbet hayır.
Atsineği...

#11
Gazi

Gazi

    Sessiz Üye

  • Teğmen
  • 16 Mesaj sayısı:
Gerçekten de çok farklı bir şiir.. Trradomir'in de dediği gibi nefis çizilmiş bir tablo. Böyle bir şiir zaten, batı canavarına direnen bir yürekten çıkar ancak. Boyun eğmeyen, direnen. Alttaki mısralardaki gibi, ruhi temizliğini kaybetmeyen.Ruhunu satmayan..

Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
Karşınızdakini değiştirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum
ALLAH ismi varken lügat ne demek
Karalıyorum!

#12
NFK-Fan

NFK-Fan

    Administrator

  • Admin
  • 2.468 Mesaj sayısı:
Selamlar,

Turan Karataş da bu şiire atfen yazdığı Sezai Karakoç Biyografisi diyebileceğimiz 900 küsür sayfalık kitabına "Doğunun yedinci oğlu: Sezai Karakoç" ismini vermiştir.

Benim de en çok beğendiğim Karakoç şiirleri arasındaydı bu ve dün paylaşmak istedim.

Batılının uyutma, sindirme, değiştirme metodlarını aynen aktarıp namuslu bir tutumu göstermiş burada büyük şair. Gerçekten ağızları açık bırakacak bir tasviri var.

Daha önce de söylendiği gibi Allah Tanzimattan beri süregelen batı taklitçiliğimizin sonunun gelmesini ve sonuncu oğulun namusunu taşıyabilmeyi nasip eylesin....

Saygı ve selamlarımla
L'état, C'est Moi!..

#13
SusQuN

SusQuN

    Gayretkâr Üye

  • Teğmen
  • 210 Mesaj sayısı:
Mecnun, Mum ve Pervane

Bir gece Mecnun'un yaktığı
Bir mumun etrafında
Dönüyordu
Zavallı incecik bir pervane
Mumsa devrilmek istiyordu
Pervane yerine
Mecnun'un üstüne üstüne
Sevgili mum
Dedi Mecnun
Sevdim seni
Acıdığın için pervaneye
Bende önerirdim
Kader izin verseydi
Beni yakmanı
Onun yerine
Ama acele etme vakit var
Sayılıdır saatler dakikalar
Azrail bile senden sabırlıdır
Burada sencileyin benim de işim var
Ben herkes için
Değişik ve ayrı dozda
Soyut bir otobiyografyayım
Herkesin yaşadığı bir iç tarih
Hekesin yüreğinden geçen bir coğrafya
Gidip gidip varacakları
Fakat ulaşamayacakları
Bir panorama
Kaderin zaman zaman
Kabaran kanlara uyguladığı
Nirengi noktaları batmış
Beyaz bir karanlığa batmış
Mutsuzca mutlu bir topoğrafya

Sonra gece bitti mum söndü
Bu söyleşilerle tan atarken
Pervane Mecnun'a
Mecnun pervaneye döndü

Hangi Ara Koptu Yaprak Yaprak Takvimler?

#14
cihat

cihat

    Emektar

  • YüzBaşı
  • 712 Mesaj sayısı:
Çocukluğumuz

Annemin bana öğrettiği ilk kelime
Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde

Annem bana gülü şöyle öğretti
Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi

Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus
Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus

Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde
Binmiş gelirdi Ali bir kırata

Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından
Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte

Biz o atın tozuna kapanır ağlardık
Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü

Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü
Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman

Ali olmak bir hedef her çocukta

Babam lambanın ışığında okurdu
Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık
Fetihlerde bayram yapardık
İslam bir sevinçti kaplardı içimizi

Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık
Bediri, Hayberi, Mekkeyi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık

Mekkenin derin kuyulardan iniltisi gelirdi

Kediler mangalın altında uyurdu
Biz küllenmiş ekmekler yerdik razı
İnanmış adamların övüncüyle
Sabırla beklerdik geceleri

Şimdi hiçbirinden eser yok
Gitti o geceler o cenk kitapları
Dağıldı kalelerin önündeki askerler
Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi





selamlar.
Sezai Karakoç Üstad'ın çok değişik bir stili var.
Bizim aşinası olduğumuz, Necip Fazıl'ın icra ettiği ve 'Poetika'sında kimyasını sunduğu şiir tarzıyla örtüşmüyor olsada şiirlerindeki hava ve sırlı anlatım bize bunları unutturuyor gibi..

Ben bu şiirin NFK-Fan 'ın bahsettiği en güzel üç şiiri arasında olduğunu düşünüyorum :(
Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!


N.Fazıl

#15
hayatın suyu...

hayatın suyu...

    Sessiz Üye

  • Teğmen
  • 15 Mesaj sayısı:
Sürgün Başkent ten başkentler Başkentine .....

Gerçekten çok harika...Benim şiir ezberimde uzun şiirler bölümünde ilk yerini alan bir şiirdir.Okurken insana yaptırdığı muhakemeleri de çok beğendirir bana.Peygamber'imize yazılmış olması bana en mantıklı geleni..
Öncelikle bize bu feraseti kimler depolamışsa onlardan ve bizim (diriliş erlerinin) lalezarımızdan bunun gibi lalelerden bir laleyi bizimle paylaşanlardan ALLAH razı olsun.....
ÖLÜMDEN NE KORKARSIN
KORKMA EBEDÎ VARSIN

YUNUS EMRE

#16
Memocan

Memocan

    Sessiz Üye

  • Teğmen
  • 2 Mesaj sayısı:
Ellerinize sağlık, severek okduğum bir şiir. Tekrar teşekkürler.

#17
Çilekeş

Çilekeş

    Emekli Yönetici

  • YüzBaşı
  • 353 Mesaj sayısı:
KARAYILAN

Güneşin yeni doğduğunu sana haber veriyorum
Yağmurun hafifliğini toprağın ağırlığını
Ve bütün varlığımla kara yılan seni çağırıyorum
Seni çağırıyorum parmaklarımdan süt içmeye
Pamuğun ağırlığını yapan dağın hafifliğini
Sana haber veriyorum yeni doğduğunu güneşin

Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk
Günahlarım kadar ömrüm vardır
Ağarmayan saçımı güneşe tutuyorum
Saçlarımı acının elinde unutuyorum
Parmaklarımdan süt içemeye çağırıyorum seni
Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk

Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum
Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın
Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum

Seni süt içmeye çağırıyorum parmaklarımdan
Kara yılan kara yılan kara yılan kara yılan


Verilmemis hesaplarin korkusuyla
Sana geldim ayaklarina kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layik olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim


#18
insir@h

insir@h

    Sessiz Üye

  • Teğmen
  • 8 Mesaj sayısı:
Yine akşam oldu,

Yalnızlık omuzlarıma çivisini çaktı yine,

Uzaklık aynı gerçi,

Heryerdeyken olan uzaklığın pek değişmedi,

Yine akşam oldu orda olduğu gibi,

Görebiliyorum seni burdan da,

Aynısıydı ordayken de,

Uzaklıktan korkmuyorum belki de,

Orada da aynıydı uzaklık gerçi

Donuklaşmış oldu artık bu,

Bir o kadar da hüzünlü romanlar gibi,

Galiba ben baştan kaybetmişim,

Belki de ben baştan kazanmışım, insanlık kaybetmiş...


Sezai Karakoç
Dayan be gönlüm!..
Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr...
Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var!...
Biliyorum!
Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar!...
Ama dayan gönlüm!..
Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var...

#19
Ü.Y

Ü.Y

    Ayrıldı

  • Sivil
  • 210 Mesaj sayısı:
Gönderilen resim


RÜZGÂR


Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!

Gelin duvağından kopan bir rüzgâr...

Bu rüzgâr yüzünden bulutlar yarım;

Bu rüzgâr yüzünden bana olanlar...



O ceviz dalları, o asma, o dut,

Gül gül, mektup mektup büyüyen umut...

Yangından yangına arda kalmış tut.

Muhabbet sürermiş bir rüzgâr kadar.

Sezai KaraKoç

KULAKLARIM PATLIYOR SESSİZLİĞİNDEN....

#20
cihat

cihat

    Emektar

  • YüzBaşı
  • 712 Mesaj sayısı:
Konular tek başlık altında toplanmıştır..
yeri gelmişken..şiirleri, estetik ve mana keyfiyeti için olabildiğince ilgili başlıklar altında toplamaya gayret edelim..

saygı ve selamlarımla..
Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!


N.Fazıl



Cevap Ekle